16 Kasım 2017

Yeni Bir Uygarlığın Kurulması

Ondördüncü Bölüm - Yeni Bir Uygarlığun Kurulması

Eşittik derken, kişisel gereksinimlerin ve yaşam ko­şullarının eşleştirilmesini değil, sınıfların ortadan kaldırılmasını, yani kapitalistlerin devrilmesinden ve mülksüzleştirilmesinden sonra, her işçinin eşit haklara sahip olmasını kastediyoruz. Yeteneğine göre çalışmak herkesin görevi, yaptığı işe göre ücret almak herkesin hakkıdır. Marksizm, insanların gereksinim ve zevklerinin hiçbir zaman aynı olamayacağı, gerek niceliksel, gerek niteliksel bakımlardan eşit olamayacağı gerçeğinden hareket eder. J. STALİN 

Ancak bu noktadan sonra insanlar kendi tarihleri­ne tam bilinçli olarak biçim vereceklerdir; ancak bu noktadan sonra, insanlar tarafından başlatılan sosyal süreçler, esas olarak ve durmadan artan bir biçimde, insanların iradesine uygun sonuçlan doğuracaktır. Bu, insanlığın zorunluluk dünyasından özgürlük dünyasına sıçrayışıdır. F.ENGELS

BÜYÜK temizlik hareketi sona erdiğinde, Stalin en önemli hedeflerinden birine ulaşmıştı. Bolşevik Partisinin Genel Sekreteri olmasından bu yana, partinin "hizip mücadelele­rinden arınmış, birleşmiş bir parti olması" için kararlılıkla mücadele etmişti. Artık bu hedefe ulaşılmıştı. Parti, tarihin­de ilk kez, muhalefet gruplarından arınmış bulunuyordu. Lenin de, Rusya sosyal-demokrat işçi hareketine girdiği andan başlayarak aynı sonuca ulaşmak için mücadele etmişti. Gerek Lenin, gerek Stalin bu birliği "yekpare" deyimiyle ni­teliyorlar ve bu deyimle ilkede, yöntemde ve eylemde bir­leşmiş bir partiyi kastediyorlardı. Bolşevik Partisi demokra­tik merkeziyetçilik ilkeleri üzerine kurulmuştur. Bu ilkelere göre, yönetim yetkisi üyeler tarafından verilir ve üyeler, ey­lem birliğini sağlamak için, seçtikleri önderlerinin uygula­dığı disiplini gönüllü olarak kabul ederler. Partinin alt kademeleri, bölge kongrelerine ve Birlik Kongresine delege seçerler. Birlik Kongresi, Merkez Komitesini seçer. Merkez komitesi, kongre toplantıları arasında partinin en yüksek yetkili organıdır. Merkez Komitesi, kendi toplantıları ara­sında geçen zaman içinde en yüksek yetkili organ olan Po­litik Büroyu seçer. Partinin bütün alt organları üst organla­rının kararlarını uygular. Bundan dolayı, kongrenin yetkilerine sahip bulunan ve partiye fiilen önderlik eden Politik Büro en önemli organdır.

Parti, bir kimseyi üyeliğe kabul etmeden önce bir sına­ma süresi tanıyarak ve bu süre içerisinde istenen yüksek ni­telikleri gösteremeyenleri "ayıklayarak", niteliğini korur. Ayrıca kongre tarafından Merkez Komitesi kararlarını de­netlemek üzere seçilen ve bugün yaklaşık olarak 200 üye­den oluşan Denetim Komisyonu adlı bir denetleme organı da vardır. Bu komisyonun temel görevi, parti kararlarının uygulanmasını sağlamak ve bunların doğru uygulanıp uy­gulanmadığını denetlemektir.

Üyeler partiye gönüllü katılırlar. Parti programını be­nimsemek, aidat ödemek ve partinin poütikasını uygula­yan parti organlarından birine üye olmak zorundadırlar. Stalin, yaratılmasına nice katkılarda bulunduğu Bolşevik Partisi üzerine şunları söylüyor:

Parti, işçi sınıfının örgütlü müfrezesidir; ama tek örgütü değildir. İşçi sınıfının, sermayeye karşı verdiği mücadelede vazgeçemeyece­ği daha başka örgütleri de vardır: işçi sendikaları, kooperatifler, fabrika komiteleri vb. ... Bu örgüüerin çoğu parti örgütü değildir, ama partinin bir kolu olarak çalışırlar... Peki, bu kadar farklı örgüt­ler sözkonusu olduğunda, yön birliği nasıl sağlanabilir?... Denile­bilir ki, bu örgütlerin her biri kendi özel alanı içinde çalışır, dolayı­sıyla birbirlerini engellemezler. Bu böyledir. Ve hepsi de tek bir sı­nıfa, proletaryaya hizmet ederler. Öyleyse, bu yön birliğini kim be­lirler? Bu genel çizgiyi saptayabilecek kadar deneyimli, otoritesi sa­yesinde bütün o örgütleri bu çizgiyi izlemeye yöneltebilen, yönbirliğini sağlayabilen ve ani duraklama ve sapma olasılıklarını berta­raf edebilen bu örgüt hangisidir? Bu örgüt, proletarya partisidir.

Gerçekten de proletarya partisi, gerekli bütün niteliklere sahiptir. Birinci olarak, parti, proletaryanın parti-dışı örgütleriyle dolaysız bağları olan ve çoğu kez onlara önderlik eden seçkin bir kadroyu, işçi sınıfının çiçeğini içerir. İkinci olarak, parti, işçi sınıfının çeşitli örgütlerini yönetebilecek önderlerin yetiştirildiği en iyi okuldur. Üçüncü olarak, deneyimi ve otoritesi sayesinde parti, işçi sınıfının mücadelesini merkezileştirebilecek ve böylece işçi sınıfının bütün parti-dışı örgütlerini, işçi sınıfıyla bağ kuran organlara dönüştüre­bilecek tek örgüt haline gelir. Parti, işçi sınıfının sınıfsal örgütlenmesinin en yüksek biçimidir.

... Sımsıkı birleşmiş ve disiplininden güç alan bir parti olmaksızın, proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirmek ve sürdürmek olanak­sızdır. Ama parti üyelerinin irade birliği ve mutlak eylem birliği ol­maksızın, böyle bir çelik disiplin düşünülemez. Bundan, parti için­de görüş ayrılığı, olmayacağı anlamı çıkmaz. Gerçekte disiplin, eleştiriyi ve görüş ayrılığını ortadan kaldırmak şöyle dursun, bun­ların varlığını öngörür. Ama bu kesinlikle "körü körüne" bir disip­lin anlayışı değildir. Disiplin, kavrayışı ve gönüllü itaati ortadan kaldırmak bir yana, bunların varlığını öngörür; çünkü ancak bi­linçli bir disiplin çelik disiplin olabilir. Ama tartışma sona erip de bir karar alındığı zaman, iradede ve eylemde birlik zorunlu bir ko­şul haline gelir ve bu birlik olmadan, ne partiden, ne de disiplinden sözedilebilir...[1]

Düşman sınıfların ortadan kaldırılmasından sonra ve bütün nüfus bir emekçiler toplumu haline geldiği zaman, böyle bir partinin kendisini değiştirerek, sosyalizmin kuru­luşunda önderlik görevini üstlenenlerin bir örgütü haline gelmesi gerektiği oldukça açıktır. Bu durum gerçekleştiğin­de, parti üyeliği için aday seçimiyle ilgili bütün bir yönte­min ve üyelik için istenen niteliklerin yeni bir özellik ka­zanması zorunludur. Eski toplumu yıkanlar, artık yerlerini sosyalist kuruluşun öncülerine; militan ajitatörler ise yerle­rini eğiticilere, bilim adamlarına, yöneticilere, mühendis­lere, muhasebecilere, inşaatçılara ve müdürlere bırakmalıdırlar.

