02 Nisan 2019

STRATEJİNİN UNSURLARI

Savaş Üzerine
Clausewitz

BÖLÜM II
STRATEJİNİN UNSURLARI 


Stratejide muharebenin kullanılmasını şartlandıran unsurları bir takım kısımlara ayırabiliriz: manevi unsurlar, fiziki unsurlar, matematiksel unsurlar, coğrafi unsurlar ve istatistiki unsurlar. 

Birinci kategori, manevi, yani ahlaki ve fikri, niteliklere ve bunların etkisine dayanan şeylerin tümünü içerir; ikincisine, askeri kuvvetlerin büyüklüğü, terkibi, teşkili, belli başlı üç sınıfın oranı (piyade, süvari, topçu), vb. gibi şeyler girer; üçüncü kategori, harekât hatlarının açılarını, merkezleri bir (konsantrik) ve merkezleri ayrı (eksantrik) hareketleri (geometrik nitelikleri hesaplarımız bakımından bir önem taşıdıkları ölçüde tabii) kapsar; dördüncü gurup, arazi şekillerini, hakim noktaları, çeşitli engebeleri, dağları, nehirleri, ormanları ve yolları içine alır; beşinci ve son kategori ise her türlü iaşe ve ikmal vasıtalarını içerir. Bu unsurlardan her biri üzerinde ayrı ayrı durmanın yararı vardır; böylece bunlar hakkında daha açık, daha kesin bir fikir edinmiş ve araştırmalarımıza bir başlangıç olmak üzere bu farklı kategorilerin birbirlerine oranla taşıdıkları değeri saptamış oluruz. Gerçekten de, bu unsurları ayrı ayrı ele aldığımız takdirde, içlerinden bazılarının kendilerine boş yere verilmiş olan önemlerini kaybettiklerini görürüz. Örneğin, bir harekât üssünün değerinin, sadece harekât hattının mevkiini dikkate almak istesek bile, aralarında teşkil ettikleri açıdan, yani matematiksel unsurdan çok yolların ve arazinin durumuna, yani coğrafi unsura bağlı olduğunu açıkça sezeriz.


Bununla birlikte, stratejiyi bu unsurlara göre incelemek son derece isabetsiz bir tutum olur, çünkü savaş hareketlerinin çoğunda bütün bu unsurlar çeşitli biçimlerde iç içe girmiş durumda bulunurlar. Soyut bir temelden hareket ederek gerçek hayatın olaylarına varmak istediğimiz takdirde, kısır analizlerin içinde bocalayıp durmaktan ve kabuslarda olduğu gibi elimizdeki yayı germek için boşuna çabalar harcamaktan öteye gidemeyiz. Böyle bir girişimden tanrı korusun bizi! Biz karmaşık olaylar dünyasından ayrılmamaya çalışacağız ve analizlerimizi belirtmek istediğimiz düşüncelerin zorunlu kıldığı ölçünün dışına taşırmamaya dikkat edeceğiz. Bu düşünceler de teorik araştırmalar sonucunda içimize doğmuş düşünceler değil, savaş gerçeğinden esinlenmiş düşünceler olacaktır. 

BÖLÜM III
MANEVİ DEĞERLER 

İkinci kitabın üçüncü bölümünde değindiğimiz bu konuya dönmek zorundayız, çünkü manevi değerler savaşın en (sayfa 214) önemli unsurlarından biridir. Bunlar savaşın ruhudur, onun bütün varlığına yayılırlar. Tüm kuvvetleri kitle halinde harekete geçiren ve onlara rehberlik eden iradeyi ta baştan etkileri altına alırlar, hatta onunla özdeşleşirler, çünkü iradenin kendisi de manevi bir güçtür. Ne yazik ki, bu değerleri kitaplardan öğrenemeyiz, çünkü hiç bir ölçüye sığmazlar, ne sayılabilirler ne de belirli bir kategoriye sokulabilirler; onları ancak görür, hissederiz.

Ordunun, komutanın, hükümetlerin zekası, aklı ve diğer manevi nitelikleri, savaşın cereyan ettiği ülkedeki halkın ruh haleti, bir zafer ya da bir yenilginin manevi etkisi çok farklı nitelikte faktörlerdir, tesirleri de amacımıza ve durumumuza göre çok değişik biçimler olabilir.

Kitaplar bu konuda bir şey söylemez ya da çok az şey söylerlerse de, savaşı oluşturan bütün öteki unsurlar gibi, manevi değerler de savaş sanatı teorisine girerler. Çünkü, bir kez daha tekrarlamak gerekir ki, eski modaya uyarak, tüm manevi değerleri veya nicelikleri kural ve ilkelerinin dışında bırakan ve bunlar ortaya çıkar çıkmaz istisnalardan bahsetmeye başlayan ve bunlardan teorik kurallar türeten bir felsefe zavallı bir felsefedir. Bu felsefeye göre, her şey tüm kurallara meydan okuyan üstün bir dehaya mal edilir, böylelikle kuralların sadece budalalar için yapıldıkları ima edilmekle kalınmayıp, ayrıca kuralların kendilerinin de budalaca kurallar oldukları ileri sürülmüş olur.

Savaş sanatı teorisi sadece bu manevi niceliklerin varlığını hatırlatmakla yetinmiş, manevi değerleri hesaba katmanın ve hiç bir zaman küçümsememenin zorunluluğunu göstermekten başka bir şey yapmamış olsaydı bile, konusunu bu manevi alanı da içine alacak şekilde genişletmekle yine de isabetli bir iş yapmış olurdu. Salt bu görüşün önemini belirtmekle, sadece maddi kuvvet ilişkilerini kabul edenleri peşin olarak suçlamış ve mahkumiyetlerini tescil etmiş olurdu.

Kaldı ki, bütün öbür sözde kurallar da, teorinin manevi nicelikleri konusunun dışında bırakmaya hakkı (sayfa 215) olmadığını göstermeye yeter: çünkü maddi güçlerin etkileri manevi güçlerin etkileriyle tamamen kaynaşmış durumdadır, ve bunları bir maden alaşımı gibi kimyasal bir işlemle ayırmaya imkan yoktur. Maddi güçlere ilişkin tüm kurallarda, teori manevi niceliklerin payı üzerinde durmak zorundadır; yoksa, kimi zaman fazla çekingen ve sınırlı, kimi zaman fazla dogmatik ve ölçüsüz, kategorik hükümler formüle etmekten öteye gidemez. En yavan ve basmakalıp teoriler bile, bilmeyerek de olsa bu manevi alandan içeri girmişlerdir; çünkü, örneğin bir zaferin etkileri hiç bir zaman, manevi izlenimler dikkate alınmadan tam olarak izah edilemez. Bu kitapta ele alacağımız konuların çoğu, bu yüzden, yarı yarıya maddi, yarı yarıya manevi neden ve sonuçlardan oluşmuştur. Hatta diyebiliriz ki, maddi nedenler ve sonuçları silahın ağaçtan yapılmış kabzasına benzetecek olursak, manevi nedenler ve sonuçlar asil bir madenden yapılmiş o göz kamaştırıcı silahın kendisidir. 
Manevi niteliklerin değerini ve çoğu zaman inanılmaz etkilerini en iyi tarih gösterir bize. Bir komutanın tarihten alacağı en büyük, en soylu, en katıksız ders de budur. Bu vesile ile şunu da belirtelim ki, beyinde meyvelerini verecek olan akıl ve bilginin tohumları, şahitli ispatlı anlatımlardan, kritik çözümlemelerden ve bilgece yazılmış kitaplardan çok, duygular, genel izlenimler ve göz kamaştırıcı sezgi parıltıları ile ekilir.

İsteseydik savaştaki en önemli manevi olguları gözden geçirebilir, çalışkan ve titiz bir profesör gibi bunların iyi ya da kötü yanlarını teker teker belirtmeye çalışabilirdik. Fakat böyle bir yöntem insanı kolayca basmakalıp şeyler söylemeye, ahkam kesmeye götürebilir; ve insan gerçek bir araştırma ruhu içinde çalışacak yerde, farkına varmadan herkesin bildiği şeyleri anlatmaya başlar. Onun için biz burada, eksik kalmak pahasına dahi olsa, sadece en önemli meseleleri ele almak, konunun genel önemini belirtmek ve bu kitapta ileri sürülen düşüncelerin esprisine işaret etmekle yetineceğiz. 

BÖLÜM IV
BAŞLICA MANEVİ GÜÇLER 

Başlıca manevi güçler şunlardır: komutanın (savaş liderinin) yetenekleri, ordunun savaşkanlığı ve ulusal duyguları. Genel olarak bunlardan hangisinin en önemli manevi unsur olduğunu hiç kimse tayin edemez; çünkü topunun değerini ölçmek bile zordur, nerede kalmış ki üçü arasında bir kıyaslama yapmak. En iyisi, hiç birini küçümsememek, ve insanların ifrat ile tefrit arasında sık sık düştükleri hataya düşmemektir. Bu erdemlerden üçünün de inkar edilemez etkisini tarihi örneklerle göstermek daha doğru olur.

