19 Kasım 2016

III MARKSİZM-LENİNİZM VE KOMÜNİSTLERİN ÖRGÜTÜ

Barbusse
Örgüt sorunu proletaryanın karşısına, Marksizmin ortaya çıkışından çok önce dikildi. Çünkü tıpkı Lenin’in dediği gibi “Proletaryanın mücadeledeki yegane silahı örgütü” idi ve kapitalizmin, temel çelişkisi olan proletarya ve burjuvazi arasındaki karşıtlıkla beraber, gelişmesi, bu zorunluluğu açıkça ortaya koyuyordu.

Proletaryanın örgütünün hangi biçimleri alacağı sorusu, siyasal bilinç seviyesindeki, zamanın ihtiyaçlarındaki, işçi sınıfının üzerine odaklandığı hedeflerdeki ve sınıfsal güç ilişkilerindeki değişikliklere göre hep sorulagelmiştir.

Bu sebepledir ki Marx, proletaryanın örgütü olarak gizli cemiyet ve teşekküllerin gelişimini tahlil ettiğinde, bu oluşumların nedenini nesnel durumun evrimine bağlamıştır:

“1848-1849 devriminin başarısızlıkla sonuçlanması, kıta Avrupa’sındaki proletarya partisinin, ayrıcalık adına neye sahipse hepsini, yani partinin örgütlenmesinin yasal yollarını kaybetmesine yol açmıştı. (…) 1849′dan sonra, proletarya partisinin elinde, 1848′den önce olduğu gibi tek bir araç vardı: yeraltı örgütü.” (K. Marx, Köln’de Komünistlerin Yargılanması)

Marx, örgütün sadece biçiminin değil, hedeflerinin de “somut durumun somut tahlili” ne bağlı olması gerektiğini düşünüyordu:

“Bu gizli derneklerden bazıları doğrudan doğruya mevcut iktidarın devrilmesi yolunu izliyorlardı. Bu taktik, proletaryanın burjuvazi tarafından yenilgiye uğratıldığı ve hükümete karşı savaşımın doğrudan doğruya burjuvaziye karşı savaşımla karıştığı Fransa için doğruydu. Diğer bazı gizli dernekler, mevcut hükümetlerle ilgilenmeden, proletaryayı bir parti çatısı altında örgütlemeyi amaç edindiler. Bu taktik, burjuvazi ve proletaryanın her ikisinin de yarı feodal hükümetlere kul köle oldukları Almanya gibi ülkelerde zorunluydu.” (Age, s. 187)


1. Birinci Enternasyonal

Marx ve Engels’in görüşlerini kavramak için, proletaryanın ve örgütlerinin o dönemdeki durumunu öncelikle dikkate almak gerekir. Örgütün biçim ve hedeflerini belirlemek için gerekli olan bu unsurları hesaba katmayan Komünistler Ligi’ndeki “azınlık” la ilgili olarak Marx’ın söylediklerine kulak verelim:

“Azınlık, eleştirel bir görüş yerine dogmatik bir görüş ve materyalist bir kavrayış yerine idealist bir kavrayış sergiliyor. Nesnel durum yerine tek başına öznel irade devrimin itici gücü haline geliyor. Oysa biz, işçilere şunu söylüyoruz: “Sadece mevcut durumu değiştirmek için değil, ama aynı zamanda kendinizi de değiştirmek ve siyasal iktidara yetenekli hale getirmek için 15, 20, 50 yıllık bir iç savaşlar ve uluslararası mücadeleler dönemini aşmak zorundasınız.” Ve sizse, tersine, onlara şöyle diyorsunuz: “Ya hemen iktidara gelelim ya da iki kulağımızın üzerine yatıp uyuyalım, başka seçenek yok.” Bir yandan biz, Alman işçilerinin dikkatini özellikle Alman proletaryasının biçimsiz durumuna çekerken, siz diğer yandan, milliyetçi duyguya ve Alman zanaatçılarının elbette daha çok tutulacak olan korporatif önyargılarına en kaba bir biçimde dalkavukluk ediyorsunuz. Demokratların halk (demos) kelimesine yaptığı şeyi siz proletarya kelimesine yapıyor ve onu kendinde kutsal bir varlık haline getiriyorsunuz. Tıpkı demokratlar gibi, devrimci evrimi çıkarıp yerine devrimci lafazanlığı koyuyorsunuz.” (Age. S. 107)