İşte, büyük temizlik hareketi sonucunda erişilen aşa­ma buydu ve devrimin tarihinde bir dönüm noktasını belirliyordu. Bu yeni insanlar henüz eyleme atılmaya hazır de­ğildiler. 1924 yılında, NEP döneminin ortalarında, Lenin'in ölümünden sonra partiyi güçlendirmek için işçiler tarafın­dan seçilen 200 bin kişinin dışında, partinin 446 bin kadar üyesi vardı. "İşçiler tarafından seçilen" deyimi doğru bir deyimdir ve çok önemli bir gelişmeyi ortaya koymaktadır. Stalin, "parti içindeki temizlik hareketlerine, parti üyesi olmayan işçileri de katılmaya teşvik etmişti. Artık, partiye üye olmak için başvuracak adayların seçilme işlemini işçi­ler başlatmaktadır. Bu, siyasi partiler tarihinde yepyeni bir olgudur ve zamanla gelişeceğe benzer. Bu olgu, ilk başta, Lenin'in ölümünü izleyen coşkun bir dalganın sonucunda ortaya çıktı. Ama daha sonraları, sosyalizmin kuruluşu Sovyet yaşamının sürekli bir özelliği haline geldiğinde, sis­temli bir nitelik kazandı.

Partiyi oluşturan erkekler ve kadınlar —Rusya'nın 160 milyonluk nüfusu içinde sayıları 700 bini bulmuyordu— Stalin'in yol göstericiliğinde, insanlığın tasarlayabileceği en büyük girişimin önderliğini üstlenmişlerdi. Bu girişim, yeni güçlerin ve yeni değerlerin, yeni tipte bir insanın yara­tılmasıyla birlikte yeni bir uygarlığın kuruluşundan başka bir şey değildi. Bugün tüm dünya Sovyet halklarının başarıları karşısında hayranlık duyuyor. Ama şu da bir gerçek ki, eğer bu başarılar Nazi Almanyasının ordulannın bozgu­na uğratılmasıyla su götürmez bir biçimde kanıtlanmasaydı, gene de kuşkuyla karşılanacaktı.

Sovyetler Birliği bu dev görevle karşı karşıya bulundu­ğu sırada, 446 bin parti üyesinin yüzde 44'ü işçi, yüzde 26'sı köylü ve yüzde 30'u da çeşitli kuruluşlarda çalışan in­sanlardı. Gene bu dönemde, büyük ölçüde sanayide çalışan yalnızca 1.780.500 işçi vardı ve bunların da yalnızca yüzde 15'i parti üyesiydi. Stalin'in verdiği bilgiye göre, 53 milyon­luk köylü nüfusu içinde parti üyesi oranı yüzde 0.26'ydı. Gerçi Stalin bu rakamların çok düşük olduğunun farkın­daydı, ama gerek partinin, gerek yığınlann görevlerini yeri­ne getireceklerine olan güveni asla sarsılmıyordü. Partinin ve yığınların durumundan şöyle sözediyordu:

Partimizin, özenle seçilmiş üyelerden oluştuğunu biliyorsunuz. Biz bu bakımdan, dünyadaki hiçbir partinin yapamadığı bir şeyi yaptık. Üyelerimizin böylesine özenle seçilmiş olması, bizim işçi sınıfı içinde çok büyük bir etkiye sahip olmamızı ve partimizin işçi sınıfı içinde egemen bir durumda bulunmasını sağlamıştır.... ... Şunu kabul etmek gerekir: Sosyalist kuruluş çatışmalarımızda bu yıl elde ettiğimiz basarılar, işçi sınıfının, burjuvaziyi devirdikten ve iktidarı ele geçirdikten sonra, toplumu sosyalist bir temel üzerinde yeniden kurmaya yetenekli olduğunu kanıtlamıştır. Bu, kimsenin yok edemeyeceği bir basarıdır. ...

Bolşeviklerin kendi çözümlerini yığınlara zorla kabul ettirmeyi ya da Stalin'in kendi iradesini Bolşevik Partisi'ne zorla benimsetmeyi düşündüğünü sanmak, son derece saç­ma bir şeydir. Stalin'in, kişisel egemenliğini kurmaya çalış­tığını söylemektense, partinin iradesini ve gücünü ötekiler­den daha vurgulu bir biçimde dile getirdiğini söylemek, onun niteliklerine çok daha uygun düşer. Stalin'in çalışma yöntemi, Lenin'inkinden bir parça farkıldır. Lenin genellik­le "tezler"ini Politik Büronun, komitenin ya da komisyonun tartışmasına sunardı. Yazılı olarak hazırladığı belgenin yanısıra, oradaki fikirleri açan bir konuşma yapar; ondan son­ra da her üye eleştirici gözlemlerini belirtmeye, önerilerini ortaya koymaya ya da başka bir seçenek getirmeye çağrılır­dı. Lenin, bir sorunun belli yönlerini uzmanlara danışır; sorunları tek tek ya da toplu olarak işçilerle tartışırdı. Buna karşılık Stalin, pek ender olarak ilkönce tezlerini ve kararlarım ortaya koyar. Politika açısından bir karar alınmasını gerektiren bir "sorun'u ya da "konu"yu ortaya getirir. Stalin'in başkanlığım yaptığı Politik Büro, Merkez Komitesi ya da komisyonun üyelerinden, sözkonusu sorun ve onun çözümü üzerinde ne düşündükleri sorulur. O ko­nuda özel olarak bilgili oldukları bilinen kimseler, komite üyesi olsunlar olmasınlar, tartışmaya katılmaya çağrılırlar. Ortak tartışmanın ürünleri ortaya çıktığında, ya Stalin ken­disi kararı ya da sonucu kaleme alır, ya da bu iş için uygun görülen birisi taslağı hazırlar.

Stalin, tek bir kişinin aldığı kararların hemen her za­man tek yanlı olduğu görüşündedir. O, "sezgiler"e inan­maz. Sovyetler Birliği'nin tüm yaşamını oluşturan fabrikaları, imalathaneleri, madenleri, çiftlikleri ve faklı milliyetle­ri en yakından tanıyan kadın ve erkekleri, en iyi sanayi yö­neticilerini, askeri önderleri, ajitatörleri, propagandacılan, örgütleyicileri içeren Bolşevik Merkez Komitesini, partinin kollektif aklı olarak kabul eder. Bu Merkez Komitesinin Po­litik Bürosunu ise onun en iyi ve en yetenekli bölümü ola­rak görür. Politik Büro üyeleri gerçekten bu nitelikte değilseler, uzun zaman bu mevkide kalamazlar. Stalin, bu yüz­den, tek tek bireylerin hatalarını herkesin serbestçe düzel­tebilmesi gerektiğine ve kollektif bir kararın, bireysel bir karardan daha az tek yanlı olma şansına sahip olduğuna inanır. Ama bir karar bir kez alındı mıydı da, onun askeri bir kesinlik ve sadakatle uygulanmasını ister. Tüm yaşamı boyunca Stalin'in basanları, ondaki ekip çalışması anlayı­şının ve yerine getirilecek görev konusunda ortak bir kavrayış sağlayarak ekibi yönetmekteki doğal yeteneğinin bir zaferi olmuştur.