Bununla birlikte, modern zamanlarda tüm Avrupa ordularının hemen hemen aynı disiplin ve eğitim düzeyine gelmiş oldukları da bir gerçektir. Bir filozof gibi konuşmak gerekirse, diyebiliriz ki, savaş yönetimi öylesine doğal bir biçimde gelişmiş ve bu arada bütün ordular için öylesine ortak bir yöntem haline gelmiştir ki, artık savaş liderinden bile özel hünerler göstermesini bekleyemeyiz. (örneğin II. Frederik'in eğik düzeni gibi). Bu itibarla, günümüzde, milli ruhun ve ordunun savaş alışkanlığının etkilerine daha büyük bir pay tanımak gerektiği inkar edilemez. Uzun bir barış dönemi belki bu durumu değiştirebilir.

Ordunun milli ruhu (heyecan, coşku, taassup, iman, inanç) genellikle dağ savaşlarında etkisini gösterir, çünkü burada en basit ere kadar herkes kendi başına bırakılmıştır. Onun içindir ki, dağlık ülkeler, halkı silahlandırmaya ve asker devşirmeyip en elverişli yerlerdir.

Öte yandan, bir ordunun teknik kabiliyeti ve safları kenetlenmiş gibi bir arada tutan çelikten cesareti daha çok geniş ve açık arazide, kırsal bölgelerde üstünlük sağlar.

Bir komutanın yeteneklerini göstermesine en elverişli  faaliyet alanları, geniş vadilerle ayrılmış engebeli bölgelerdir. Dağlık arazide komutan birliklerinin çeşitli kısımları üzerinde hakimiyet kurmakta güçlük çeker ve tümünün yönetimi gücünü aşabilir; oysa ovada bu nispeten basittir ve fazla bir çabayı gerektirmez.

Planlar bu yatkınlıklar ve özel durumlar göz önüne alınarak yapılmalıdır. 

BÖLÜM V
ORDUNUN SAVAŞKANLIĞI 

Ordunun savaşkanlığı salt cesaretten ve hele savaş nedenini coşkunlukla benimsemekten farklı bir şeydir. Cesaret kuşkusuz onun zorunlu unsurlarından biridir; fakat nasıl ki, bazı insanlarda bir tanrı vergisi olan bu cesaret, ordunun bir parçası olan askerde alışkanlık ve eğitimin bir ürünü olabilirse, aynı şekilde askerin cesareti alelade insanın cesaretinden farklı bir istikamete yönelmelidir. Kişide olduğu gibi dolu dizgin bir faaliyet tultkusu, bir kuvvet harcama şehveti olmaktan çıkmalı, daha yüksek düzeyde zorunluluklara, buyruklara, kurallara ve belirli bir yönteme boyun eğmelidir. Meslek coşkusu bir ordunun cengaverliğine hayatiyet katar ama zorunlu bir unsurunu teşkil etmez.

Savaş belirli bir meslek, özel bir uğraşıdır. Etkisi ne kadar geniş olursa olsun, hatta bir ülkenin eli silah tutan bütün erkekleri bu mesleğe girseler bile, yine de insanlara özgü öteki faaliyet alanlarından ayrı ve farklı bir nitetik taşımaya devam eder. Bu mesleğin ruh ve özüne inanmış olmak; gerektirdiği güçleri benliğinde uyandırmak, kullanmak ve hazmetmek; bütün zekasını, bütün istidatlarını ona vermek; eğitim yolu ile gerekli güven ve becerileri kazanmak; kendini bütün varlığı ile ona adamak, bütün yeteneklerini onun uğruna geliştirmek; bir insan olmaktan çıkıp savaş çarkının dişlilerinden biri olmak payımıza düşen görevi yerine getirmek. İşte bir ordunun savaşkanlığının, cengaverliğinin kişide beliren özellikleri!

Savaşçı ile askerin varlıklarını aynı kişide birleştirmeye ne kadar çalışırsak çalışalım, savaşları ne kadar ulusallaştırırsak ulusallaştıralım, eski zamanların geçtiğine, bugünkü savaşların artık condottieri'lerin savaş1arı olmadığına kendimizi ne kadar inandırırsak inandıralım, mesleğin kendine özgü niteliklerini bir kenara atmak hiç bir zaman mümkün olmayacaktır. Buna imkan olmayınca da, kendilerini savaşa adayanlar, bu meslekte kaldıkları sürece, kendilerini, savaşın nizamlarını, yasalarını ve geleneklerini bünyesinde aksettiren bir çeşit esnaf loncası olarak göreceklerdir. Gerçek de budur. Savaşa ne kadar yüksek bir düzeyden bakmak istersek isteyelim ve bunda ne kadar ısrarlı olursak olalım, hemen hemen bütün ordularda bulunan ve bulunması gereken bu meslek ruhunu (esprit de corps) küçümsemek son derece yanlış bir tutum olur. Bu meslek ruhu, ordunun savaşkanlığı adını verdiğimiz erdemde kendilerini gösteren doğal güçlerin bir çeşit harcıdır, onları birbirine kenetler. Meslek ruhu sayesinde, askeri erdemler daha kolay billurlaşır.

En şiddetli ateş altında alışık olduğu düzeni koruyan, hiç bir zaman yersiz korkulara, kuruntulara kapılmayan, gerçek tehlikelere de göğüs germesini bilen, zaferlerinden gurur duyan, yenilginin umut kırıcı etklleri altında bile disiplinini, komutanlarına saygı ve güvenini kaybetmyen, maddi gücü mahrimiyet ve çabalarla, bir atletin adaleleri gibi, bilenen, bütün çabaları sancaklarına musallat olan bir felaket gibi değil, bir zafer aracı olarak gören, tek bir düşünceyi silahların şerefi düşüncesini bir kutsal ayet gibi kendisine rehber edinen, bütün ödevlerini, bütün erdemlerini bir an için olsun aklından çıkarmayan bir ordu. İşte böyle bir ordu gerçekten savaş ruhunu içine sindirmiş bir ordudur.

İnsan Vendée'liler(*) gibi kahramanca savaşabilir, İsviçreliler, Amerikalılar, İspanyollar gibi büyük işler başarabilir, fakat yine de bu savaşçı erdemlere sahip olmayabilir. Hatta bir komutan, söz gelişi bir Eugène (**) veya bir Marlborough (***), sürekli (muvazzaf, meslekten) bir ordunun başında büyük başarılar kazanabilir de yine bu meziyetlerden yoksun olabilir. Bu bakımdan başarılı bir savaşın meziyetlerin yokluğunda mümkün okmadığını söyleyemeyiz. Bu noktaya özellikle dikkati çekiyoruz: ta ki görüşümüz daha iyi anlaşılsın, düşünceler müphem kalmasın ve askeri meziyetler her derde deva sanılmasın. Savaşkanlığın böyle bir özelliği yoktur. Bir ordunun askeri meziyeti daima hesaba katılması gereken fakat bazı hallerde mevcut olmayabilen belirli bir manevi güçtür: bu itibarla, bir araç gibi, etkisi değerlendirilebilir, kuvveti ölçülebilir. 
Savaşkanlığı böylece nitedikten sonra, şimdi de etkilerini ve bu erdemleri kazanmanın yollarını belirtmeye çalışalım. 

(*) Vendée Fransa'nın batısında bir eyalettir. Fransız İhtilâli sırasında 1793 yılında karşı-devrimci bir ayaklanmaya sahne olmuştur. Soyluların ve özellikle rahiplerin kışkırttığı Bretagne, Poltou ve Anjou köylüleri, Cathelineau, Charette, Stofflet, vb. gibi liderlerin komutasında devrim ordusuna karşı birkaç geçici zafer kazandıktan sonra, Loire nehrinin sol kıyısına geri çekilmek zorunda kaldılar. Bir aralık 40.000 kişiye ulaşan Vendée ordusu sonunda Horbig tarafından kesin yenilgiye uğratıldı ve eyalette asayiş yeniden sağlandı. (ç.n.).

(**) Eugène de Savoie-Carignan, Prens Eugène diye tanınır (1663-1736). Avusturya İmparatoru I. Leopold'un hizmetine gaçen aslen Fransız, ünlü bir komutan. Türklere ve Fransızlara karşı savaşmiştir. (ç.n.)

(***) Marlborough, John Churchill, Duke of (1650-1722). İspanya Veraset savaşlarında Fransızlara karşı zaferler kazanan İngiliz generali. (ç.n.)

Komutanın dehası savaşın tümü için ne ise, ordunun savaşkanlığı savaşın parçaları için odur. Komutan savaşın ayrı ayrı parçalarını değil, ancak tümünü yönetebilir ve parçaları yönetemediği yerde askerlik ruhu onun yerini tutabilmelidir. Komutan şöhretinden ve üstün niteliklerinden ötürü seçilmiştir, büyük kitlelerin en seçkin liderleri ise dikkatli bir taramadan, kılı kırk yaran bir elemeden sonra seçilirler. Fakat rütbeler hiyerarşisinden aşağıya doğru inildikçe bu ince eleme azalır, ve bu yüzden kişisel istidatlara daha az güvenilebilir. İşte bu sakıncayı ordunun savaşkanlığı telafi edebilmelidir. Savaşa hazır bir milletin doğal nitelikleri: yani yiğitlik, ustalık, dayanıklılık ve coşku bu rolü oynarlar. Bu nitelikler askerlik ruhunun yerini tutabileceği gibi, bunun tersi de olabilir. Bundan şu sonuçları çıkarabiliriz:

1) Askeri meziyet veya savaşkanlık sadece sürekli ordulara özgü bir haslettir, ve ona en çok bu orduların ihtiyacı vardır. Bir kitle ayaklanması veya savaş halinde, daha çabuk gelişen doğal nitelikler savaşkanılığın yerini tutar.