Marx’ın zamanın Alman “goşist”lerine ve Almanya’daki somut duruma karşı bu değerlendirmesi, aynı biçimde Avrupa ölçeğinde de geçerliydi. O dönemde ortalık, proletaryayı özgürlüğüne kavuşturma iddiasındaki her türlü ideoloji ile dolup taşıyordu: Korporatizm, kooperatizm, anarşizm, ütopik sosyalizm. Bunların kendilerine özgü çok sayıda değişik örgütü vardı (sendikalar, kooperatifler, düşünce toplulukları, gizli teşekküller…).

İşte böyle bir gerçeklikten hareketledir ki Marx ve Engels, görevi tüm işçi örgütleri arasında iletişim ve ortak çalışmayı sağlamak olan Birinci Enternasyonal’i savunmuşlardır. Demek ki amaç, merkezi bir savaş örgütünün yaratılması değil, işçilere sınıf çıkarlarının, mücadelelerinin, içinde yaşadıkları koşulların ortak karakterinin ve yeni burjuva toplumundaki tarihsel görevlerinin özdeşliğini anlatmaktı. Uluslararası İşçi Birliği’nin tüzüğünün birinci maddesi şunu bildiriyordu:

“Birlik, aynı amacı güden değişik ülkelerin işçi dernekleri arasında merkezi bir iletişim ve ortak çalışma noktası oluşturmak için kurulmuştur. Bu amaç, işçi sınıfının karşılıklı yardımlaşması, gelişmesi ve nihai kurtuluşudur.” 

Bu birinci madde, Marx’ın 1848′de Komünist Parti Manifestosu’nda ortaya koyduğu tezlere göre daha geridedir. Ama bu da koşulların tahlilinin zorunlu sonucudur:

“Ona, İngiliz sendikalarına, Almanlara, Fransızlara, Belçikalılara, İtalyan ve İspanyollara, hatta Alman Lassalle’cilerine kapıları kapatmayacak kadar geniş bir program gerekiyordu.” (Manifesto’nun 1880 tarihli Almanca baskısına önsöz)

Marx ve Engels’in devasa çalışması, zararlı akımları, bilhassa da Bakunin’ci anarşistleri politik ve ideolojik olarak yenilgiye uğratarak, mevcut durumu aydınlatmayı ve en iyi devrimcileri birleştirmeyi sağladı. Birinci Enternasyonal böylece Avrupa işçi sınıfı içinde gerçek bir kabul görmek ve gerçek bir otorite kazanmak zorundaydı.

Ancak yaşadıkları bu ideolojik bozgundan sonra, anti-Marksist küçük burjuva akımlar, Uluslararası İşçi Birliği’nin itibarından yararlanarak, kendi hatalı fikirlerini açıklayıp yaymak için Birliği kullandılar. Bunun üzerine Marx ve Engels, merkezini New York’a taşıyarak Birliğin çalışmasını yavaşlatmanın kavgasını verdiler:

“Sidik torbasının patlamak zorunda olduğunu çok iyi biliyorduk. Her cinsten değersiz kişiler topluluğu ona yapışıyordu. Enternasyonal içindeki sekterler, küstahlık yapıyor, en berbat budalalıklarına ve alçaklıklarına izin verilir umuduyla Enternasyonal’i kötüye kullanıyorlardı. Onlara taviz vermedik. (…) La Haye’de uzlaşma ruhuyla hareket etmiş ve ayrışmanın gerçekleşmesini engellemiş olsaydık, bunun sonuçları nereye varırdı? Sekterler, yani Bakunin’ciler, budalalık ve alçaklıklarını Enternasyonal adına yapmak için bir yıl daha kazanmış olurlardı.” (Engels’in Bebel’e 20 Haziran 1873 tarihli mektubu)

Marx bu olay üzerine örgütlenme sorununa bir kere daha değinir:

“Avrupa’daki koşullarla ilgili benim görüşüm, Enternasyonal’in biçimsel örgütlenmesini şu an için arka plana atmanın, mutlak bir biçimde yararlı olduğudur.” (Sorge’ye 27 Eylül 1873 tarihli mektup)