Stalin'in parti karşısındaki tutumu, partinin yığınlar karşısındaki tutumuna benzetilir. Partinin hedefleri yığın­ların hedefleri haline getirilmek zorundaydı ve bu da ancak büyük çoğunluğun güvenini kazanarak ve büyük çoğunlu­ğun partiyle birlikte hareket etmesini sağlayarak gerçekleştirilebilirdi. Bolşevikler bugüne dek bunu baraşıyla gerçek­leştirmişlerdir. Ekim Devriminden önce Sovyetlerde ço­ğunluk sağladıkları andan başlayarak büyük çoğunluğun güvenini kazanmışlardı, öyle olmasaydı iktidarı koruya­mazlardı. Ama ortak bir düşmanı altetmek üzere halkı birleştirmekle, yeni bir uygarlığı kurmak aynı şey değildir. Çe­şitli ırklardan ve milliyetlerden oluşan, geniş topraklarda yaşayan ve uluslararası savaşın, iç savaşm ve kıtlığın getir­diği yıkımdan yeni yeni kurtulmaya başlayan 160 milyon­luk bir nüfus sözkonusuydu. Bu insanlann büyük çoğunlu­ğu hâlâ cehaletin, batıl inançların ve sosyal geriliğin etkisi altındaydı. Konut durumu çok kötüydü. Sağlık koşullan son derece elverişsizdi ve ülkenin dört bir yanında hastalık kol geziyordu. Evsiz-barksız ve kimsesiz yüzbinlerce çocuk kentlerde ve köylerde başıboş dolaşmaktaydı. Sanayi işçile­rinin sayısı 5 milyonu aşmıyordu, bunların da ancak 2 mil­yon kadarı ağır sanayide çalışıyordu. Köylüler, toprak ağalarını defederek tarımı ellerine almışlar, ama bütün büyük çiftlikleri küçük küçük parçalara bölmüşlerdi, ilkel üretim araçlarına sahip olan ve geri tarım usulleri uygulayan 25 milyon köylü küçük çiftliklerde yaşıyordu. Yaşam düzeyi, işsizlik sigortası ve yoksullara yapılan yardımla yaşayan in­giltere'deki işsizlerin yaşam düzeyinin bile altındaydı. Bu koşullar altında, böyle bir yığını, bir sanayi ve tarımdevri­mi için harekete geçirmek; kapitalizmin teknolojik düzeyi­ne erişmek ye hatta onu geride bırakmak; zihnî ve manevî karanlığı genel ve çok yönlü bir eğitimle aydınlığa çıkar­mak; milyonların kafasındaki batıl inançları yıkarak "geri uluslar"ın suskun yığınlarını ayağa kaldırmak ve üstelik bütün bunları yirmi yıldan daha az bir zamanda gerçekleş­tirmek: Böyle bir şeyin mümkün olabileceğine Bolşevik Partisi safları dışında pek az kimse inanıyordu.

Yığınlar üç örgüt aracılığıyla seferber edilmekteydi: Sovyetler, sendikalar ve kooperatifler. Kollektif çiftlikler henüz kurulmamıştı. Proletarya ile köylülük arasındaki po­litik ittifakın en etkili biçimde yürütüldüğü örgütler, sovyetlerdir. Sovyetler, aynı zamanda, geniş halk yığınlarının kendi kendini yönetmesinin de bir aracıdırlar.

[1] Leninizmin Teori ve Pratiği, Stalin.

Çünkü her düzeyde kurulan bu temsilî organlar, onsekiz yaşından büyük herkesin verdiği oylarla seçilir ve hem yürütme, hem de yönetme yetkilerine sahiptirler. Yerel Sovyetlerin, halkın ekonomik ve sosyal yaşamını ilerletmede açık-seçik belirlenmiş sorumlulukları vardır. Aynı biçimde, bölgesel, yöresel, cumhuriyet ve Birlik düzeyindeki organların sorumlulukları da açık-seçik belirlenmiştir. Bu organlar, geniş yığınların yönetim sorumluluklarını paylaşmalarını sağlarlar. Ne yapılması gerektiğini tartışırlar, planlarlar ve planladıklarını da uygularlar. Yerel plan bölgesel plan tarafından, bölgesel plan yöresel plan tarafından, yöresel plan cumhuriyet planı tarafından, cumhuriyet planı da merkezî planlama komisyonunun hazırladığı tüm Sovyetler Birliği'ni kapsayan plan tarafından içerilir. Böylelikle her bireyin insiyatifi ve iradesi, insanın gelişmesi ve Sovyetler Birliği'nin kaynaklarının bilimsel bir biçimde değerlendirilmesi için düzenlenmiş büyük bir tasarıya katılmış olur.

Bolşevikler, Sovyetlerin yönetimini ele almak için partili olmayan adaylarla çekişirken, partili olmayan seçmenlerin oyunu almak zorundaydılar. Elbette, bu Sovyetlerin daha baştan, sanki her seçmenin yarım yüzyıllık politik demokrasi deneyimi varmışçasma, eksiksiz bir biçimde işlemesi beklenemezdi. Ama gene de Sovyetler, bütün karışıklık ve hatalara karşın "işlediler". Sovyetlerin çalışması, "sıradan insanın çağı" olan yüzyılımızın en şaşırtıcı özelliklerinden biridir.

Sendikalar, yani sanayi işçilerinin örgütleri, Sovyetleri tamamlıyordu. Sendikalara üyelik, gönüllüydü. Fabrikalardaki, imalâthanelerdeki ve madenlerdeki işçilerin oluşturduğu sendikalar, çalışma koşullarını denetler, emekçileri eğitir ve sanayi üretiminin yönetilmesinde Bolşevik Partisi ve devletle ortaklaşa çalışırlar. Bolşevikler sendikaların önderliğini, önce tek tek üye olmak için başvurarak, sonra da en etkin ve en yetenekli sendikacılar olduklarını kanıtlayarak ele geçirmek zorundaydılar. Zengin deneyimlere sahip batı sendikacılığının ölçülerine vurulduğunda, deneyimsizliğin, bürokrasinin, "komünist kendini beğenmişliğin", müdahaleciliğin ve "demokratik olmayan yöntemlerin" bir örneğini verecekleri başından beri açıktı. Ama en e onunda, sanayi alanında hiçbir yerde görülmemiş bir kendikendini yönetim sistemi kuracaklardı.

Üretim alanında kendikendini yönetimin bir başka önemli aracı da, malların üreticiden tüketiciye iletilmesinde baş görevini yerine getiren kooperatif dernekleriydi. Bolşevikler, tıpkı sendikalarda olduğu gibi kooperatiflerde de önderliği ele geçirebilmek için, en yetenekli kooperatifçiler olduklarını kanıtlamak ve yönetici komiteler için yapılan seçimleri kazanmak zorunda kalmışlardı.

Stalin 1923 Ocağında şunları yazıyordu:

Aslına bakılacak olursa, devletin bütün büyük ölçüde üretim araçları üzerindeki egemenliği, proletaryanın elindeki devletin iktidarı, bu proletaryanın milyonlarca küçük ve çok küçük köylüyle olan ittifakı, proletaryanın köylülük üzerindeki sağlam önderliği vb., bütün bunlar, kooperatiflerden ve yalnızca kooperatiflerden tam bir sosyalist toplum kurmak için gerekli olan şeylerin tümünü meydana getirmez mi? Bu, henüz sosyalist bir toplumun kuruluşu değildir, ama sosyalist bir toplumun kurulması için gerekli ve yeterli olan her şeydir.

