Header Ads

Header ADS

4. Almanya’da Faşizmin Zaferi ve Komünist Enternasyonal’in VII. Kongresi (1934-1936).

VI. Kongre ile VII. Kongre arasındaki dönemde, uluslararası durum, Komünist Enternasyonal’in tahlillerini doğrulayarak ve çok büyük önem taşıyan yeni belirtileri su yüzüne çıkararak hızlı bir biçimde değişir. Bunalım ve kapitalizmin “görece istikrar” döneminin 1929′dan itibaren sona ermesi, apaçık ve inkâr edilemez bir gerçekliktir.

Bu arada, SSCB, sosyalizmi dünyanın giderek daha büyük kitleleri için daha inandırıcı bir seçenek haline getiren, Birinci Beş Yıllık Plan’ın itilimiyle gerçekleşen eşi benzeri görülmedik bir kalkınmayı yaşamaktadır. Birinci Beş Yıllık Planın başarısından sonra, SSCB’ye karşı gerçek bir ekonomik savaş ilan edilmiştir (sabotajlar, ithalatın engellenmesi, ambargo ve kredi taleplerinin reddedilmesi, aleyhte kampanya yürütülmesi…).

Bununla birlikte, pazar bulamamaktan kaynaklanan kriz öyle boyutlara varmıştır ki, her biri kriz yaşamayan tek pazar olan Sovyet pazarına erişimlerini devam ettirmek isteyen emperyalist ülkeler arasındaki rekabeti on katına çıkarmıştır. Nitekim mekanik konstrüksiyon gibi belirli sektörler, 1929 krizinin bu çökmüş ve yerinden oynamış ekonomiler denizindeki tek dinamik pazar olan Sovyet pazarı sayesinde dayanabilmiştir. Savaşın hemen o yıllarda patlak vermemesinin iki temel nedeni de burada yatmaktadır: Sovyet pazarına erişim ve dünya proletaryasının savaşa karşı harekete geçmesi. Buna ekonomik ve askeri gücü ve sağlamlığı ile destekleyici bir unsur olarak SSCB’nin kendisi de dâhildir.

Böylelikle krizin çözümü, emperyalist ülkelerin her birinin kendi içinde, emperyalistler arası çatışmaların şiddetlenmesinde, özellikle de sömürgeleri olmadığı için pazar bulma sıkıntısını daha fazla hisseden önceki savaşın mağluplarında aranmıştır.


Savaşa ilk katılan, 1931′de Çin’e saldırarak bu ülkedeki batılı çıkarlara el koyan Japonya olur. Çin halkını aktif olarak destekleyen sadece SSCB ve Komünist Enternasyonal’dir. Emperyalist güçler bu konuda, daha sonraları “müdahale etmeme” sözcükleri ile tanınacak olan yeni bir politika izlerler. Bu politikanın temeli, önceki savaşta yenilmiş emperyalist güçleri “serbest” kolonilerde Pazar aramaya ve SSCB’ye karşı bu amaçla savaş açmaya yöneltmektir ve asalet ünvanlarını Nazi Almanya’sının ortaya çıkışı ile beraber kazanacaktır.
1929 krizinin başka bir özelliği, aşırı üretimden kaynaklanan bildik krizlerden farklı olarak bir yeniden canlanma ile sonuçlanmaması, 1937′de yeni bir ekonomik krizle sonuçlanacak olan uzun bir bunalım dönemini başlatmasıdır.

Bu kriz, tüm burjuvaları işçi sınıfı ve ezilen halklar üzerindeki baskıyı arttırmaya ve içlerinden önemli bir kısmını krizin çözümünü faşist diktatörlükte aramaya iten derin ve uzun süreli bir krizdir.

Böyle bir perspektif, özellikle de 1914-18 savaşından yenik çıkmış ülkelerde hayata geçirilecektir. Ve 1932-33′ten itibaren Almanya’da Naziler iktidara yerleşecektir.