2) Muvazzaf ordulara karşı çarpışan muvazzaf ordular, silahlanmış bir millete karşı savaşan muvazzaf ordulara oranla bu meziyetten daha kolay müstağni kalabilirler, çünkü bu halde birlikler daha dağılmış ve kendi başlarına terk edilmiş durumdadırlar. Ordu bir noktada toplanabiliyorsa, komutanın dehası daha büyük bir rol oynar ve ordunun moralindeki noksanı telafi eder. Genel olarak denilebilir ki, savaş sahnesi ve diğer koşullar savaşı daha karışık bir hale soktuğu ve kuvvetleri dağıttığı ölçüde, askeri meziyet veya savaşkanlık daha zorunlu hale gelecektir.

Bu gerçeklerden alınacak tek ders şudur: eğer bir ordu bu meziyetten yoksunsa, savaşı mümkün olduğu kadar sade bir şekilde örgütlemeye çalışmak veya sistemin başka bir noktasını güçlendirmek, dikkatimizi başka bir noktaya teksif etmek, ve muvazzaf bir ordudan sırf  muvazzaf bir ordudur diye, ancak gerçek gücünün gösterebileceği harikaları beklememek gerekir.

Demek oluyor ki, savaşkanlık savaş halindeki ordunun en önemli manevi güçlerinin birini teşkil eder, ve bu güç eksik olduğu zaman başka bir gücün —komutanın büyük üstünlüğü veya halkın heyecanı— onun yerini tutması gerekir: yoksa harcadığımız çabalarla orantılı olmayan sonuçlarla karşılaşırız. 
Bu ruhun, ordunun bu gerçek değerinin, maden filizinin bu parlak maden haline gelişinin en güzel örneklerine, İskender'in yönetiminde Makedonyalıların, Sezar'ın komutasında Romalı lejyonların, Alessandro Farnese'nin kumandasında İspanyol piyadesinin, Gustaf Adolf ve XII. Charles'in idaresinde İsveçlilerin, Büyük Frederik'in yönetiminde Prusyalıların ve Bonapart'ın komutasında Fransızların yaptıklarında raslarız. Bu komutanların akla durgunluk veren başarılarının ve en çetin durumlarda gösterdikleri büyüklüğün sadece orduların bu meziyeti sayesinde mümkün olabildiğini inkar etmek için bütün tarihi örneklere gözlerimizi yummamız gerekir.

Bu ruh yalnız iki kaynaktan çıkabilir ve bu kaynaklar onu ancak ortaklaşa yaratabilirler: birincisi, bir savaşlar ve büyük zaferler dizisidir; ikincisi, ordunun bazen tahammülün son kertesine varan yoğun faaliyetidir. Askeri ancak bu şartlar altında kendi gücünün bilincine varır ve onu göstermesini öğrenir. Bur komutanın askerlerinden istediği çaba ne kadar büyük olursa, bu çabanın gösterebileceğinden o kadar emin olabilir. Asker güçlükleri yenmekten ve tehlikeleri göğüslemekten büyük gurur duyar. Bu tohumun büyüyüp gelişmesi için elverişli tek toprak sürekli faaliyet ve çabaların toprağıdır, ama zaferin parlak güneşine de ihtiyacı vardır. Bir kere güçlü bir ağaç haline geldi mi, artık felaketin ve yenilgilerin en amansız fırtınalarına, hatta, hiç değilse bir süre için, durgunluğa, barış zamanının hareketsizliğine bile dayanacaktır. O ancak savaşta ve büyük komutanların yörüngesinde doğabilir, fakat çapsız komutanların yönetiminde ve uzun  barış dönemlerinde bile birkaç kuşak süresince devam edebilir.

Saçlarını savaşlarda ağartmış, vücutları yara izleriyle kaplı eski muhariplerin bu soylu birlik ruhu ile, tesanütünü sadece iç hizmet yönetmelikleriyle eğitim ve talimlere borçlu olan sürekli orduların gururu ve kendini beğenmişliği arasında kıyas kabul etmez bir fark vardır. Ağır basan bir ciddiyet ve sert bir disiplin askeri meziyetin ömrünü uzatabilir fakat onu yaratamaz. Bu ciddiyet ve bu disiplinin kendine göre bir değeri vardır elbette, fakat bunları abartmamak gerekir. Düzen, nezaket, iyi niyet, ölçülü bir gurur ve yüksek bir moral, barış zamanında eğitilmiş bir ordunun nitelikleridir; bunları kuşkusuz takdir etmek gerekir, fakat tek başlarına bir değerleri yoktur. Bütünü ayakta tutar, ve birden soğutulan bir cam gibi, en küçük bir çatlak bütünü parçalamaya yeter. İlk aksilik karşısında, en yüksek moral bile çabucak korkaklığa, bir çeşit paniğe dönüşür. Fransızlar buna "herkes kendisini kurtarsın" (sauve qui peut) derler. Böyle bir ordu büyük işler yapmayı başarırsa, bunu hiç bir zaman kendi meziyetine değil olsa olsa komutanının yeteneğine borçludur. İki misli bir ihtiyatla yönetilmelidir böyle bir ordu; ta ki, yavaş yavaş, türlü meşakkatlerden ve zaferlerden geçe geçe, toparlanıp güçlü bir hale gelsin. Bir ordunun ruhu ile moralini birbirine karıştırmaktan sakınalım. 

BÖLÜM VI
GÖZÜPEKLİK 

Gözüpekliğin veya atılganlığın, ihtiyatkarlığa ve uzak görüşlülüğe ters düştüğü dinamik güçler sistemindeki yerini ve rolünü, başarı ihtimalinin garantilerine ilişkin bölümde (sayfa 223) tanımlamış, ve bu vesile ile teorinin yasama yetkisine dayanarak onu küçümsemeye hakkı olmadığını belirtmiştik.

Bununla birlikte, insan ruhunu en büyük tehlikelere göğüs gerecek bir düzeye çıkaran bu soylu dürtüyü aynı zamanda savaşa özgü etkin bir ilke saymak gerekir. Gerçekten de, insan faaliyetlerinin başka hangi alanında atılganlık savaşta oynadığı kadar büyük bir rol oynar?

Artçı birlik eri ve trampetçiden başkomutana kadar herkeste cesaret erdemlerin en soylusu, kılıca keskinliğini ve parlaklığını veren halis çeliktir.

İtiraf etmek gerekir ki, atılganlığın savaşta bazı imtiyazları bile vardır. Zaman, mekan ve miktar hesaplarının ötesinde, atılganlığa ek bir pay tanımamız gerekir; bunu, üstünlüğünü gösterdiği zaman düşmanın zayıf duruma düşmesine borçludur. Bu itibarla gerçek bir yaratıcı kuvvet teşkil eder. Bunu ispat etmek, felsefi bakımdan bile güç değildir. Atılganlığın korkaklıkla her karşı karşıya gelişinde, başarı şansı daima atılganlıktan yanadır, zira korkaklığın bizzat kendisi bir denge kaybıdır. Cesaret ancak tedbirli bir uzak görüşlülük ile karşılaştığı vakit —ki bu da bir cesaret, hiç değilse bir kuvvet demektir— yenik düşer. Fakat bu gibi, haller çok seyrektir. Tedbirli insanların büyük çoğunluğu korktukları için tedbirlidirler.

Büyük yığınların içinde, gözüpeklik, ne kadar büyük olursa olsun, başka kuvvetlere zarar verebilecek bir güç değildir; çünkü büyük yığınlar muharebe ve hizmet düzeninin çerçeve ve yapısı içinde yabancı bir iradeye bağlanmış, onun buyruğu altına girmişlerdir. Gözüpeklik burada, üzerindeki baskı kalkar kalkmaz fırlamaya hazır bir yaya benzer.

Komutanın rütbesi ne kadar yüksekse, gözüpekliğinin boş ve kör bir tutku haline gelmemesi için düşüncenin kontrolü altında kalmasına o kadar çok ihtiyaç vardır. Çünkü yüksek rütbeli bir komutanın başta gelen görevi kişisel fedakarlıklarda bulunmak değil, başkalarını korumak, tüm birliğin esenliğini sağlamaktır. Büyük kitlelerde, ikinci bir tabiat halini alan hizmet kuralları ile halledilen (sayfa 224) bütün meseleleri komutan aklı ile, düşünüp taşınarak, halletmelidir; komutanın gözüpekliği kolayca yanlış bir hareket, bir kusur olabilir. Ama buna yine de güzel bir kusur demek gerekir, çünkü başka kusurlara benzemez. Ne mutlu mevsimsiz atılganlıklara sık sık tanık olan bir orduya! Bol bol yabani otların fışkırdığı verimli bir toprağa delalet eder. Çılgınca bir cüret, yani düşüncesizce bir atılganlık bile hor görülmemelidir; alt tarafı bu da aynı ruh kuvveti, aynı manevi enerjidir, yalnız aklın kontrolü dışında bir çeşit tutkuya dönüşmüştür. Atılganlık aklın buyruklarına uymayı, üstün bir otoriteye boyun eğmeyi bir tenezzül sayarak reddettiği zamandır ki ancak, tehlikeli bir eğilim olarak hizaya getirilmelidir; aslında kötü birşey olduğu için değil, fakat disipline karşı geldiği için, çünkü savaşta hiç bir şey disiplin, yani itaat kadar önemli değildir.