Stalin'in beş yıllık planlar dönemindeki önderliği, daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında Kızıl Orduyu yönetmede gösterdiği stratejik ve taktik dehasının bütün izlerini taşıyordu. O, hiçbir durumu durağan olarak görmezdi. Ona göre, şeyler ve insanlar her zaman hareket halindeydi ve bir önderin görevi köstek olmak değil, ilerletmekti. Stalin, devrimin stratejisi konusunda şöyle diyor:

Strateji, devrimin şu ya da bu aşamasında proletaryanın esas saldırısının yönünü saptamak; devrimci güçlerin (esas yedek güçler ve ikincil yedek güçler) dağılımı için en iyi planı geliştirmek ve devrimin bütün bir belirli aşaması boyunca bu planı gerçekleştirmek için mücadele etmektir.

Taktik konusunda da şunları yazıyor:

Taktik, savaşın tümüyle değil, şu ya da bu çarpışmanın verilmesiyle ve genel devrimci ilerleyiş ya da geri çekilişin belli bir döneminde zorunlu olabilecek şu ya da bu zaferin kazanılmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla taktik, stratejinin bir parçasıdır ve ona tâbidir.

Stalin'e yol göstericilik eden ilkeler bunlar olduğuna göre, onun NEP dönemine son vermek gerektiğini gördüğü andan başlayarak, bir sonraki aşama için etkin hazırlıklara girişmesine hiç şaşmamak gerekir. Stalin'in, Lenin'in ülkeyi elektriğe kavuşturma planını yürekten desteklemesi ve iç savaş ve kıtlık koşullarına karşın bu planın hemen uygulanmasında diretmesi, o günkü sorunların çözümünün kilit noktasının ülkenin ekonomik, sınaî ve sosyal dönüşümünde yattığı yolundaki inancının ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Ülkenin elektriğe kavuşturulmasına ilişkin devlet planı, planlı ekonominin başlangıcıdır. Bu planı gerçekleştirmekle görevlendirilen komisyon, daha Birinci Beş Yıllık Planın hazırlanması sorunu ortaya çıkmadan yıllar önce Devlet Planlama Komisyonu haline getirildi. Bu komisyona bağlı olarak, ilerdeki büyük görevler için gerekli bilgileri toplayan ve sınıflandıran bir istatistik bürosu ve uzmanlar ekibi oluşturuldu.

Planlama Komisyonunun geliştirilmesi ile ülkenin kaynaklarının bilimsel değerlendirilişinin yeniden düzenlenmesi birarada yürütüldü. Rus Bilimler Akademisi Sovyet Bilimler Akademisine dönüştürüldü ve çalışmaları, sanayi ve tarım çalışmalarıyla doğrudan doğruya birleştirildi. Bilim adamları ile işçiler arasında yepyeni bir ilişki kuruldu; şimdi artık araştırmalara konu olan sorunlar, tarlaların, fabrikaların, imalâthanelerin, madenlerin ve bütün öteki üretim ve sosyal refah kurumlarının sorunlarıydı. Öğrencilerin üniversiteye kabul edilişinde yalnızca yetenekleri temel alınıyor ve öğrenimleri boyunca ücret veriliyordu. Fabrikalarda ve çiftliklerde araştırma laboratuvarları kuruldu. Bilimin bütün olanakları, planlı ekonomik ve tüm halkın aydınlanmasının hizmetine koşuldu. Planın fiilen başlatılma tarihini ekonomik durumun 1913 yılındaki düzeye eriştirilmesine göre ayarlayan Stalin, ekibini şu bildiriyle harekete geçirdi:

SSCB'yi dünya kapitalizminin kaprislerine bağımlı, zayıf, bir tarım ülkesi olmaktan kurtarmalıyız. ... kapitalist unsurları acımasızca söküp atmalı, sosyalist ekonomi biçimlerinin cephesini genişletmeli. SSCB'de sınıfların ortadan kaldırılması ve sosyalist toplumun kuruluşunun ekonomik temellerini yaratmalıyız. ... küçük ölçüde ve dağınık olan tarımımızı büyük ölçüde kollektif ekonomiye dönüştürerek köylük bölgelerde sosyalizmin ekonomik temelini güven altına almak ve böylelikle SSCB'de kapitalizmin geri gelmesi olasılığını ortadan kaldırmak için ... ülkemizde yalnızca tüm sanayimizi değil, aynı zamanda ulaşım ve tarımımızı da sosyalist bir temel üzerinde yeniden donatıp örgütleyebilecek bir sanayi kurmalıyız. ... ülkenin savunma olanaklarını sonuna dek artırmanın bütün gerekli teknik ve ekonomik ön koşullarını yaratmalı ve ülkeyi, dışardan gelebilecek her türlü askerî müdahale ya da saldırıya karşı, dışardan gelebilecek her türlü askerî saldırmaya karşı, kararlı bir direnişi örgütleyebilecek hale getirmeliyiz.

Böylece yeni uygarlığın kuruluşuna başlandı. Basından, radyodan, okullardan, kısacası planın propagandasının yapılabileceği bütün araçlardan yararlanıldı. Öncelik, her zaman, yeni bir modern sanayi tekniğinin yaratılmasına veriliyordu. Çok geçmeden, bütün kasaba ve kentler bir yapı yığınıyla kaplandı. O güne dek el değmemiş yerlerde yeni madenler, yeni elektrik santralları ve yeni fabrikalar ortaya çıktı. İthalâtta en büyük yeri, makinalar tutuyordu. Yeni tekniği göstermeleri ve Sovyet işçilerini eğitmeleri için Amerika, Almanya ve İngiltere'den yüksek ücretlerle mühendisler ve teknisyenler getirildi. Amerikan makinalarıyla donatılmış modern motorlu araç fabrikaları kuruldu ve bu fabrikaları çalıştırmak üzere acemi köylüler işe alındı. Bu güzelim makinaların acemi işçiler tarafından çalıştırıldığını ve sırf bilgisizlik yüzünden birçoğunun bozulduğunu görmek, makinalardan anlayan insanlar için yürekler acısıydı. Ama Bolşeviklerin kullanabileceği biricik insangücü de buydu. Bedeli ne olursa olsun —ki çok yüksekti— bu makinaların nasıl kullanılacağı pratik içinde öğrenilmek zorundaydı. İsraf son derece fazlaydı, disiplin feciydi ve sayısız hata yapılıyordu. Her yerde birbirine geçmiş bir bürokrasi görülüyordu. Neyin nasıl yapılmaması gerektiği konusunda gazeteler dolduracak kadar malzeme ve planlı ekonominin yürümediğini gösteren yüzlerce kanıt vardı. Ve bütün bunlara karşın, planlı ekonomi başarısızlığa uğramadı. Atılım durmadan artan bir hızla sürdü ve güçlüklerin üstesinden gelindi.

Stalin, denetimi hiçbir zaman elinden bırakmadı. O, elindeki güçleri ne zaman nereye yönelteceğini ve mücadelenin ilkin hangi aşamasına öncelik tanıyacağını bilen bir yöneticiydi. 1928 yılında bütün öncelik, yeni kuruluşa, yeni tekniğe, yeni makina fabrikalarına, kimya ve traktör fabrikalarına, enerji santrallarına, kömür madenlerine ve bunların yanısıra işçi sınıfı arasından yeni teknisyenlerin ve her türden kafa emekçisinin yetiştirilmesine tanınmıştı.