Ama Uluslararası İşçi Birliği’nin çalışmalarının bu şekilde yavaşlatılması, Anarşistlerin manevralarına son vermeye yetmez. Böyle olunca, Marx ve Engels, onu dağıtmak için mücadele vermekte hiç tereddüt etmezler:

“Eski Enternasyonal’in defteri dürülmüş ve tamamen sona ermiştir. Ve bu iyi bir şeydir. Eski Enternasyonal, tüm Avrupa’da düzeyinde yapılan zulmün henüz uyanan işçi sınıfını birliğe ve her türlü iç tartışmadan uzak durmaya zorladığı İkinci İmparatorluk dönemine aitti. (…) Eskisine benzer yeni bir Enternasyonal yaratmak, tüm ülkelerin tüm partilerinin bir ittifakını yaratmak için, 1849′dan 1864′e kadar olduğu gibi, işçi hareketinin genel bir yenilgisi gerekir. (…) Bir dahaki sefere gerçekleşecek enternasyonalin kesin olarak komünist olacağını ve bizim ilkelerimizi bayrak edineceğine inanıyorum.” (Engels’in Sorge’ye 17 Eylül 1874 tarihli mektubu)

Engels’in devamlı olarak maddi etkenlere ve somut koşullara gönderme yaptığına dikkati çekeriz. Uluslararası bir örgütün dağıtılması veya korunması konusunda da yine kesin konuşmaktadır:

“Koşullar bir birliğe etkili bir biçimde hareket etme olanağını vermiyorsa, birlik bağının öncelikle, fırsat bulunduğunda yeniden kullanılabilmesi için, basit bir biçimde korunması söz konusuysa, bu yeni duruma ayak uydurmaya yeteneksiz insanlar her zaman bulunur. Bunlar, sürekli “bir şeyler” yapılmasını isteyerek mutlak olarak telâşe memuru rolünü oynamak isterler. Bu bir şeylerse sonuçta sadece ve sadece bir aptallıktan ibaret olur.” (Age.)

Anlaşıldığı üzere ve bugün III. Enternasyonal konusunda da anlaşılmakta olduğu gibi, Marx ve Engels “hain” oldular ve Uluslar arası İşçi Birliği’nin dağıtılması “yenilgi” olarak nitelendirildi. Ama bu, onların bir kere daha “somut durumun somut tahlili”ne dayanan görüşlerinde en ufak bir değişiklik dahi yapmadı:

“Olayların gelişimi, alındığı günden beri sıkça eleştirilen bu kararın ne kadar doğru olduğunu kanıtladı. Bir yandan, Enternasyonal adına yararsız hükümet darbelerine kalkışan her türlü eğilime son verildi. Diğer yandan, farklı ülkelerin sosyalist işçi partileri arasındaki yakın ilişkilerin devamlılığı kanıtlamıştır ki, Enternasyonal tarafından uyandırılmış olan tüm ülkelerin proletaryasının dayanışma ve çıkar birliği bilinci, uluslararası bir birliğin -ki bu birliğin bağları artık bir zincir haline gelmiştir- biçimsel varlığı olmadan da kendini kabul ettirmiştir.” (K. Marx 1877)

Birinci Enternasyonal, muazzam bir görev olan ideolojik ve politik duruluğu tamamladıktan, gerçek proletarya partilerinin gelişimi için gerekli temelleri attıktan sonra, kurucularınca zamanının dolduğu ve dağıtılması gerektiği yargısına varılmıştı.

2. İkinci Enternasyonal

II. Enternasyonal, Marx ve Engels’in öngördüğü gibi, gerçekten hepsi de 1848′de yayınlanan Komünist Parti Manifestosu’nun tezlerini benimsemiş önemli sayıda işçi ve sosyalist partisini bir araya getirmiştir.

II. Enternasyonal 1889′da Paris’te doğdu ve 1914′e kadar savaş sorununa özel bir dikkat gösterdi. İdeolojik ve politik birliği ilk Enternasyonal’e göre daha güçlü görünse de örgütsel biçim hissedilir derecede ilkiyle aynı kaldı. Özellikle de her partinin bağımsızlığının ve uluslararası kongre ve toplantılarda çoğunluğun oyuyla alınan kararları uygulamama hakkının tanınması anlamında bu böyleydi.