Eşit zeka şartları altında, korku atılganlıktan bin kez daha çok zarara yol açar. Bu gerçeği okuyucumuzun da kabul edeceğine güvenerek belirtiyoruz.

İlk bakışta, makul bir amacın atılganlığı kolaylaştıracağı, dolayısıyla öz değerini azaltacağı sanılabilir; oysa gerçek bunun tam tersidir.

Berrak bir düşüncenin müdahalesi ya da aklın hakimiyeti bütün duygusal güçlerin şiddetini büyük ölçüde azaltır. Bu yüzdendir ki, yüksek rütbelere doğru çıkıldıkça atılganlığa daha seyrek rastlanır; sağduyu ve zeka bu rütbelerle orantılı olmasa bile, objektif veriler, koşullar ve ilişkiler çeşitli kademelerdeki komutanlara dışardan o kadar kuvvetli bir etki yaparlar ki, akılları ne kadar az zorlanırsa omuzlarına binen yük o kadar ağırlaşır. İşte şu Fransız atasözünün savaş konusunda ifade ettiği gerçeğin temeli budur:

" Tel brille au second qui s'éclipse au premier. "(*) 

(*) "Ön sırada gölgede kalan ikinci sırada parlayabilir" anlamına gelen bu mısra Voltaire'in "LA HENRIADE" adlı destanından alınmıştır (ç.n.)

Tarihin bize çapsız; hatta kararsız komutanlar olarak tanıttığı generallerin hemen hemen hepsi daha aşağı rütbelerde atılganlıkları ve kararlılıkları ile ün yapmış kimselerdir.

Zorunlulukların baskısı altında girişilen gözüpek bir eylemin saikleri arasında bir ayırım yapmak gerekir. Bu zorunluluğun farklı dereceleri vardır. Çok kesin bir zorunluluk ise, eyleme geçen kimse daha da büyük başka tehlikelerden sakınmak için büyük tehlikelere göğüs germek durumunda bulunuyorsa, kararlılığına hayranlık duymaktan başka bir şey gelmez elimizden, ayrıca kararlılığının değeri, bulunduğunu da takdir etmemiz gerekir. Bir delikanlı binicilikteki hünerini göstermek için bir uçurumdan atlarsa, gözüpekliğini göstermiş olur; fakat aynı şeyi kelle uçuran bir yeniçeri sürüsünün takibi altında yaparsa sadece kararlılığını göstermiş olur. Ancak tehlike ile eylem arasındaki mesafe ne kadar uzaksa, aklın tehlikenin farkına varmak için o kadar çok sayıda koşulları hesaba katması gerekir ve dolayısıyla atılganlığın payı daha büyük olur. Büyük Frederik 1756'da savaşın kaçınılmaz olduğunu ve ancak düşmandan önce davranmak suretiyle mahvolmaktan kurtulabileceğini görünce, savaşı kendisi başlatmak zorunda kaldı. Bu çok büyük bir cesaret isteyen bir işti, ve onun yerinde pek az insan buna karar vermeyi göze alabilirdi.

Strateji sadece başkomutanın veya en yüksek kademedeki komutanların işi ise da, ordunun bütün öteki üyelerinin atılganlığı, bütün diğer askeri meziyetler gibi, stratejinin kayıtsız kalabileceği bir şey değildir. Gözüpek bir milletin içinden çıkan ve atılganlık ruhu durmadan beslenen bir ordu ile yapılabilecek şeyler, bu meziyetten nasibi olmayan bir ordu ile yapılabilecek şeylerin kat kat üstündedir. Onun içindir ki, atılganlığı yalnız komutanın değil, aynı zamanda ordunun bir meziyeti olarak göstermeyi uygun bulduk. Yoksa asıl konumuz komutanın gözüpekliğidir. Fakat bu hususta söyleyecek pek fazla bir şeyimiz  kalmadı, çünkü niteliklerini genel olarak elimizden geldiğince belirtmiş bulunuyoruz.

Komuta kademeleri yükseldikçe, akla, zekaya ve kavrayışa düşen pay çoğalır ve bir mizaç özeliliği olan gözüpeklik ikinci plana itilmiş olur. Bu yüzden ona en yüksek mevkilerde çok seyrek raslarız. Fakat rasladığımız zaman da hayranlığımız bir kat daha artar. Zekanın hükmettiği bir atılganlık kahramanının damgasıdır. Bu atılganlık, eşyanın tabiatına aykırı cüretli eylemlere girişmek, olasılık yasalarına meydan okumak değildir. Aksine, dehanın güçlü bir sezginin yıldırım hızıyla yaptığı hesabı destekleyen bir cürettir. Atılganlık akıl ve kavrayışa kanat takar, bu kanatlarla çok daha yükseklere uçmak, olaylara çok daha geniş bir görüş açısından bakmak ve hemen hemen hiç aldanmadan doğru karara varmak mümkün olur. Yalnız şunu da unutmamak gerekir ki, amaç ne kadar büyükse, bu amaca ulaşmayı engelleyen tehlikeler de o kadar büyüktür. Sıradan bir insan, büsbütün zayıf ve kararsız olmamak şartıyla, olayları bizzat yaşamadan karar vermenin mümkün olduğu ölçüde, tehlike ve sorumluluklardan uzak, odasında düşünüp çalışarak doğru bir karara varabilir. Fakat kendisini tehlikeler ve sorumluluklarla kuşatılmış görünce, muhakeme yeteneğini kaybeder; başkaları bu konuda kendisine yardımcı olsalar bile, karar verme gücünü bulamaz kendinde, çünkü bu hususta ona kimse yardım edemez.

Bu itibarla, atılganlıktan yoksun mükemmel bir komutan tasavvur edilemeyeceğini sanıyoruz; yani bir kimse, doğuştan, bu mesleğin ilk şartı saydığımız böyle bir manevi güce sahip değilse hiç bir zaman iyi bir komutan olamaz. İkinci sorun, hayat şartları ve eğitimle gelişen ve değişen bu tanrı vergisi kuvvetten, insan bir kez bu yüksek mevkie eriştikten sonra geriye ne kaldığıdır. Bu kuvvet yerinde durduğu, zaafa uğramadığı sürece, deha kanatlanır ve çok yükseklere uçar. Göze alınan tehlike gittikçe büyür, fakat ulaşılmak istenilen amaç da aynı ölçüde büyür. Atılganlık gücünü ister uzak bir zorunluluktan,  ister ihtirastan alsın, komutanın adı ister Frederik ister İskender olsun, eleştiri için bu hiç fark etmez. İkincisi üstün cüreti ile hayal gücümüzü daha çok etkilerse, birincisi bir iç zorunluluğa cevap verdiği için aklımıza daha yatkın gelir.

Çok önemli bir başka nokta üzerinde daha durmak istiyoruz.

Atılganlık ve gözüpeklik iki nedenle orduda yaygın olabilir: ya orduyu sinesinden çıkaran milletin özelliğidir, ya da atılgan ve gözüpek komutanlar tarafından yönetilen muzaffer bir savaşın sonucunda edinilmiştir. İkinci halde, başlangıçta eksik olan bu meziyet sonradan kazanılmış olur.

Günümüzde bir milletin ruhunu bu doğrultuda eğitmenin tek yolu savaştır, tabii cesur komutanların yönettiği bir savaş. Refahı ve ticari faaliyetleri durmadan artan bir milleti yozlaştıran gevşekliği ve konfor düşkünlüğünü ancak savaş giderebilir.

Bir millet, ancak ulusal karakteri ve savaş alışkanlığı birbirleri üzerinde sürekli ve karşılıklı bir etki yaptıkları takdirde, bir gün politika dünyasında güçlü bir yere sahip olmayı umut edebilir. 

BÖLÜM VII
SEBAT 

Okuyucu açılardan ve doğrulardan söz etmemizi beklerken, bilim dünyasının bu yurttaşları yerine karşısında her gün sokakta rasladığı gerçek dünyanın alelade insanlarını bulmaktadır. Ne var ki, yazar matematiğe konunun gerektiğinden kıl payı bile fazla bir yer vermeye niyetli  değildir, ve okuyucusunu şaşkınlığa uğratmak pahasına dahi olsa bu kararından dönmeyecektir.