Somut Durum ve Tahlili.
Faşizmin zaferi, Alman işçi sınıfının ciddi bir yenilgisiydi. Bunun sonuçları, işçi sınıfına ve onun partisine karşı açık bir diktatörlük, gerici akımların burjuva demokrasilerinde eşi görülmemiş bir gelişimi, faşist örgütlenmelerin büyümesi, emperyalistler arası ve/veya SSCB’ye karşı savaş tehditlerinin büyümesidir.

VII. Kongre’yi meşgul eden iki merkezi sorun vardır: Faşizme karşı mücadele ve savaşa karşı mücadele.

a) Savaşa Karşı Mücadele:

VII. Kongre, şu olguyu başlığa yerleştirir:

“Dünya çapındaki ekonomik kriz dönemi ve özel bir biçimin bunalımı, eşitsiz gelişmenin kendine özgü bir örneğini ortaya koymaktadır. Kapitalizmin her alandaki bu eşitsiz gelişmesinin sonuçlarını bize göstermektedir.” (Ercoli’nin konuşması)

Lenin tarafından ortaya konan gelişmenin bu yasası, 1914-18 savaşının galiplerinin kendi aralarında ama aynı zamanda bunlarla mağlup ülkeler arasında patlak verecek ve Versailles anlaşmasıyla dayatılan dengenin kırılmasıyla sonuçlanacak emperyalistler arasındaki çelişkiler temelinde bir savaş olasılığını güçlendirmektedir. Ercoli, şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Önemle belirtilmelidir ki, mağluplara savaş sonrası anlaşmaları dayatan güçlerin kendi aralarında bile karşıtlıklar keskinleşmektedir. Bazıları diğerleriyle rekabet halindeydi ve bu rekabetin savaş sonrası anlaşmalarla kurulan sistemi havaya uçurması kaçınılmazdı.” (aynı yerde)

Rakiplerin zararına olarak mümkün olan en fazla sayıda pazar ele geçirmek temelinde varolan emperyalistler arasındaki karşıtlık, bu ülkelerden her birini, diğerlerinin etki alanlarına sızması için ihtiyaç duyduğu “damping”i (fiyatları düşürmeyi) sağlamak için kendi proletaryasını daha fazla sömürmeye yönlendirir. Bu durum da burjuvazi-proletarya karşıtlığını ağırlaştırır. Faşizm, burjuvazinin bu karşıtlığın ağırlaşmasına belirli ülkelerde verdiği cevaptır.

VII. Kongre, VI. Kongre’den sonra gün ışığına çıkan üç yeni durum tespit eder:

“SSCB’nin güçlü bir biçimde gelişmesi, Japon militarizminin uzak Doğudaki saldırısı, Faşizmin Avrupa’daki ve özellikle de Almanya’daki ani yükselişi.” (aynı yerde)

Bu üç unsur, birbirlerine zıt olarak ve karşılıklı etkileşim içinde hareket etmektedir. Gelecekteki savaşın yönelimi ve olayların evrimi, bu unsurlar arasındaki dengeye bağlıdır.

SSCB’nin, tüm dünyanın krizde olduğu bir sırada gerçekleştirdiği coşkun gelişme, uluslararası otoritesini ve barış politikasını güçlendirmiştir:

“Sovyetler Birliği ile kapitalist ülkeler arasındaki ilişkiler yeni bir aşamaya girmiştir. Bu aşamanın ayırt edici özellikleri, proletarya diktatörlüğü ülkesinin artan otoritesi ve barış politikasıdır.” (aynı yerde)

Bu durum, Japon faşist militarizminin ve Alman nazizminin sözünü verdikleri anti-Bolşevik haçlı seferi hedefi için dayanak bulmada yararlandıkları bir Sovyet karşıtlığına yol açar. Bu ortaya çıktığı andan itibaren, faşizm, VII. Kongrenin gözünde baş düşman olur:

“Mücadelemizin ateşini barışın baş düşmanı olan Alman faşizmi üzerinde yoğunlaştırarak, emekçilerin ve işçi sınıfının tüm kazanım ve özgürlüklerinin yenilmez savunucusu görevimizi yerine getiriyor ve ulusal özgürlükleri savunuyoruz. Bu bizi, “bizim kendi ülkelerimizin” emperyalizmine ve Alman faşizmi ile bağları olan kapitalist ülkelerin savaş yanlısı aşırı uçtaki partilerine karşı uzlaşma kabul etmez bir mücadele yürütmekten alıkoymaz.” (aynı yerde)

Bu yaklaşım 1935 tarihlidir. Bu tarihte, Alman faşizmiyle nesnel olarak zıtlık halindeki çok sayıda ülkenin burjuvazisi, onun kararsız saldırganlığını SSCB’ye yönlendirmeye çalışmaktadır:

“Gerici İngiliz burjuvazisi, kendi çıkarlarını tehdit eden Japon emperyalizminin ve Alman emperyalizminin yükselişini, Sovyet karşıtı bir yola sevkedebilmeyi ümit etmektedir. (…) İngiliz burjuvazisi verdiği ödünlerle ve Avrupa ile Uzak Doğu’daki savaş kışkırtıcılarına verdiği destekle, Britanya İmparatorluğu’nun da kaçınılmaz olarak içine sürükleneceği yeni bir dünya savaşının patlak verme anını yaklaştırmaktadır.” (aynı yerde)

Bu gerçek, 1939′daki Molotov-Ribbentrop saldırmazlık anlaşmasına karşı yürütülen burjuvazinin kin dolu kampanyasını kolaylıkla benimseyenleri düşündürmeliydi.

Tarihin, 1935′teki VII. Kongrenin bu tahlilini teyit ettiğini şimdilik bir kenara yazalım. Zira Fransa’da kitlelerin daha 1934′ten beri varolan, nihai bir eylemle Fransız faşistlerinin iktidara gelme tehlikesini savuşturan baskısı sonucu, Fransız emperyalizmi, SSCB ile anlaşmak zorunda kalmıştı. Halk Cephesi’nin 1937-38′deki yenilgisi, Fransız burjuvazisinin, İngiliz türdeşleriyle bunların Sovyet karşıtı ikiyüzlülüğü temelinde anlaşmasına, böylece görece dengeyi kırarak insanlığı savaşa sürüklemesine olanak tanıdı.

Ancak 1935′ten itibaren, VII. Kongre, başında SSCB’nin bulunduğu barış bloğunu güçlendirmek için, emperyalistler arasında varolan tüm karşıtlıklardan yararlanılmasını amaç edinir:

“Farklı emperyalist güçlerin duruşları arasında varolan tüm farklılıkları kullanmanın yollarını arıyoruz. Saldırıyı kendi ülkemizdeki düşmana, kendi emperyalizmimize yöneltmenin gerekliliğini bir an bile unutmadan, bu farklılıkları barışın savunulması için kullanmayı bilmek zorundayız.” (aynı yerde)

Demek ki VII. Kongre 1935′ten itibaren, kapitalist ülkeleri, savaş ve barış konusundaki nesnel hareket tarzlarına göre ikiye ayırır:

“Avrupa’da, en savaşçı ve en gerici güçlerin hükümette olduğu ve bu güçlerce yönetilen, genel bir savaşın ve özellikle de SSCB’ye karşı bir savaşın bir an evvel başlatılmasıyla yakından ilgilenen bir kapitalist ülkeler grubunun resminin giderek daha açık bir biçimde ortaya çıktığını görüyoruz. Diğer tarafta ise başka bir kapitalist ülkeler grubu oluşmuştur. Bunlar çoğunlukla, parlamenter rejimi muhafaza eden ve barışın korunmasıyla az ya da çok ilgilenen ülkelerdir.” (aynı yerde)

Böylelikle VII. Kongre, 1935′te, her ne kadar hazırlanan savaşı emperyalistler arası bir savaş olarak tanımlasa da, gelişmekte olan ve 1939′da olgunlaşarak İkinci Dünya Savaşını bir antifaşist savaş, bir özgürlük savaşı yapan özel unsurlara dikkat çekmekten geri kalmamıştır.

b) Faşizmin Tahlili.