Stalin 1929 yılında dikkatleri tarıma çekti. Traktör ve biçerdöver fabrikaları, köylülerin sorunlarını sosyalist yönde çözmeye koyulmalarını sağlayacak ölçüde üretim yapıyorlardı. Stalin, bütün çiftliklerin bir anda kollektifleştirilmelerini savunmadı. Yavaştan başlamak, yoksul ve yarı-yoksul köylüleri kazanmak ve onları, çiftliklerini gönüllü olarak kollektif işletmelerde birleştirmeye teşvik etmek gerektiğini ileri sürdü. Stalin, Bolşevik Partisinin Onaltıncı Kongresinde önerilerini şöyle dile getirdi:

... Küçük ve çok küçük köylü çiftliklerini yavaş yavaş, ama sürekli bir biçimde; baskı yaparak değil, örnekler vererek ve ikna yoluyla; toprağın komünal, kardeşçe ve kollektif bir biçimde işlenmesine dayanan, makina ve traktör kullanan ve tarımın yoğunlaştırılması için bilimsel yöntemler uygulayan büyük ölçüde işletmelerde birleştirin...

1928 ve 1929 yıllarında Sovyet çiftliklerine 18 bin traktör sağlandı. Birinci Beş Yıllık Plan dönemi sonunda çiftliklerin yüzde 30 kadarının kollektifleştirilmiş olacağı sanılıyordu. Oysa 1929 sonları ve 1930 yılında yoksul ve yarı-yoksul köylüler kollektifleştirme hareketine öylesine büyük bir coşkuyla atıldılar ki, hâlâ gelişme aşamasında olan sanayi gerekli teknik araç-gereci yetiştiremez oldu. Sınır tanımayan Rusya insanının coşkusuyla, ne pahasına olursa olsun, zorlama yöntemi de içinde, her türlü yola başvurularak, tarımda kollektifleşme hareketi tüm ülkeyi kaplayan bir duruma getirildi... Öyle ki, Bolşevikler Moskova bölgesinde Planın 1932 yıl; için öngördüğü hedeflere, 1930 ilkbaharında ulaşmak üzere harekete geçtiler. Bu gidişi frenleyen Stalin oldu. Kongrede alınan kararlarda kararlılıkla direten Stalin, bir açık mektup yayınlayarak, Bolşeviklere 'başarılardan başlarının döndüğünü" bildirdi ve onları gönüllü kollektifleşme çizgisine geri döndürdü. Sonra da yeni durumu sağlamlaştırarak ve bu çılgınca atılımın yarattığı buhran koşullarının üstesinden gelerek, "kulakları bir sınıf olarak tasfiye edelim" sloganı altında kollektifleştirme sürecinin tamamlanmasına önderlik etti.

Stalin, güçlüklerden yılmazdı. Sovyet halkının karşılaştığı güçlükleri, kapitalist ülkelerin karşılaştığı güçlüklerden tamamen farklı görüyordu. Bolşeviklerin Onaltıncı Kongresinde şöyle dedi:

... Bizim karşılaştığımız güçlükler, çöküşten ya da durgunluktan doğan güçlükler değil, gelişmeden, yeniden canlanmadan ve ilerlemeden doğan güçlüklerdir. ... Bu ne anlama gelir? Bu, bizim karşılaştığımız güçlüklerin, onları altetme olanaklarını bağırlarında taşıdıkları anlamına gelir. ... Ama bu olanaklardan yararlanabilmenin ve onları gerçeğe dönüştürebilmenin, sınıf düşmanlarımızın direnişini ezebilmenin ve güçlükleri altedebilmenin tek bîr yöntemi vardır: kapitalist unsurlara karşı bir cephe taarruzu örgütlemek ve bu taarruzu köstekleyen, panik içinde oradan oraya koşuşan ve parti içinde zaferimize karşı güvensizlik yaratan kendi saflarımızdaki oportünist unsurları tecrit etmek. ...

Köylülüğün eski olandan yeni olana doğru, kulak boyunduruğundan kollektif çiftliklerdeki özgür yaşama doğru muazzam ve köklü bir adım attığını bugün artık kör olanlar bile görüyor. Eski düzene geri dönüş olamaz. Kulak sınıfı yokolmaya mahkûmdur ve yokolacaktır. Geriye yalnızca bir tek yol kalıyor: Kollektif çiftliklerin yolu. Üstelik bu yol artık bilinmeyen ve denenmemiş bir yol da değil. Köylülerin kendisi tarafından binbir biçimde keşfedildi ve sınandı. Bu yol, köylüleri kulak boyunduruğundan, yoksulluk ve cehaletten kurtaran yepyeni bir şey olarak keşfedildi ve gözler önüne serildi. Başarılarımızın temelleri burada yatmaktadır. ...

Bunun ardından Stalin, saldırıyı, ağaçları görüp ormanı göremeyenlere, baskı hareketlerini yeni bir yasam biçiminin kuruluşu için zorunlu bir şey olarak değil de bir savaş süreci olarak görenlere yöneltti. Şöyle diyordu:

Bazıları, sosyalist taarruzun esas yanının baskılar olduğunu, baskılar artmıyorsa sosyalist taarruzun da olmadığını sanıyorlar. Bu doğru mudur? Hayır, doğru değildir. Baskılar, taarruzun zorunlu bir unsurudur; ama temel unsuru değil, yardımcı unsurudur. Günümüz koşullarında sosyalist taarruzun temel unsuru, sanayimizin gelişme hızının artırılması, sovyet çiftliklerimizin ve kollektif çiftliklerimizin gelişme hızının artırılması, kentlerdeki ve köylük bölgelerdeki kapitalist unsurların ekonomik bakımdan bertaraf edilmesi hızının artırılması, yığınların sosyalizmin kuruluşu davası çevresinde harekete geçirilmesi ve kapitalizme karşı seferber edilmesidir. Onbinlerce kulağı tutuklayın sürgüne gönderebilirsiniz: ama yeni ekonomi biçimlerinin kuruluşunu hızlandırmak için gerekli olan her şeyi yapmazsanız, eski kapitalist ekonomi biçimlerinin yerine yeni biçimleri geçirmezseniz, köylerdeki kapitalist unsurların ekonomik varlığının ve gelişmesinin üretimdeki kökenlerini parçalayıp yoketmezseniz, kulaklar yeniden doğacak ve tıpkı eskiden olduğu gibi çoğalacaktır. ...

Sınıf savaşçısı, acık-seçik belirlenmiş hedeflere doğru kararlı adımlarla ilerliyordu. Şöyle diyordu:

Yüzyılların "Rus" geriliğini arkada bırakarak, sanayileşme yolunda sosyalizme doğru tam hız ilerliyoruz. Bir metal ülkesi, bir otomobiller ülkesi, bir traktörler ülkesi haline geliyoruz. Bir de SSCB'yi otomobile, mujiği traktöre bindirelim, o zaman "uygarlık"larıyla şişine şişine övünen kapitalistler bizi geçsinler bakalım! O zaman, hangi ülkenin geri, hangi ülkenin ileri diye "sınıflandırıldığını" göreceğiz.

Birinci Beş Yıllık Plan, dört yıl üç ayda tamamlandı. Daha önce esas olarak bir tarım ülkesi olan SSCB, esas olarak bir sanayi ülkesine dönüştürüldü. 1913 yılında sanayi üretimi, ülkenin toplam üretiminin ancak vüzde 47 kadarını oluşturuyordu. 1932 yılındaysa, ülkenin toplam üretiminin yüzde 70,7'sini sanayi üretimi, yüzde 29.3'ünü tarım üretimi oluşturuyordu.