Savaş başka alanlara pek benzemez: Orada işler umduğumuz gibi çıkmaz ve yakından bakıldığında uzaktan bakıldığından başka türlü görülür. Mimar eserinin gözünün önünde nasıl büyüdüğünü ve planına uygun bir biçim aldığını gönül huzuru ile seyreder! Tabip, mimara oranla önceden görünmez olayların ve raslantıların insafına daha çok maruz bulunmakla birlikte, yine de kullandığı araçların cinsini ve etkisini iyi kötü bilir. Savaşta ise, büyük bir bütünün başında bulunan komutan kendisini sürekli olarak doğru ve yanlış bilgilerden, korku, ihmal veya acele yüzünden işlenmiş hatalardan, itaatsizliklerden, kötü niyetlerden, yalan yanlış yorumlanan görev duygularından, tembellik veya bitkinlikten, kimsenin düşünemediği tesadüflerden oluşan bir girdabın ortasında bulur. Kısaca, çoğu endişe verici ve sadece birkaçı cesaretlendirici olan yüz binlerce izlenimin etkisi altında kalır. Uzun bir savaş tecrübesi, bu olguların doğru bir şekilde değerlendirilmesini mümkün kılan sezgiyi edinmesine olanak sağlamıştır. Kayanın denizin dalgalarına dayanması gibi, bütün bunlara dayanması için cesaret ve karakter kuvveti yeterlidir. Bu izlenimlerin altında ezilen biri giriştiği işlerin hiç birini başarıya ulaştıramaz. Bunun içindir ki, bir işe giriştikten sonra onda sebat etmek, amacımızdan vazgeçmemizi zorunlu kılan çok kuvvetli nedenler bulunmadığı takdirde, son derece önemli bir denge unsurudur. Üstelik, büyük ve sonsuz çabalar, acılar, yoksunluklar pahasına elde edilmemiş hiç bir şanlı zafer yok gibidir; insanın fiziki ve manevi, varlığı tam çökmeye yüz tutarken, dünyanın ve gelecek kuşakların hayranlık duyacakları bir dayanıklılığın ifadesi olan büyük bir irade gücü bizi amacımıza ulaştırır. 

BÖLÜM VIII
SAYICA ÜSTÜNLÜK 

Sayıca üstünlük, stratejide olduğu kadar taktikte de zaferin en genel ilkesidir, bu itibarla onu ilk önce bu yönden inceleyeceğiz. Aşağıdaki açıklamalarla işe başlayalım:

Strateji muharebenin yerini ve zamanını ve bunun için gerekli kuvvetlerin miktarını tayin eder. Nerede? Ne zaman? ve Nasıl? diye özetleyebileceğimiz bu üçlü araştırma ve saptama muharebenin sonucu üzerinde kesin bir etkisi bulunduğunu gösterir stratejinin. Taktik bir kere muharebeyi verdikten ve, ister zafer ister yenilgi olsun, sonucu aldıktan sonra, strateji bunu savaşın ana gayesi doğrultusunda kullanmak için elinden geleni yapar. Kuşkusuz bu gaye çoğu kez henüz çok uzaktır; el altında bulunduğu haller çok seyrektir. Bir dizi başka amaçlar, bu nihai gayeye hizmet için birer araç vazifesi görürler. Aynı zamanda daha yüksek bir gayeye ulaşmanın araçları olan bu amaçlar uygulamada çeşitli biçimlere bürünebilirler. Nihai amacın kendisi, yani o savaşın asıl gayesi bile savaştan savaşa değişir. Bütün bunların ne olduğunu, ilerde bunlarla ilgili konuları ayrı ayrı incelerken öğreneceğiz. Bu mümkün olsa bile, buradaki amacımız bunların hepsini teker teker saymak suretiyle tüm konuyu kapsamak değildir. Bu itibarla muharebenin nasıl kullanılacağı konusunu şimdilik bir yana bırakıyoruz.

Stratejinin muharebenin sonucu üzerinde etki yapmasını sağlayan, diğer bir deyişle muharebenin sonucunu tayin eden (bir anlamda ona karar veren) hususlar bile bir bakışta kavranabilecek kadar basit değildir. Zamanı, yeri ve kuvvetleri saptayan strateji uygulamada çeşitli ve farklı kararlar alabilir, ve bunlardan her biri çarpışmanın sonucunu, yani başarı veya başarısızlığını, değişik biçimlerde etkiler. Onun için biz bütün bu hususları da yavaş yavaş, yani uygulamayı daha yakından ilgilendiren konulara sıra geldikçe, öğrenmeye çalışacağız.

Böylece muharebeyi, amacının ve mevcut koşulların onu uğratabileceği tüm değişikliklerden sıyıracak olursak, ayrıca belirli bir faktör olan birliklerin cesaretini bir kenara bırakacak olursak, o zaman çıplak muharebe veya çarpışma kavramı ile karşı karşıya kalırız: yani muhariplerin sayısından başka bir şey bilmediğimiz soyut bir muharebe kavramı.

Dolayısıyla zaferi tayin edecek olan bu sayıdır. Ancak bu noktaya varmak için yapmak zorunda kaldığımız soyutlamalar da göstermektedir ki, sayıca üstünlük zaferi sağlamanın yollarından, yani zafer faktörlerinden sadece bir tanesidir. Sayıca üstünlük sayesinde her şeyi, hatta en önemli şeyi, kazanmış olmak şöyle dursun, belki de bu üstünlük bize aslında pek az şey kazandırmıştır: çünkü, dediğimiz gibi, bu faktörün önemi diğer sartlara bağlıdır.

Fakat bu üstünlüğün dereceleri vardır: iki kat, üç kat, dört kat, vb. olabilir, ve herkesin göreceği gibi, bu katsayılar sonsuza dek arttırdığımız takdirde artık başka hiç bir şeyin önemi kalmaz, sayı üstünlüğü her şeyin üstesinden gelir.

Bu açıdan sayı üstünlüğünün muharebenin sonucunu tayin eden en önemli faktör olduğunu kabul etmemiz gerekir: yalnız şu şartla ki, bütün öteki faktörlerin hakkından gelecek kadar büyük olsun. Bundan da, muharebenin can alıcı noktasına mümkün olduğu kadar çok kuvvetler yığmamız gerektiği sonucunu çıkarabiliriz.

Bu birlikler yeterli olsun veya olmasın, hiç değilse bu bakımdan elimizden gelen her şeyi yapmış olduğumuzu söyleyebiliriz. Stratejinin ana ilkesi, birinci ilkesi işte budur. Bu genel ifade biçimi altında, İranlılara olduğu kadar Yunanlılara, Marata'lara (*) olduğu kadar İngilizlere, (sayfa 231) Almanlara olduğu kadar Fransızlara da uyar. Ancak konumuz hakkında daha açık bir fikir edinmek için Avrupa'daki askeri koşullara bir göz atmakla yetinmek daha uygun olacaktır. 

(*) Marata'lar veya Maharat'lar, XVII. yüzyılın ortalarından XIX. yüzyılın başına kadar Hindistan'da çeşitli hanedlanların hakimiyetinde bir çok devletler kurmuş olan, cengaverlikleri ile ünlü belli başlı Hint halklarından biridir. Bir ara çok güçlü olan Marata İmparatorluğu 1818'de İngilizler tarafından kesin yenilgiye uğratılmıştır (ç.n.).

Avrupa'da ordular teçhizat, teşkilat ve her türlü teknik bilgi yönünden birbirlerine çok benzerler. Farklar daha çok ordunun askeri nitelikleri ve başkomutanların yetenekleri ile ilgilidir. Modern Avrupa'nın askerlik tarihini gözden geçirecek olursak, bir Marathon örneğine raslamayız.

Büyük Frederik yaklaşık olarak 30.000 kişilik ordusu ile Leuthen'de 80.000 Avusturyalıyı bozguna uğratmıştır; Rossbach'da 25.000 kişi ile Müttefiklerin yaklaşık olarak 50.000 askerini yenmiştir. Bunlar, bir ordunun kendisinden iki kat, nerede ise üç kat üstün bir düşmana karşı kazandığı zaferlerin belki tek örnekleridir. XII. Charies'ın Narva'da verdiği muharebeyi bir başka örnek olarak gösteremeyiz. O devirde Rusları Avrupalı saymaya pek imkan yoktu; kaldı ki, bu muharebenin en önemli koşulları bile lâyıkıyla bilinmemektedir. Dresden'de, Bonapart'ın 220.000'e karşı 120.000 askeri vardı, yani düşman karşısında iki kat bir sayı üstünlüğüne bile sahip değildi. Kollin'de, Büyük Frederik 30.000 kişi ile 50.000 Avusturyalının üstesinden gelememişti. Napolyon, umutsuz Leipzig savaşında 150.000 kişilik ordusu ile düşmanın bunun iki katını bile bulmayan 280.000 askeri karşısında aynı başarısızlığa uğramıştı.

Bütün bunlar, bugünün Avrupa'sında en yetenekli komutanların bile iki misli kuvvetli bir düşman karşısında zafer kazanmakta çok güçlük çektiklerini göstermektedir. İki kat kuvvetli muharip kuvvetlerin en büyük komutanlara karşı bile terazinin kefesinde ağır bastığını göz önüne alırsak, normal durumlarda büyük ya da küçük çapta muharebelerde, iki katı geçmeyebilecek olan önemli bir sayı üstünlüğünün, öteki koşullar ne kadar elverişsiz olursa olsun, zaferi sağlamaya yeterli olduğunu kuşku duymadan savunabiliriz. Gerçi on kat bir üstünlüğün bile düşmanı yenmeye yetmeyeceği sarp bir dağ geçidini aklımızdan (sayfa 232) geçirebiliriz; ama böyle bir durumda artık bir muharebeden söz etmeye olanak yoktur.

Bu nedenle bizim kanımız odur iki, bugünkü şartlar altında, ve bunlara benzer diğer şartlar altında, kesin ve kader belirleyici bir noktaya varan sayıca üstünlüğün çok büyük bir önemi vardır, ve genellikle öteki faktörlerin hepsinden daha ağır basar. Kesin sonuç sağlayacak noktaya yığabileceğimiz güçlerin miktarı ordunun mutlak gücüne ve bunun ne derece ustalıkla kullanıldığına bağlıdır.