Bu örgütün ortaya çıkışını, 19. yy. sonu ve 20. yy. başında en üst aşamasına ulaşmak üzere olan kapitalizmin müthiş yayılması ve gelişmesi bağlamında ele almak gerekir:

“19. yy.’ın son çeyreği ile 20. yy.’ın başlarındaki en korkunç kapitalist kölelik koşullarının uzun “barış dönemi”nde, II. Enternasyonal proleter kitlelerin örgütlenmesi için yararlı bir çalışma yaptı.” (Lenin, Komünist Enternasyonal’in I. Kongresi, 1 Kasım 1919)

Birinci emperyalist dünya savaşı patlak verince, II. Enternasyonal de parçalandı ve her parti kendi ülkesinin burjuvazisinin peşine takılarak işçileri birbirlerine ateş etmeye davet etti. II. Enternasyonal, anarşizmin kendi yönetsel sınırlarını ortaya koyduğu şanlı Komün’den on yıl sonra ortaya çıktı. Her ne kadar büyük ulusal partilerin doğup gelişmesi ve işçi kitlelerinin örgütlenmesi önemli bir çalışma olsa da, ulusal unsurun uluslararası unsura önceliği esasına dayanan II. Enternasyonal’in, kapitalizmin emperyalizm aşamasına ulaşmasıyla aşıldığı ortaya çıkacaktı

Uluslararası unsur, temel unsur haline geliyordu ve “emperyalist zinciri en zayıf halkasından koparmak” zorunluluğunu ve bu amaca uygun olarak proletaryanın tam ve eksiksiz örgütünün varlığının gerekliliğini ortaya koyuyordu. Kapitalizmin işleyişinde olduğu kadar proletaryanın ulusal ve uluslararası örgütsel gereksinimlerinde de (Hatta Rusya’da Bolşevik ve Menşevikler arasındaki mücadelede de) niteliksel bir dönüşüm noktasına ulaşılmıştı.

Lenin, Ekim devriminden ve III. Enternasyonal’in kuruluşundan çok önce söylediği şu sözleri de tam da bu sebeple söylemiştir:

“III. Enternasyonal’in görevi, sosyalizmin zaferi ve devlet iktidarının ele geçirilmesi amacıyla proletaryayı, kapitalist hükümetlere karşı devrimci mücadeleye ve tüm ülkelerin burjuvazisine karşı iç savaşa hazırlamaktır.” (Lenin, 1 Kasım 1914)

“Burjuva parlamentarizminin uzun barış süreci” ve emperyalizmle beraber yozlaşarak iflas eden bu enternasyonalle fazla oyalanmayalım. Zira utanç verici sonu, uluslararası komünist harekette üzüntüye neden olmadığı gibi bir tartışma konusu da olmamıştır.

3. Üçüncü Enternasyonal

Emperyalizmin Leninist tahlilinin bir sonucu olarak, III. Enternasyonal ilk ikisinden oldukça farklı bir örgütsel biçim almıştı ve yine oldukça farklı amaçlar taşıyordu.

İlk iki enternasyonale karşıt bir biçimde uluslararası unsurun ulusal unsura önceliğini ve bundan kaynaklanan “hareketin her ülkedeki çıkarlarının devrimin uluslararası ölçekteki ortak çıkarlarına tabi kılınması” ilkesini (Komünist Enternasyonal’in 1. Kongresine davet mektubu) doğrudan doğruya ortaya koyuyordu.

Komünist Enternasyonal’in tüm kongreleri aşağıdaki ilkeyi teyit etmektedir:

“Uluslar arası komünist disiplin, hareketin yerel ve kısmi çıkarlarının genel ve daimi çıkarlarına tabi kılınması ve Komünist Enternasyonal’in yönetsel organlarının aldığı tüm kararların tüm komünistlerce katı bir biçimde uygulanmasıyla kendini ifade eder.” (Komünist Enternasyonal’in VI. Kongrede onaylanan programı, 1 Eylül 1928)

Bununla birlikte, Komünist Enternasyonal’in örgütsel biçimi evrim geçirdi.

Bu enternasyonal, Rusya Komünist Partisi (Bolşevik)’ nin öncülüğünde gerçekleşmişti, bu sebeple, örgüt, program, strateji ve taktikler konusunda Leninist ilkeleri benimsemişti.

Lenin, örgütlenme söz konusu olduğunda, örgüt biçiminin ve çalışma yöntemlerinin somut durumu tahlil ederek benimsenmesini savunuyordu.