1933'te artık ikinci Beş Yıllık Plana girişilmiş bulunuyordu. Stalin, bu planın hedefini şöyle tanımladı:

İkinci Beş Yıllık Planın temel politik görevi, kapitalist unsurları ve genel olarak sınıfları nihaî olarak tasfiye etmek; sınıf farklılıklarına ve sömürüye yolaçan nedenleri nihaî olarak tasfiye etmek; kapitalizmin gerek ekonomimizdeki, gerek halkımızın bilincindeki bütün kalıntılarına son vermek; ve ülkemizin tüm emekçi halkını, sınıfsız bir sosyalist toplumun bilinçli ve etkin kurucuları haline getirmektir.

Ertesi yıl Kirov'un öldürülmesi üzerine, eski düzenin kalıntılarına karşı 1938 yılına dek sürdürülecek olan terör başlatıldı. Bu müthiş kampanyanın Sovyet ekonomisini en az beş yıl gerilettiğini ileri sürenler olmuştur. Bu kampanyanın üretimi yakından etkilediği ve ülkenin yönetimini korkunç bir korku havasının kapladığı yolunda epeyce kanıt vardır. Rusların giriştiği hemen her işte olduğu gibi bunda da yarı yolda durulmadığı, sonuna dek gidildiği görülmektedir. Ama gene de, "gözlemciler" biraz abartıyorlardı. İkinci Beş Yıllık Plan zamanında tamamlandı. Bu da açıkça göstermektedir ki, Stalin bütün vaktini Troçki taraftarlarını kovalamakla ve perde arkasından Beşinci Kol'la ilgili duruşmaları dinlemekle geçirmiyordu. Aydınlar ve teknisyenler Sovyet devletinin durmadan büyüyen gücünü kabul ettikleri zaman, Stalin onları yeni sorumlu mevkilere getirdi, durumlarını düzeltti ve onlara uygulanmakta olan kısıtlamaları kaldırdı. Hızlı kuruluş dönemine öncelik tartıma gereği ortadan kalktığında, Stalin vargücüyle, üretimin niteliğinin geliştirilmesi için yeni kadroların yetiştirilmesi sorununu ele aldı. 4 Mayıs 1935'te Kızıl Ordu Akademilerine hitaben yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

Tekniği yoluna koyabilmek ve ondan sonuna dek yararlanabilmek içn, teknikte ustalaşmış insanlara, bu tekniği sanatın bütün kurallarına uygun olarak öğrenebilecek ve kullanabilecek kadrolara gereksinimimiz, var. Teknikte ustalaşmış insanlar yoksa, teknik ölü demektir. Ama teknikte ustalaşmış insanların elinde teknik, mucizeler yaratabilir ve yaratmalıdır da. Eğer birinci sınıf imalâthane ve fabrikalarımızda, devlet çiftliklerimizde ve kollektif çiftliklerde, ulaşım sistemimizde ve Kızıl Ordumuzda bu tekniğe hükmedebilecek yeterli sayıda kadromuz olsaydı, ülkemiz bugüne göre üç kez, dört kez daha büyük sonuçlar elde ederdi. İşte bu yüzden bugün ağırlık, teknikte ustalaşmış insanlara, kadrolara, işçilere verilmelidir. İşte bu yüzden, geride bıraktığımız bir dönemin, teknik açısından büyük sıkıntı çektiğimiz bir dönemin yansıması olan "Her şeyi teknik belirler" biçimindeki sloganın yerine yeni bir slogan, "Her şeyi kadrolar belirler. Şimdi esas olan budur" biçimindeki slogan geçirilmelidir.

Bir gün Stalin şöyle bir olay anlatmıştı: Sibirya'da bir grup tomruk işçisi köylerine döndüklerinde, bir yoldaşlarının eksik olduğu anlaşılmış. Stalin, yoldaşlarının ne olduğunu sormuş, işçiler kayıtsız bir anlatımla onun arkada kaldığını söylemişler. Biraz daha soruşturunca da, "Ne olacak, boğuldu!" diye yanıtlamışlar. "Adamlardan biri atıyla uğraşmak için yürüyüp gidiyordu" diye anlatıyordu Stalin, "Kendisini insan yaşamından çok hayvanıyla ilgilenmekle eleştirdiğimde şu karşılığı aldım: 'Neden insanla ilgilenecekmişiz? Her zaman insan yapabiliriz. Ama bir at yap da görelim bakalım!' " Stalin sözlerini şöyle tamamladı: "Dünyanın sahip olduğu zenginliklerin en belirleyici ve en değerlisinin insan olduğunu kavramanın zamanı artık geldi."

Aynı biçimde, yığınların temel eğitimi yoluna konulduğunda, Stalin daha yüksek eğitimin geliştirilmesi sorununu ortaya attı. Halk artık bütün alanlarda niceliksel üretimden niteliksel üretime geçmeliydi. Yapılara, makinalara, dinamolara, madenlere, yüksek fırınlara, ekinlere ve hayvanlara tanınan öncelik, artık insanlara tanınmalıydı.

İkinci Beş Yıllık Plan tamamlanmıştı. Üçüncüsüne geçmek gerekiyordu. Artık tümüyle birleşmiş olan bir halkın sanayi ordusu, muazzam bir enerji ve çabayla çalışıyordu. Bu 180 milyon insanın oluşturduğu müthiş bir güçtü. Bu gücün gelişmesiyle boy ölçüşebilecek hiçbir güç yoktu. İnsanlık tarihindeki bu en büyük kurtuluş hareketinin olaylarını, batı demokrasilerinin ölçütleriyle değerlendirmeye kalkışmak, boş yere kafa yormaktan başka bir şey değildir.

Stalin ve Bolşevik Partisi, hızla kazanılması gereken bir savaşa önderlik ediyorlardı, çünkü ufukta farklı türden bir savaş belirmişti. O dönemde Rusya'nın taşının toprağının altın olduğu pek söylenemezdi. Sosyalist toplum, tanrının gönderdiği bir armağan olarak gökten zembille inmiyordu. "Kan, ter ve gözyaşlarıyla" ve büyük kayıplar vererek yaratılıyordu. Binlerce insan ölüyor, yaralanıyor, soğuktan donuyor, açlıktan kırılıyordu. Binlercesi askerî mahkemelerde yargılanıyor, kurşuna diziliyordu. Sovyetler Biriiği'ne en büyük çelik fabrikasını kazandıran Magnitogorsk sanayi savaşının kazanılması, Stalingrad, Harkov, Kiev savaşlarının ve daha birçok savaşın kazanılmasını sağladı; ama bu savaşlar hiç de öyle kayıp verilmeden kazanılmadı. Yeryüzünün Nazi boyunduruğundan kurtarılmasının bedeli hesaplanırken, büyük yapıların tepesinde soğuktan donan inşaat işçileri, şiddetli rüzgârda sallanan, iskelelerden düşen işçileri, Sibirya'nın sıfırın altında kırk derece soğuğunda çadırlarında açlıktan ölenleri unutmamak gerekir. İnsanlığın yüzyılar boyu elde ettiği deneyimleri, bir bakıma rahat bir gelişme döneminden geçmiş başka bir toplumun değer yargılarına vurulduğunda bağışlanmaz gibi görünen kayıplara, haksızlıklara ve acılara uğramadan on yıla sığdırmak mümkün olamazdı.