Buna göre birinci kural savaş meydanına mümkün olduğu kadar kuvvetli, bir ordu ile girmektir. Bu ilk bakışta beylik bir laf gibi görünebilirse de, aslında hiç de böyle değildir.

Uzun süre askeri kuvvetlerin sayı üstünlüğünün esaslı bir faktör sayılmadığını göstermek için, XVIII. yüzyılı en ayrıntılı askerlik tarihlerinde bile, orduların kuvvetinin ya hiç belirtilmediğine ya da fazla bir değer verilmeksizin konuya sadece üstünkörü değinmekle yetinildiğine işaret etmek yeter. "Yedi Yıl Savaşlarının Tarihi" adlı eserinde, Tempelhof, (*) yüzeysel bir biçimde de olsa, bu noktayı ele almış olan ilk yazardır.

Massenbach (**) bile, Prusyalıların 1793 ve 1794 yıllarında Vosges'larda (Karaorman) giriştikleri seferlerle ilgili sayısız eleştirilerinde bol bol ormanlardan, vadilerden, yollardan ve patikalardan söz ettiği halde, tarafların karşılıklı kuvvetleri hakkında tek kelime söylememiştir.

İddiamızın bir diğer kanıtı da, kimi askeri eleştiricilerin kafasında yer etmiş olan harika bir fikirdir. Buna göre, bir ordunun normal olarak en uygun miktar sayılan belirli bir büyüklüğü olmalıdır: bunun üstünde bir kuvvet yararlı olmaktan çok orduya yük olur! (***) 

(*) Georg Friedrich von Tempelhof, Prusyalı general (1737-1807). (P.N.)

(**) Christian Karl von Massenbach, Prusyalı albay (1758-1827). Fransız Devrimi ve Bonapart üzerinde çeşitli eserlerin yazarı. (P.N.)

(***) Burada özellikle Tempelhof ile Montalembert'i düşünüyoruz (Clausewitz'in notu.)

Nitekim, sayıları hiç de az olmayan öyle hallere raslamak mümkündür ki, bunlarda muharebe kuvvetlerinin tümü muharebede veya savaşta bilfiil kullanılmamış, çünkü, eşyanın tabiatına aykırı olarak, sayıca üstünlüğün fazla bir önemi bulunmadığına hükmedilmiştir.

Önemli bir sayı üstünlüğünün bize muharebede çok şey kazandıracağına bütün kalbimizle inandığımız takdirde, bu inancımız ister istemez savaş hazırlıklarımızı etkileyecektir; çünkü muharebe meydanına mümkün olduğu kadar çok kuvvet sokarak bu sayı üstünlüğünü ya kendimiz sağlamak ya da hiç değilse düşmanın sağlamasını önlemek isteyeceğimiz doğaldır. İşte savaşı yürütmek için gerekli mutlak kuvvet hakkında söyleyeceklerimiz bu kadardır.

Bu mutlak kuvvetin ölçüsünü hükümet saptar. Her ne kadar asıl savaş faaliyeti bu miktarın saptanması ile başlar ve bu saptama savaş stratejisinin temel unsurlarından birini oluşturursa da, bu kuvvete komuta edecek olan general bu mutlak kuvveti, verilmiş bir miktar olarak kabul etmek zorundadır, çünkü ya bu miktarın saptanmasında kendisine söz hakkı tanınmamış ya da koşullar bunların arttırılmasına elvermemiştir.

Mutlak bir üstünlük sağlamak olmadığı takdirde, can alıcı noktalarda nispi bir üstünlük sağlamaya çalışmaktan, bunun için de mevcut kuvvetleri en etkin ve isabetli bir şekilde kullanmaktan başka çare yoktur.

Bu bakımdan zamanın ve yerin iyi tayini en önemli meseledir, onun içindir ki, stratejide bu faktörün tek başına askeri kuvvetleri kullanma sanatının tümünü kapsadığı sonucuna varanlar olmuştur. Hatta bazı büyük komutanlara, strateji ve taktiğin bu ihtiyaçlarına cevap verecek özel bir beyin fonksiyonu yakıştıracak kadar ileri gidenlere bile raslanır.

Bununla birlikte, yer ile zaman arasında bu koordinasyonun sağlanması her ne kadar stratejinin temeli, tabir caizse günlük ekmeği, sayılabilirse de, görevlerinin ne en zor ne de en önemli olanıdır.

Askerlik tarihine tarafsız bir gözle bakılacak olursa, bu tür hesap hatalarının önemli kayıplara yol açtığı hallerin, hiç değilse strateji alanında, aslında çok az olduğu görülür. Fakat, zaman ile yer arasında isabetli bir koordinasyon sağlamak fikri ile, faal ve kararlı bir komutanın, hızlı yürüyüşler sayesinde, aynı ordu ile birkaç düşmanını birden yenilgiye uğrattığı (Büyük Frederik ve Napolyon gibi) hallerin tümünü izah etmeye kalkışacak olursak, geleneksel tabirlerle boşuna zihnimizi karıştırmış oluruz. Oysa, kavram karışıklığını önlemek ve onları yerli yerinde kullanmak istiyorsak, her şeye kendi adını koymamız gerekir.

Düşmanlarını doğru olarak değerlendirmiş olmak (Daun ve Schwarzenberg'i), kısa bir süre için onların karşısına ancak sınırlı bir muharebe kuvveti ile çıkma riskini göze almış olmak, cebri yürüyüşler yapmak enerjisini göstermiş olmak, ani ve süratli bir saldırıya cüret etmiş olmak, tehlike anlarında büyük ruhların harcı olan yoğun ve şiddetli bir faaliyete geçmiş olmak — işte bu zaferlerin asıl nedenleri! Bütün bunların, zaman ve mekan gibi iki basit şeyi doğru olarak koordine etme yeteneği ile ne ilgisi olabilir?

Fakat büyük komutanların savunma savaşlarında sık sık bel bağladıkları o kuvvet sektirmeleri bile (Rossbach ve Montmirail zaferlerinin Leuthen ve Montereau zaferlerine yol açması gibi), açık ve doğru konuşmak gerekirse, tarihte pek seyrek raslanılan olaylardır.

Nispi üstünlük, yani üstün kuvvetlerin ustalıklı bir şekilde kader tayin edici noktalara yığılması, çok kez bu noktaların doğru olarak saptanmasının, kuvvetlere daha başlangıçta doğru bir yön tayin edilmiş olmasının, teferruatı esasa feda etmesini bilmenin, yani kuvvetleri mümkün olduğu ölçüde bir noktada yoğunlaştırmanın sonucudur. Büyük Frederik ile Napolyon'un üstünlükleri işte buradadır.

Öyle sanıyoruz ki, bu sözlerimizle sayıca üstünlüğün önemini yeteri kadar göstertmiş bulunuyoruz. Sayıca  üstünlük her zaman temel fikir olarak kabul edilmeli, bunu sağlamak her zaman başlıca amacımız olmalıdır.

Ancak, sayıca üstünlüğü zaferin kaçınılmaz bir şartı saymak söylediklerimizden tamamen yanlış bir anlam çıkarmak olur. Tahlillerimizden çıkarılması gereken tek sonuç, çarpışmada kuvvetlerin sayısının büyük bir önem taşıdığıdır. Kurala uygun hareket etmiş olmak için, bu kuvveti mümkün olduğu kadar arttırmak yeterlidir; kuvvet yetersizliği yüzünden muharebenin kabul edilip edilmeyeceğine ancak genel bir durum muhakemesi sonucunda karar verilebilir. 

BÖLÜM IX
BASKIN 

Bundan önceki bölümün konusu —nispi bir üstünlük sağlamak için girişilen genel çaba— aynı genel niteliği taşıyan bir başka çaba ile hemen çağrışım yaratmaktadır: düşmanı baskına uğratmak. Bu çaba hemen hemen bütün girişimlerin temelidir, çünkü bu olmadan, kader tayin edici noktada üstünlük sağlamak tasavvur edilemez.

Dolayısıyla baskın üstünlük sağlamanın bir yolu olmaktadır; ancak, manevi etkisini düşünecek olursak, onu ayrıcı kendi başına bağımsız bir ilke saymak gerekir. Baskın başarıya ulaştığı zaman, düşman cephesinde şaşkınlık ve karışıklık yaratır, düşmanın cesaretini kırar. Bunun başarıyı ne derece arttırdığının ise büyüklü küçüklü birçok örnekleri vardır. Burada söz konusu olan ani bir saldırı değil, genel olarak alınan tedbirlerle düşmanı gafil avlamak, bunun için de kuvvetlerimizi ona göre dağıtmaktır. Bu savunmada da pekala mümkündür ve hatta taktik savunmasının en önemli unsurudur.

Bize göre baskın istisnasız bütün girişimlerin temelidir; ancak girişimin niteliğine ve diğer koşullara göre dereceleri çok değişik olabilir.

Bu fark aslında ordunun, komutanın, hatta hükümetin özelliklerinden ileri gelir.