Bu sebepledir ki Komünist Enternasyonal’in örgüt şekli, devrimci proletaryanın hücuma geçmesi ve bundan kaynaklanan görevler tarafından karakterize edilen sınıf mücadelesi koşullarından hareketle kararlaştırılmış ve hazırlanmıştır. Lenin’in bizzat kendisi tarafından yönetilen Rusya Komünist Partisi (Bolşevik)’nin 8-16 Mart 1921 tarihleri arasında gerçekleşen X. Kongresi, bu konuda Leninist ilkeleri ortaya koymuştur:

“1) Devrimci Marksizmin partisi, devrimci sürecin tüm aşamaları için geçerli ve mutlak olacak her türlü politik görev ve parti örgütü biçimi arayışını kesin olarak reddeder. Tam tersine örgüt biçimi ve çalışma yöntemleri tamamen somut bir tarihsel durumun özellikleri ve bu durumun dayattığı görevlere göre belirlenir.” (Parti kuruluşu üzerine Karar, RKP(B)’nin X. Kongresi)

Demek ki somut durumdan bağımsız ve sonsuza dek varolacak bir örgütlenme biçimi yoktur; demek ki o, kendinde bir erek değildir, aksine sınıf mücadelesini yürütmek için bir araçtır ve onun ihtiyaçlarına göre evrim geçirmesi zorunludur.

Bu kararda, yine kesin bir biçimde, eksik ve yetersiz bir örgütlenme biçiminin devrimci hareketin gelişimini ve zamanının yüklediği görevlerin tamamlanmasını köstekleyeceği anlatılmaktadır:

“2) Bu bakış açısından hareketle, devrimin gelişiminin nesnel koşullarının değişmesiyle her örgüt biçiminin ve buna karşılık gelen çalışma yöntemlerinin, Parti örgütünde gelişme belirtileri ortaya çıktığında, bu gelişmeyi engelleyebilecekleri; ya da tam tersi, geçerliliği kalmamış bir örgüt biçiminin, uygun nesnel koşulların tekrar ortaya çıkmasıyla, vazgeçilmez ve tek akılcı örgüt biçimi haline tekrar gelebileceği, anlaşılır.” 

Kararın bu ikinci maddesi, komünist güçlerin önemli bir yenilgiye uğradıkları ve uluslar arası düzeyde olsun hatta ulusal düzeyde bile olsun yeni örgütsel biçimler sorunun ortaya çıktığı bugünkü aşama için önemlidir. Bugünün sınıf mücadelesinin ve ondan kaynaklanan görevlerin ihtiyaçlarına, komünist hareketin bugünkü gerçek durumuna uygun örgütlenme biçimlerinin benimsenmesi sorunu, günümüzde temel sorun haline gelmiştir.

Yukarıdaki karar, bir örgüt biçiminin ne zaman geçersiz hale gelip ortadan kalkması gerektiğini tespit edecek ölçütleri de aynı biçimde belirtmiştir:

“3) Oluşmakta olan yeni durumun gerekleriyle bir yandan kurulu örgüt biçimi arasındaki, diğer yandan çalışma yöntemi arasındaki karşıtlıklar, genellikle yönelim değiştirme ihtiyacının kendini kesin olarak ortaya koymasından önce ortaya çıkarlar. Yönelim değişimi ise, sadece ve sadece önceki örgüt biçimini ve buna uygun çalışma yöntemlerini gerektiren görev esasıyla, ana çizgileriyle ve tamamıyla gerçekleştirilene kadar yapılmamalıdır.” (Age.)

Tekil bir örgütsel biçiminin çökmesi, demek ki yeni ihtiyaçların ortaya çıktığı bir sırada gerçekleşen bir süreçtir. Yeni duruma giderek daha az uygun olan eski biçim yerini, bu sürecin gelişiminin belli bir evresinde bu eski biçimin kaldırılmasını zorunlu hale getiren niceliksel bir artış sonucu ortaya çıkan niteliksel bir değişime bırakır.

Komünist Enternasyonal’in örgüt konusundaki bu ilkelere ve bu bilimsel yönteme uyup uymadığını anlamak için, onun yaşamının belli başlı aşamalarını, bu aşamaların uluslararası bağlamını ve yükledikleri görevleri inceleyelim