Stalin, sıkıca içice geçmiş üç devrime önderlik ediyordu ve dünya devletleri arasında çıkması beklenen çatışmanın yakınlığının bilincinde olduğu için çalışmaları hızlandırıyordu. NEP'çileri ve kulakları ortadan kaldırarak sınıf savaşını bitirmesi; bir sanayi ve tarım devrimine ve aynı zamanda ortaçağın yoksulluğundan, cehaletinden, ulusal kinlerinden ve batıl inançlarından kurtulma uğraşı veren yığınların yüreklerinde sürdürülen manevî devrime önderlik etmesi gerekiyordu. . Bu sonuncu görevle ilgili olarak şunları söylüyordu:

[Bu görev] Rus olmayan milliyetlerin emekçi yığınlarının, daha ileri durumdaki merkezi Rusya'yı geçmelerine yardım edilmesini ya da başka bir deyişle, onlara şu sorunlarda yardımcı olunmasını kapsıyordu: (a) Sovyet devletini, bu halkların ulusal ve geleneksel koşullarına uygun biçimlerde ve onların arasında geliştirmek ve güçlendirmek; (b) bütün iktidar organlarının, yerel halkın âdetlerini ve psikolojisini iyi bilen kişilerden oluşabilmesi için, adli, idari ve ekonomik hizmetleri onların kendi dillerinde geliştirmek ve güçlendirmek; (e) kendi basınlarını, okullarını, tiyatrolarını, klüplerini ve bütün öteki kültür ve eğitim kurumlarını kendi dillerinde geliştirmek! (d) olabildiği kadar hızlı bir biçimde, yerli vasıflı işçilerden, sovyet ve parti örgütleyicilerinden oluşan kadroların ve bütün yönetim alanlarında ve özellikle halk eğitimi alanında yöneticilerin yetiştirilmesi amacıyla Kırgız, Başkırt, Türkmen, Özbek, Tacik, Azerbeycan, Tatar ve Dağıstan halkları için bu milliyetlerin kendi dillerinde öğretim yapacak, gerek genel eğitim, gerek meslekî ve teknik eğitimle ilgili yaygın bir okul ağı yaratmak ve geliştirmek.

Stalin, kollektif çalışma konusundaki dehasını belki de bu büyük mücadelenin hiçbir aşamasında, halkın insiyatifini geliştirme yönteminde olduğu kadar ortaya koymamıştır. İşçi gruplarının daha yüksek üretim düzeylerine erişmelerini sağlayan ve "sosyalist yarışma"dan yararlanmayı amaçlayan saldırı tugayları taktiği, Bolşevik Partisinin önderlik pratiğinden elde edilen bir politik kavramdı. Buna karşılık, Stahanov Hareketi oldukça farklı ve yeni bir şeydi. Parti önderliğinin saflarından kaynaklanmıyordu. Bu hareket bir kömür madeninde başladı ve öncüsü de Stahanov adlı bir madenciydi. Stahanov, kömür üretimi düzeyinin yükseltilmesi sorunu üzerinde kafa yordu. Sanırım, bizler Batıda bu teknik süreci, sanayinin rasyonelleştirilmesi olarak adlandırırdık. Ne var ki, Stahanov yalnızca yeni teknik yöntemler getirmekle kalmadı. Rasyonelleştirme sürecine kendi insiyatifiyle yeni bir ruh kattı ve bu da bütün işçiler arasında, bilimsel bilgi ve onun her türlü üretim yöntemine uygulanması konusunda bir tutku haline geldi. Stalin, bu olayı ele aldı ve ona örgütlü bir biçim kazandırdı.

Stahanov'dan öğrenebilmeleri için madencilerin, demiryolu işçilerinin, makina işçilerinin ve bilim adamlarının katıldığı konferanslar düzenledi ve bu konferansların hepsinde kendisi de konuşmalar yaptı. Stalin, bu yeni hareketi, kol emeğiyle kafa emeğinin birbirinden ayrılmayacağı yeni bir çalışma biçiminin öncüsü olarak görüyordu. "Bu Stahanov'cular nasıl insanlardır?" diye soruyor ve şöyle yanıtlıyordu;

Stahanov'lar, Busigin'ler, Smetanin'ler, Krivonoss'lar, Vinogradov'lar ve daha birçokları gibi, yaptıkları işin tekniğinde tamamen ustalamış, onu hükmü altına almış ve daha da ilerilere götürmüş olan yeni insanlarla, kadın ve erkek emekçilerle karşıkarşıya bulunuyoruz. Bundan üç yıl kadar önce, böyle insanlarımız ya hiç yoktu ya da sayıları yok denecek kadar azdı. ... Bu yoldaşlarımıza, Stahanov'culara daha yakından bakın. Bunlar nasıl insanlardır? Bunlar genellikle genç ya da orta yaşlı kadın ve erkek emekçilerdir; işlerinde titizliğin ve dakikliğin örneklerini veren, çalışmada zaman etkeninin önemini kavrayabilen ve yalnızca dakikaları değil, aynı zamanda saniyeleri de saymasını öğrenmiş olan, kültür ve teknik bilgi sahibi insanlardır. Büyük çoğunluğu, asgarî teknik kurslara katıldı ve teknik eğitimini sürdürüyor. Onlarda, bazı mühendislerde, teknisyenlerde ve iş yöneticilerinde rastlanan tutuculuğun ve tembelliğin zerresi yok; onlar, köhnemiş teknik ölçütleri paramparça edip yeni ve daha yüksek ölçütler yaratarak cesaretle ileri atılıyorlar; sanayi yöneticilerinin saptadıkları üretim kapasitelerinde ve hazırladıkları ekonomik planlarda değişiklikler yapıyorlar; mühendislerin ve teknisyenlerin söylediklerini çoğu zaman tamamlıyor ve düzeltiyorlar, onlara ders veriyor ve onları ilerletiyorlar, çünkü onlar yaptıkları işin tekniğinde tamamen ustalaşmış, teknikten elde edilebilecek olanın en çoğunu elde edebilen insanlardır. ... Stahanov'cuların sanayinin yenilikçileri oldukları ve Stahanov hareketinin de sanayimizin geleceğini temsil ettiği, işçi sınıfının kültürel ve teknik düzeyinin gelecekteki gelişmesinin tohumlarım bağrında taşıdığı ve sosyalizmden komünizme geçiş ve kafa emeğiyle kol emeği arasındaki farklılığın ortadan kaldırılması için zorunlu olan emek üretkenliği ölçütlerine ulaşabileceğimiz biricik yolu önümüze serdiği açık değil midir?

Bugün büyük boyutlara erişen bu hareket, Sovyetlerin tüm dünyada cehaleti ve geriliği yoketme çabalarına ilk başladıkları yıllardan beri sürdürdükleri yığın eğitiminin yolaçtığı niteliksel değişikliğin bir göstergesidir. Magnitogorsk'ta bir işçi olarak yaşadığı altı yılın büyüleyici öyküsünü John Scott şöyle anlatıyor:

Her gece saat altıdan onikiye dek Magnitogorsk tramvayları ve otobüsleri, koltuklarının altında kitapları ve defterleriyle okuldan eve, evden okula koşuşturan, Leibnitz, Hegel ya da Lenin üzerine tartışmalar yapan, dizlerinin üzerinde problem çözen, New York metrosundaki sınava giden lise öğrencileri gibi hareket eden yetişkin öğrencilerle dolu olurdu. Ama ne sınav zamanıydı, ne de bu öğrenciler okul çağındaki çocuklardı. Bu, birkaç yüzyıllık yitirilmiş zamanı gidermeye çalışan Sovyetler Birliği halkının ivedisinden başka bir şey değildi.