Gizlilik ve çabukluk bu sonucun sağlanmasındaki başlıca faktörlerdir. İkisi de hükümette ve komutanda büyük bir enerjiyi ve orduda köklü bir askeri görev duygusunu gerektirir. Gevşeklik ve belirsiz ilkelerle baskınla bir sonuç almaya kalkışmak boşunadır. Fakat bu yola başvurmak bir komutan için ne kadar yaygın ve kaçınılmaz bir çaba olursa olsun, her zaman iyi kötü bir sonuç yaratacağı muhakkak olan baskının tam bir başarıya ulaşması çok seyrek raslanılan bir haldir ve bu bizzat eşyanın tabiatından ileri gelir. Bu itibarla, savaşta istenilen gayeye ulaşmak için bunun en uygun araç olduğunu sanmak yanlış olur. Baskın fikri çok çekicidir, çok şey vaad eder gibi görünür; fakat uygulamaya gelince, makinanın tümündeki sürtünme çoğu zaman etkisini sıfıra indirir.

Baskın daha ziyade taktik alanına girer, çünkü zaman ve mesafeler çok daha kısadır. Stratejide ise, alınacak tedbirler taktik alanına girdiği ölçüde, baskının gerçekleştirilmesi daha kolay, bu tedbirler politika alanına kaydıkça daha zor olacaktır.

Savaş hazırlıkları genellikle birkaç ay sürer; orduların belli başlı mevzilere yerleştirilmesi aşağı yukarı her zaman depo ve cephanelikler tesisini ve yönleri önceden kestirilebilecek uzun yürüyüşleri gerektirir.

Bu yüzden bir Devletin başka bir Devlete aniden savaş açarak ya da kuvvetlerine genel bir istikamet vererek baskınlar yapmasına çok seyrek raslanılır. Kuşatmanın savaşın ekseni sayıldığı XVII. ve XVIII. yüzyıllarda, bir müstahkem mevkiin beklenmedik bir zamanda ansızın kuşatılması sık sık gözetilen bir amaçtı ve savaş sanatının çok özel ve önemli bir konusunu teşkil ederdi. Fakat o zamanlarda bile bu kuşatma nadiren başarı ile sonuçlanırdı.

Derhal veya bir iki gün içinde yapılabilecek işlerde, baskın çok daha olumlu sonuçlar verebilir; örneğin, bir yürüyüşü düşmandan gizlemek ve bu sayede bir mevzii, belirli bir noktayı, bir yolu, vb. ele geçirmek o kadar zor işler değildir. Bununla birlikte, bu gibi hallerde baskın kolaylık bakımından kazandığını etkinlik bakımından kaybeder; daha güç gerçekleştirilen baskınlar ise genellikle daha etkili olur. Küçük çaptaki bu baskınların, bir muharebenin kazanılması veya önemli bir cephaneliğin ele geçirilmesi gibi, büyük işlerin bir hareket noktası olabileceğini sanmak kuşkusuz olmayacak bir şeye inanmak değilse de, tarihin doğruladığı bir şey de değildir. Çünkü, bu gibi baskınlardan büyük sonuçlar alındığı hallere pek ender raslanır. Bundan da baskının özü itibariyle güç bir şey olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Tabii bu noktada tarihten ders almak isteyen kimse, tarihi eleştirinin safsatalarına, karakuşi hükümlerine ve laf kalabalığına kulak asmamalı, olayları dikkatle izlemelidir. Örneğin, 1761 yılındaki Silezya seferinde, bu bakımdan tarihe geçmiş bir gün vardır. 22 Temmuz günü, Büyük Frederik, Neisse yakınındaki Mossen'e Avusturyalı Mareşal Laudon'dan önce varmış, ve güya bu sayede Avusturya ve Rusya ordularının Yukarı Silezya'da birleşmeleri engellenmiş ve bu da Krala dört haftalık bir zaman kazandırmıştır. Ne var ki, bu olayın cereyan tarzını başlıca tarihçilerin eserlerinden dikkatle okuduğumuz ve önyargısız incelediğimiz takdirde, 22 Temmuz günü yapılan bu yürüyüşün hiç de o kadar büyük bir önem taşımadığını görürüz. Tam tersine, bu konuda söylenmesi adet haline gelmiş şeylerde pek çok çelişkiler bulunduğunu hemen anlarız. Buna karşılık, bu ünlü manevralar döneminde Laudon tarafından girişilen harekâtın tutarsız olduğu görülür. Gerçeğe susamış, doğru bir fikir edinmek isteyen bir kimse nasıl olur da böyle bir tarihi delili kabul edebilir? 
Bir sefer sırasında uygulanan baskın prensibinden büyük sonuçlar bekliyorsak, bunun nedeni, baskını (sayfa 238) düşününce zihnimizde hemen yoğun faaliyetler, süratli kararlar, cebri yürüyüşler ile bir çağrışım yapmamızdır. Ancak bu faktörlerin, en yüksek derecelerde bile, her zaman beklenilen neticeyi vermediklerini, iki büyük komutanın, bu konulardaki ustalıkları ile haklı bir şöhret yapmış olan Büyük Frederik ile Bonapart'ın örnekleri bize göstermektedir. 1760 Temmuzunda, Büyük Frederik Bautzen'den birdenbire Lascy'nin üzerine yürüyüp buradan Dresden'e döndüğünde, bütün bu manevraların hiç bir işe yaramadığını ve arada Glatz kalesinin düşmesi üzerine, tam tersine, durumunun sarsıldığını görmüştür.

1813'de Bonapart iki kez Dresden'den birdenbire Blücher'in üzerine yürümüş (Yukarı Lausitz'den Bohemya'yı istilaya kalkışmasından hiç söz etmiyoruz), ikisinde de umduğu sonucu elde edememişti. Bunlar, havada kılıç sallamak kabilinden, hiç bir işe yaramayan, aksine kendisine zaman ve kuvvet kaybına mal olan hareketlerdi ve kendisini Dresden'de güç duruma sokabilirlerdi.

Bu alanda, başarılı bir baskın, komutanın faaliyetine, enerjisine ve kararlılığına da bağlı değildir. Başka koşulların da yardımcı olması gerekir. Baskının başarılı olabileceğini inkar ediyor değiliz; ancak bunun için şartların elverişli olması gerektiği üzerinde duruyor, bunun sık sık gerçekleşmediğini ve komutanın da nadiren bu şartları yaratacak durumda olduğunu iddia ediyoruz. 
Yukarda sözü geçen komutanların her ikisi bunun göze çarpan örneklerini vermişlerdir. önce Bonapart'ı ele alalım: 1814'te, Blücher'in ordusuna karşı giriştiği ünlü harekâtında, Prusyalı Mareşalin ordusu ikiye ayrılmış, bir kısmı Marne nehri boyunca aşağı doğru ilerliyordu. Düşmanı baskına uğratmak için yapılan iki günlük bir yürüyüş bundan daha iyi sonuçlar veremezdi. Üç günlük bir yürüyüş mesafesine yayılmış bulunan Blücher'in ordusu parça parça yenilmiş, kaybedilmiş bir meydan muharebesine eşit sayılabilecek büyük kayıplara uğramıştı. Bu tamamen bir baskının sonucuydu, çünkü Blücher bu kadar yakın bir saldırı ihtimalini düşünebilmiş olsaydı, yürüyüşünü (sayfa 239) çok farklı biçimde düzenlerdi. Bu başarıyı Blücher'in hatasına mal etmek gerekir. Kuşkusuz Bonapart bu durumu bilmiyordu ve sadece mutlu bir raslantıdan yararlanmıştı.
Aynı şey 1760 Liegnitz muharebesinde de olmuştur. Büyük Frederik bu güzel muharebeyi her şeye rağmen kazanmışsa, bunu işgal ettiği bir mevzii geceleyin değiştirmiş olmasına borçludur. Laudon tam bir baskına uğramış ve bu ona 70 top ile 10.000 kişiye mal olmuştu. Her ne kadar Büyük Frederik bu dönemde, her türlü muharebeyi imkansız kılmak veya hiç değilse düşmanın planlarını bozmak için durmadan yön değiştirerek ileri geri yürümek ilkesini benimsemiş idiyse de, 14 Temmuzu 15 Temmuza bağlayan gecede mevzilerini aslında bu niyetle değil, kendisinin de sonradan bizzat söylediği gibi, 14 Temmuz günü işgal ettiği mevzii beğenmediği için değiştirmişti. Burada da tesadüf büyük bir rol oynamıştır. Saldırı, gece mevzi değiştirme ve çetin arazi şartları bir şans eseri olarak bir araya gelmemiş olsaydı, sonuç aynı olmazdı.

Stratejinin daha üst ve en yüksek düzeylerinde de bazı başarılı baskın örneklerine raslanır. Burada sadece İmparatorluk Büyük Seçicisinin(*) (Grand- Electeur) 1757'de İsveçlilere karşı Franken'den Pomeranya'ya ve Brandenburg'dan Pregel'e kadar yaptığı parlak yürüyüşleri ve Bonapart'ın o ünlü Alpleri geçişini hatırlatmakta yetinelim. İkinci örnekte, düşman ordusu bir teslim anlaşması imzalayarak savaş alanını terk etmiş, 1757'de ise bir başka ordu sadece muharebe meydanını değil kendisini de teslim etmesine ramak kalmıştı. Nihayet, Silezya'nın Büyük Frederik tarafından istilasını hiç beklenmedik bir savaşa (sayfa 240) örnek olarak gösterebiliriz. Bütün bu hallerde, düşmanı yıldırımla vurulmuşa döndüren parlak zaferler kazanılmıştır; ancak tarihin sunduğu bu tür örneklerin sayısı azdır. Tabii bunları, bir Devletin gayret ve enerji yetersizliği yüzünden hazırlıklarını zamanında tamamlayamadığı hallerle (1756'da Saksonya, 1812'de Rusya) karıştırmazsak... 