Böyle bir bağlamda, baş düşman olarak görülen faşizmin tahlili, özel bir önem arz etmektedir. Dimitrov, Leipzig duruşmasındaki kahramanca mücadelesinden sonra, IV. Kongre’nin tezlerinden ve VI. Kongre’nin bunları derinleştirmesinden hareketle, bu tahlilleri, Hitler’in iktidara gelmesiyle ortaya çıkan yeni unsurları da katarak geliştirmiştir.

Nazizmin Almanya’daki zaferi, bu ülkenin yeri ve ekonomik ağırlığı göz önüne alındığında, dünyanın en gerici güçlerinin Alman büyük sermayesi etrafında birleşmesini sağlamıştır. Büyük sermayenin bu bölümü, SSCB’nin güçlenmesinden, krizin ağırlaşmasından, sınıf mücadelesinin ve ezilen halkların mücadelesinin şiddetlenmesinden ürken tüm ülkelerde, sınıf hâkimiyetini korumanın yolunu faşist diktatörlükte ve tüm sınıf örgütlenmelerinin ve haklarının yok edilmesinde aramaktadır.

VI. Kongre, 1928′de, faşizm ve sosyal demokrasinin, sayelerinde burjuvazinin kendi iktidarını sürdürmeyi umduğu karşılıklı olarak birbirlerini güçlendiren iki yol olduğunun altını çizmişti. Almanya’da sosyal demokratların Hitler’i komünistlerle ittifak kurmaya yeğlemeleri, bunun anlamlı bir kanıtıydı.

Kendi sırası geldiğinde VII. Kongre, Nazilerin Almanya’daki zaferinin açıklamasının, sonuç olarak sadece komünistlere karşı değil ama tüm demokratik güçlere karşı en vahşi baskının uygulanmasını doğuran, iktidardaki gerici burjuvazinin her türlü demokratik kılıfı terk etmesi yatmaktadır:

“Faşizmin iktidara gelmesi, bir burjuva hükümetinin yerini diğerinin alması gibi sıradan bir değişiklik değildir, ama burjuva sınıfının hâkimiyet biçimi olarak bir devlet biçiminin - burjuva demokrasisinin - yerini bu hâkimiyetin başka bir biçimine, açık terörist diktatörlüğe bırakmasıdır.” (Dimitrov)

VII. Kongre, Komünist Enternasyonal’in bu son kongresi, diğer kongrelerin de mücadele etmiş oldukları kendi çizgisinden sağ ve sol oportünist sapmalara karşı dikkati çekerek, nesnel duruma bağlı olarak antifaşist Halk Cephesi ve Birleşik Cephe kurulmasını önermiştir.


Örgütlenme ile ilgili Sonuçlar.

VII. Kongre, uluslararası komünist hareketin, Komünist Enternasyonal’in VI. Kongreden itibaren yürüttüğü Bolşevikleştirme çabalarının sonucu olarak, iyice büyüdüğü bir sırada gerçekleştirilmiştir. Bu çabaların sonucunda, 1928′de Komünist Enternasyonal’e bağlı 65 parti varken, 1935′teki VII. Kongrede bu sayı 76′ya yükselmiş, 3.835.000 olan üye sayısı, 6.800.000′e yükselmiştir. Bununla birlikte:

“Komünist Enternasyonal’in dünya çapındaki VII. Kongresi, Komünist Enternasyonal’e bağlı bazı seksiyonların çalışmalarında ciddi eksiklikler tespit etmiştir ki bunlar: Birleşik Cephe taktiğinin ağır ve gecikmiş bir biçimde uygulanması, politik olduğu kadar da ekonomik kısmi hak talepleri için kitleleri harekete geçirebilmede yetersizlik, burjuva demokrasisinden kalanların koruması için mücadele gereğinin anlaşılmaması, bağımlı ve sömürge ülkelerde anti emperyalist Birleşik Cephe kurma zorunluluğunun anlaşılmaması, burjuva partilerin kurduğu emekçi kitle örgütleri ile faşist ve reformist sendikalarda faaliyet göstermeye horgörü ile yaklaşma, şehirli küçük burjuvazi kitleleri ve köylülük arasında faaliyette bulunmanın öneminin küçümsenmesidir.” (VII. Kongrenin Yürütme Komitesi’nin Raporuna ilişkin Kararı)

Bu sekterizm, anti faşist mücadelede ve kısmi hak talepleri mücadelesinde, Komünist Partilerin kitlelerin başına geçmesi yolunda engel teşkil ediyordu. V. Kongrede sağ oportünizm üzerinde kuvvetle durulurken, VI ve VII. Kongreler arasında ise bu tip yanlışlar gerçek bir tehlike arz ediyorlardı. Bu goşizmin kökleri, kısmen, tabanda Birleşik Cephe’yi gerçekleştirmeye yönelik girişimleri sabote eden sosyal demokrat yöneticilerin ihanetine duyulan tepkiden, ama aynı ölçüde koşullardaki değişimin karmaşıklığından ve hızından kaynaklanıyordu:

“Koşulların hızla değişmesi, kitlelerin hoşnutsuzluğunun şiddetli bir biçimde artması, savaş tehdidinin ve faşizm tehlikesinin büyümesi, komünistleri duruma ve değişik parti, grup ve kişilerin rolüne ilişkin değerlendirmelerini değiştirmeye, yeni duruma uygun parolaları uygun zamanda ortaya atmaya mecbur ediyor ve onları müthiş bir örgütlenme çalışması yapmak zorunda bırakıyordu. Bu görevlerin başarılmasında, komünistler çoğunlukla örnek davranışlar sergilediler. Bununla birlikte parolaları bazen hızlı ve karmaşık bir biçimde gerçekleşen politik değişimin gerisinde kalıyordu, sınıfsal güç ilişkilerini her zaman doğru bir biçimde değerlendiremiyorlardı, yine bazen kısa zaman önce uygun olan ama hemen sonra farklı bir durumun ortaya çıkmasıyla aşılan mücadele yöntemlerinde ve parolalarda ısrar ediyorlardı.” (Yürütme Komitesi’nin VII. Kongre’ye sunduğu Raporu)

Karşılaşılan güçlüklerin bu bilânçosundan hareketle, çare bulmak amacıyla örgütlenme konusundaki şu değişiklikler benimsendi:

“Moskova’dan tüm sorunları çözmenin ve (illegal ve legal partiler, köylülüğün hakim olduğu ülkelerdeki ve yüksek bir gelişmişlik derecesine ulaşmış ülkelerdeki partiler, sömürgelerdeki ve bağlı oldukları anavatandaki partiler, vs… olmak üzere) en çeşitli koşullarda yer alan 75 partiye karşı yönetici rolüne sahip olmanın imkânsızlığı göz önüne alındığında, Komünist Enternasyonal’in yönetim ve çalışma yöntemlerini değiştirmenin kaçınılmaz olduğu anlaşılır.” (Dimitrov’un, VII. Kongre’nin gündeminin ikinci bölümünü hazırlamakla görevli komisyona 1 Temmuz 1934 tarihli mektubu)

Bu etkenden daha önemlisi, bu partilerin çoğunun gerçek kitle partileri haline gelmiş olmaları olgusudur:

“Giderek daha çok sayıda Komünist Parti - ki bunlar VI. Kongre zamanında henüz küçük propaganda gruplarıydılar - bugün kitle partileri haline dönüşmeye ve kendi ülkelerinde önemli birer politik güç olarak ortaya çıkmaya başlamışlardır. Büyük ülkelerdeki komünist partilerin hepsinde bizim ilkelerimize sadık, ülkelerindeki en karmaşık taktik ve politik sorunları kongrelerimizin ve tüm üyelerimizin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz toplantılarımızın kararlarını temel alarak, bağımsız bir biçimde çözmeye yetenekli yönetsel organizmalar oluşmuştur.” (Yürütme Komitesi’nin VII. Kongre’ye sunduğu eylem raporu)

Bu temeldedir ki:

“Kongre, Yürütme Komitesi’nin eylem raporu ile ilgili kararında, hareketimizin somut yönetiminin, seksiyonların bizzat kendilerinde yoğunlaştırılmasına karar vermiştir. Bu bizi, partilerin Komünist Enternasyonal kongrelerinin ve Yürütme Komitesi’nin genel toplantılarının aldıkları kararlardan güç alarak gelişmelerdeki ani dönemeçlerde komünist hareketin taktik ve politik görevlerine kendi başlarına ve doğru çözüm bulabilmeleri amacıyla, Komünist Partileri gerçekten Bolşevik olan yöneticilerle sağlamlaştırmaya, kadroların eğitimi ve yetiştirilmesi çalışmasını her yoldan güçlendirmeye zorlamaktadır.” (Dimitrov, VII. Kongrenin kapanış konuşması)

Yürütme Komitesi’nin bundan sonraki rolü konusunda ise şu karara varılmıştır:

“Komünist Enternasyonal’in dünya çapındaki VII. Kongresi, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’ni, (…) etkinliğinin ağırlık merkezini, tüm sorunları çözebilmek için her ülkenin somut koşul ve özelliklerinden hareketle, uluslararası işçi hareketinin temel politik ve taktik yönelimlerinin hazırlanması üzerine taşımaya ve genel kural olarak Komünist Partilerin örgüt içi meselelerine doğrudan karışılmasını engellemeye davet eder…” (Yürütme Komitesi’nin Raporuna İlişkin Karar)

Demek ki önceki çalışmaların deneyimleri, sınıf mücadelesinin somut ihtiyaçları ve nesnel durum karşısında, Komünist Enternasyonal’in ve onu oluşturan seksiyonların merkezi yönetiminin durdurulmasına daha 1935′te karar verilmiştir. Yani iddia edildiği gibi Komünist Enternasyonal’in fesih tarihi olan 1943′te değil.

Yine sınıf mücadelesinin gerekliliklerine ve gerçekliklerine daha yakın olma kaygısıyladır ki, Kızıl Sendikalar Enternasyonali (İ.S.R.) örgütü değiştirilmiştir:

“Kızıl Sendikalar Enternasyonali’ni yeniden örgütlemeyi öneriyorum. Bu tartışmanın ardından yeniden örgütlenmeyi önermek gerekir. KSE’nin etkinlik merkezi yabancı ülkelere taşınmalı, yabancı ülkelerde propaganda yapacak, sendikal birlik için mücadeleyi yürütecek ve sendikal sınıf mücadelesi çizgisini bu ülkelerde uygulayacak merkezler kurulmalıdır. Burada ise, KSE’nin bu muazzam yapısı, bu muazzam aygıtı küçültülmeli, Komünist Enternasyonal’e bağlı ve ona faaliyetlerinde yardımcı olacak küçük bir merkez bırakılmalıdır. Yayın ve propagandaya gelince, ülkelerin kendi içinde, kapitalist ülkelerin işçi sınıfının daha yakınında yoğunlaştırılmalıdırlar.” Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin 11 Mart 1936 tarihli toplantısı) 