(*) Seçiciler (électeurs, electors): Roma Germen İmparatorunu seçmekle görevli Alman prenslerine verilen ad. İçlerinde en güçlü olan Brandenburg Seçicisine Büyük Seçici denirdi. Brandenburg Seçicisi III. Frederik, sonradan I. Frederik adı altında Prusya Kralı unvanını aldı. Büyük Frederik onun oğludur. (ç.n.)

Sorunun özüne değinen bir gözlemimiz daha olacak. Baskın ancak iradesini hasmına zorla kabul ettiren taraftan gelebilir; iradesini kabul ettirebilecek durumda olan ise, doğru hareket eden taraftır. Düşmanı yanlış bir hareketle baskına uğratırsak, belki, iyi sonuçlar elde etmek söyle dursun, ağır kayıplara bile maruz kalabiliriz. Hiç değilse, düşman baskından fazla zarar görmeyecek ve hatamız yüzünden tehlikeyi savuşturmak olanağını bulmuş olacaktır. Saldırı savunmaya oranla daha çok sayıda olumlu (müspet) hareketleri içerdiği için, baskın kuşkusuz daha çok saldıran tarafın işine gelir, fakat ilerde göreceğimiz gibi bu kesin bir kural değildir. Bu itibarla, saldırı ile savunmanın karşılıklı baskınlarına da raslanabilir ve o zaman son söz bu işi en iyi başaran tarafın olur.

Normal olarak olayların bu şekilde cereyan etmesi gerekirdi; ancak gerçek hayat her zaman bu çizgiyi izlemez, bunun nedeni ise çok basittir. Baskının manevi etkileri çok kez en kötü bir durumu bile iyiye dönüştürebilir ve karşı tarafa uygun tedbirler almak zamanını bırakmaz. Burada sadece başkomutanı düşünmüyoruz; ordunun her ferdini ayrı ayrı düşünüyoruz, çünkü baskının kendine özgü etkilerinden biri de, ordu içindeki birlik ve beraberlik bağlarını geniş ölçüde gevşetmesi ve böylece daha alt kademelerdeki bütün öteki komutanların kişiliklerini ortaya çıkarmasıdır.

Burada en önemli olan şey, karşı karşıya bulunan taraflar arasındaki genel ilişkidir. Eğer bir tarafın genel manevi üstünlüğü diğerine gözdağı verebiliyor ve ağır basabiliyorsa, baskından daha başarılı bir şekilde yararlanabilir ve normal olarak kendi aleyhinde olması gereken şartlar altında bile iyi sonuçlar elde edebilir. (sayfa 241) 

BÖLÜM X
SAVAŞ KURNAZLIĞI 

Savaş kurnazlığı gizli bir niyeti içerir ve dolayısıyla doğru, açık, dolambaçsız bir tutumun tam karşıtıdır: nüktenin kanıtlı yalın anlatımın karşıtı olduğu gibi. Bu itibarla savaşta kurnazlığın ikna araçları, çıkarcılık ve zorbalık ile hiç bir ortak yanı olmayıp daha ziyade gizli niyet yönünden hile ve sahteciliğe benzer. Hatta iş olup bittikten sonra savaş kurnazlığı hilenin ta kendisidir, yalnız genel anlamdaki hileden şu farkla ki, doğrudan doğuya sözünde durmamak söz konusu değildir. Kurnazlığa başvuran kimse, aldatmak istediği kimsenin kendiliğinden muhakeme hataları yapmasını ve bunların tek bir sonuçta birleşerek birdenbire gözünün önünde eşyanın tabiatını değiştirmesini sağlar. İsterseniz şöyle de diyebiliriz: nasıl ki nükte fikir ve kavramlara el çabukluğu ile kılık değiştirtmek ise, savaş kurnazlığı veya hilesi de eylemlerle yapılan bir hokkabazlıktır.

İlk bakışta, stratejinin adını, haklı olarak, savaş hilesi demek olan 'stratagem'den (*) aldığı sanılabilir; nitekim, savaşın Yunanlılar zamanından beri uğradığı bütün gerçek ve görünürdeki değişikliklere rağmen, bu terim savaşın gerçek niteliğine uyan kelime olarak ayakta kalmıştır.

(*) Asılları Yunanca olan strateji ve stratagem sözcükleri aynı kökten gelir: stratos (ordu) ve agein (yönetmek). (ç.n.)

Eğer asıl darbenin indirilmesine, yani dar anlamda muharebeye ilişkin konuları taktiğe bırakır, ve stratejiyi bu araçları ustalıkla kullanma sanatı olarak alırsak, o zaman, yakıcı bir hırs ve çelik bir irade gibi baskısı hiç gevşemeyen karakter kuvvetlerinin dışında, doğal niteliklerden hiç birinin stratejik faaliyetleri yönetmeye ve esinlemeye kurnazlık kadar elverişli olmadığını görürüz. Bundan önceki bölümde sözünü ettiğimiz ve çok yaygın  olan düşmanı basmak eğilimi bu sonucu doğrular; çünkü her baskın teşebbüsünün temelinde, az da olsa, kurnazlık ve hile yatar.

Fakat savaş liderlerinin sinsilik, kurnazlık ve ustalıkta birbirleriyle kıyasıya yarıştıklarını görmek arzusu insanda ne kadar kuvvetli olursa olsun, tarihte bu niteliklere seyrek raslandığını ve olayların içinden nadiren su yüzüne çıktıklarını itiraf etmek gerekir.

Bunun nedenini keşfetmek zor değildir. Bundan önceki bölümdeki açıklamalarımız bu konu için de geçerlidir.

Stratejinin tek hedefi muharebelerin tertibi ve bunlarla ilgili tedbirleri almaktır. Normal hayat ilişkilerinin aksine, sadece sözlerden oluşan faaliyetlerle, yani konuşmalar, demeçler, bildirilerle ilgilenmez. Bununla birlikte, kurnaz kimsenin savaşta dünyayı aldatmak için kendisine pahalıya mal olmadan başvurduğu araçlar bunlardır.

Savaşta buna benzeyen şeyler —sahte emir ve planlar, düşmanın kulağına gitmesi için uydurulan yalan haberler, vb.— strateji alanında genellikle o kadar etkisizdir ki, ancak kendiliğinden ortaya çıkan bazı seyrek uygulanabilirler. Bunlara, komutanın bilerek ve isteyerek başvurduğu bağımsız faaliyetler gözü ile bakılamaz.

Ancak muharebenin hazırlıklarını, bu yolda alınan tedbirleri düşmanı etkileyecek düzeye vardırmak önemli ölçüde bir zaman ve enerji tüketimini gerektirir; düşmanı ne kadar çok etkilemek istersek, bu tüketimin o kadar artacağı açıktır. Fakat insan genellikle bu fedakarlıkları yapmaya fazla istekli olmadığından, bu sözüm ona gösterilerden pek azı stratejide istenilen sonucu meydana getirir. Hatta büyük çapta kuvvetlerin uzunca bir süre gösteriş uğruna kullanılması tehlikeli bile olabilir. Çünkü her zaman için bütün bunların boşuna yapılmış olması  riski vardır; üstelik ilerde bu kuvvetlere sahiden ihtiyaç duyduğumuz zaman onları istenilen noktada hazır bulunduramamak tehlikesini de unutmamak gerekir.

Komutan bu basit gerçeği her zaman görür ve onun için bu gibi oyunlara çok iltifat etmez. Acımasız zorunluluklar ve durumun ciddiyeti doğrudan doğruya harekete geçmeyi öylesine ivedi hale getirir ki, bu oyunlara yer bırakmaz. Kısaca, satranç tahtasının taşları, savaş hilesi ve kurnazlığının unsuru olan çeviklikten yoksundurlar.

Bütün bunlardan çıkardığımız sonuç şudur ki, bir komutanın her şeyden önce gereksindiği nitelik, isabetli ve olaylara nüfuz edici bir görüştür, ve bu nitelik kurnazlıktan çok daha önemli ve çok daha yararlıdır. Tabii, bu daha önemli nitelik ve yeteneklere bir zarar vermemek şartıyla, bir komutanın bunların yanısıra ayrıca kurnaz olmasında bir sakınca yoktur. Ancak böyle bir duruma çok seyrek raslanır. 
Fakat stratejinin yönetimindeki kuvvetler zayıfladıkça, strateji hile ve kurnazlığa başvurmaya daha yatın hale gelir. Öyle ki, çok zayıf, çok küçük kalan taraf için, akıl ve tedbirden artık hiç bir medet ummayan, savaş sanatından hiç bir şey beklemeyen taraf için, hile ve kurnazlık başvurulacak son çare olarak kalır. Durumu ne kadar umutsuz ise, bu son çareye başvurmak onun için o kadar zorunlu hale gelir, ve o zaman kurnazlık adeta atılganlıkla, cüretle özdeşleşir.

Her türlü hesaptan, her türlü gelecek endişesinden kurtulmuş bir kurnazlık ve atılganlık birbirini destekleyerek küçücük bir ümit ışığını bir noktada toplarlar ve bunun hâlâ bir alev halini alabileceğine güvenirler.