Komünist Enternasyonal’in örgütlenmesindeki ve yönetimindeki bu temel dönüşümler, milyonlarca ve milyonlarca üyeyi etraflarında toplayan Komünist Partilerin büyük kapitalist ülkelerde eriştikleri büyüklük ve olgunluk seviyesiyle, uluslararası alandaki ve her ülkenin kendi içindeki güç ilişkilerinin durmadan hızlanan değişimlerine hızla uyum sağlama ihtiyacıyla, ulusal bağlamların karmaşıklığıyla ve çeşitliliğiyle ve eşitsiz gelişimin artmasıyla ayırdedilen somut durumun evriminin sonucuydu. Bunun örneği Fransa’da 1934′te yaşanmıştır. Hitler’cilerin bir yıl önce Almanya’da iktidarı ele geçirmelerinden dersler çıkardıktan sonra kitleler, önce kendiliğinden, ardından FKP yönetiminde harekete geçerek, faşist saldırıyı ve hükümet darbesi girişimini açık bir biçimde durdurdular.

Elbette Komünist Enternasyonal’in geçirdiği bu dönüşümler ve bu “ademi merkeziyetçilik” hiçbir biçimde sağ ve sol sapmaların “serbest” gelişimi için bir açık çek verme anlamına gelmiyordu. Komünist Enternasyonal bu sapmalarla mücadele etmek için kuvvetlerini birleştirmekten asla geri kalmadı (hatta çok sonraları birçok partinin revizyonizme düşeceği bilinse bile). Ancak içinde bulunulan durumda bu önlemler, Komünist Enternasyonal’e bağlı ulusal partilerin her birinin doğu ülkelerindeki Komünist Partiler tarafından yönetilen halk demokrasilerinin inşasında, anti faşist direniş ve mücadelede baş rolü oynadıkları ve kesin sonuca götüren konumu elde tuttukları bir genel kaynaşma döneminde yararlı olacaktır.

FKP’nin ve özellikle de İKP’nin (İtalyan Komünist Partisi) sağ sapmaları, Komünist Enternasyonal’in ortaya koyduğu ve bu tür tehlikelerin farkında olup partileri bu konuda uyaran VII. Kongre tarafından dile getirilen doğru taktikler sayesinde kazanılan zaferlerin önemini bizden gizlememelidir:

“Bu taktik çizgiyi zafere ulaştırma kararından esinlenen ve bu yolun partilerimizi başarıya götüreceğinden emin olan Kongremiz, aynı zamanda bu Bolşevik çizginin pratikte uygulanmasının hatasız, hiç güçlükle karşılaşmadan, sağa yada “sol”a belli sapmalar olmaksızın, kimi zaman oportünizm ve kuyrukçuluk tarafına, kimi zaman sekter kendini soyutlama tarafına sapmalar olmaksızın gerçekleşmeyeceği olasılığını göz önünde bulundurmuştur. (…)

“Bizim saflarımızda ne fraksiyonlara ne de fraksiyoncu entrikalara yer vardır. Her hangi bir fraksiyoncu eylemle bizim saflarımızın demirden birliğini bozmayı deneyen kim olursa olsun, Lenin ve Stalin’in bize öğrettiği Bolşevik disiplininin anlamını yine bu birlikten öğrenecektir. Bu uyarı belirli partilerde yer alan ve örgütlerinin yaşadıkları güçlüklerden, yenilgilerden, aldıkları yaralardan ve zincirinden boşanan düşmanın darbelerinden yarar sağlamayı uman bazı unsurların kulağına küpe olsun…” (Dimitrov, VII. Kongrenin kapanış konuşması)

Uyarı açıktır, yorumdan uzaktır ve Komünist Enternasyonal’in tehlikeleri hiç de görmezden gelmediğini, aksine bunları, Komünist partilerin faşizme karşı mücadelede zamanında inisiyatif almalarını sağlayan kararlarını alırken göz önüne aldığını gösterir.


Blogger tarafından desteklenmektedir.