Denilebilir ki, Stahanov Hareketinin başlamasıyla birlikte, bilim belli bir azınlığın malı olmaktan, uzmanların özel alanı olmaktan çıktı. Tarlalar, fabrikalar, atelyeler, madenler, taş ocakları, üretim faaliyetinin bütün birimleri halkın birer bilim laboratuvarı haline geldiler; işçiler de işbaşmdaki bilim adamları oldular. İnsanlık tarihinde bir dönüm noktasıydı bu. Devrim, yeni tipte işçiyi; insanın hem makinaya, hem de doğaya hükmetmeyi öğrenmesini gerektiren geleceğin uygarlığındaki insanların ilk örneği olan işçi-bilimadamını yaratmıştı.

Stalin'in önderliğinin en büyük zaferi, halkın elde ettiği başarıları bütün yönleriyle toparlayarak, onları bugün tüm dünyanın Stalin Anayasası olarak bildiği anayasada yansıttığı zaman ortaya çıktı. Sorumluluğunu esas olarak Lenin'le Stalin'in paylaştıkları, 1922 yılında düzenlenen ilk Sovyet Anayasasından bu yana büyük değişiklikler meydana gelmişti. Stalin, artık büyük çoğunluğu okuma-yazma bilmeyen bir toplumla karşı karşıya değildi. Cehalet hemen tümüyle ortadan kaldırılmıştı. Stalin, artık düşman sınıfların durumunu gözönünde bulundurmak zorunda değildi. Bu sınıflar tasfiye edilmişti. Kiliselerin karşı-devrimci güçlere yardımcı olan kesiminin üstesinden gelinmiş, kiliseler Sovyet rejimine düşmanlık besleyen bütün önderlerinden arındırılmıştı. Artık "kulaklar" yoktu ve kollektif çiftliklerdeki köylüler yaşam biçimlerinde meydana gelen değişikliklerden büyük bir coşkunluk duyuyorlardı. Sınıfsız toplumun temelleri sağlam bir biçimde atılmıştı. Kurtulan uluslar, yeni durumlarıyla ilgili büyük deneyimler kazanmışlardı. Dolayısıyla artık demokrasiyi geliştirmenin, gereği kalmayan kısıtlamaları kaldırmanın ve yönetimi basitleştirmenin zamanı gelmişti.

1935 yılında Sovyetlerin Yedinci Kongresi, SSCB Anayasasının değiştirilmesini kararlaştırdı. Stalin, kollektif çalışmada büyük bir önder olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bir Anayasa tasarısı hazırlamakla görevlendirilen geniş bir komisyona başkanlık etti. Bu komisyonda Molotov, Jdanov, Kaganoviç ve daha birçokları gibi ülkenin önde gelen ve en yetenekli önderleri bulunuyordu. Tasarının hazırlanması tamamlandığında, tarihin en büyük tartışması başladı. Sovyetler Birliği'ni oluşturan bütün ulusların dillerinde yayınlanan tasarı, 60 milyon nüsha dağıtıldı. Tasarının tamamı, toplam tirajları 37 milyon olan 10 bin gazetede yayınlandı. Bütün radyo istasyonlarından okundu ve 38 milyon insanın katıldığı 527 bin mitingde tartışıldı, önerilen değişikliklerin sayısı 134 bindi. Anayasa, fabrika ve imalâthanelerde, kooperatif derneklerinde ve klüplerde, çiftliklerde, atelyelerde ve madenlerde tartışıldı ve incelendi. Komisyon, gerek tek tek bireylerden, gerek örgütlerden gelen bütün değişiklik önerilerini inceledi. Tasarının son biçimi, 5 Aralık 1936'da Sovyetlerin olağanüstü bir kongresine sunuldu.

Anayasa, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği' nin, işçilerin ve köylülerin sosyalist devleti olduğunu ilân ediyordu:

SSCB'de tüm iktidar, emekçi halkın delegelerinin Sovyetleri tarafından temsil edilen kent ve köy emekçilerinindir. ... Bütün yurttaşlar, milliyet ve ırk farkı gözetilmeksizin, ekonomik, kültürel, sosyal ve politik yaşamın ve devlet yaşamının bütün alanlarında eşit ve geri alınamaz haklara sahiptiler. ... Bu hakların dolaylı ya da dolaysız herhangi bir biçimde kısıtlanması ya da yurttaşlara ırklarına ve milliyetlerine göre dolaylı ya da dolaysız herhangi bir biçimde ayrıcalık tanınması ve aynı zamanda ırk ve milliyet ayırımının, düşmanlığının ya da nefretinin herhangi bir biçimde propagandasının yapılması yasa tarafından cezalandırılır.

Eşit haklara sahip iki meclisten, yani Birlik Sovyeti ile Milliyetler Sovyetinden oluşan SSCB Yüksek Sovyeti, SSCB yurttaşları tarafından genel, eşit ve dolaysız oy hakkı temeli üzerinde gizli oylamayla dört yıllık bir dönem için seçilir. Aklî dengesi yerinde olmayanlar ve mahkemeler tarafından seçme hakkını da elinden alan cezalara çarptırılmış olanlar dışında, onsekiz yaşını doldurmuş bütün yurttaşlar ırk ya da milliyet, din, eğitim düzeyi, ikametgâh, sosyal köken, mülkiyet ve medenî hal ayırımı yapılmaksızın ve geçmişteki faaliyetleri gözönüne alınmaksızın, seçme ve seçilme hakkına sahiptirler.

SSCB'nin ekonomik temeleri, sosyalist ekonomi sisteminden ve üretim alet ve araçlarının sosyal mülkiyetinden oluşur. ... Sosyalist mülkiyet, ya devlet mülkiyeti biçiminde ya da kooperatif kollektif mülkiyeti biçimindedir. ..-Yasalar, başkalarının emeğinin sömürülmemesi koşuluyla ... küçük ölçüde özel girişime izin verir. ... Çalışma geliri ve tasarruflarda, konut ve yardımcı tarımda, ev eşya ve aletlerinde, kişisel kullanımla ilgili eşyada kişisel mülkiyet hakkı ve yurttaşların kişisel mallar üzerindeki miras hakkı yasayla korunmuştur. ... Çalışmayan aç kalır ilkesi temeli üzerinde, çalışmak, her sağlam yurttaş için bir ödev ve şereftir.

Yurttaşların çalışma hakkı, iş bulma ve işin niteliğine ve niceliğine göre ücret alma güvencesi, ... dinlenme, ... ücretli izin, bir sanatoryumlar, dinlenme evleri ve klüpler ağının sağlanması hakkı, ... yaşlılık, hastalık ve çalışma yeteneklerinin kaybolması durumlarında sigorta hakkı vardır. Bu haklar, giderleri devletçe karşılanan parasız sağlık hizmetleri ve yaygın sağlık kurumları ağının sağlanması, ... sosyal sigortanın yaygın bir biçimde geliştirilmesiyle güvence altına alınmıştır. ... Yurttaşların, parasız yüksek öğrenim de içinde olmak üzere, öğrenim görme hakkı vardır. ... Kadınlar, ekonomik, kültürel, sosyal ve politik yaşamın ve devlet yaşamının bütün alanlarında erkeklerle eşit haklara sahiptirler... kadınlar, ana ve çocuğunun çıkarlarının devletçe korunması, ücretli doğum izni ve bir doğumevleri, yuvalar ve kreşler ağının sağlanması hakkına sahiptirler. ... Kilise devletten, okul da kiliseden ayrı olacaktır. Bütün yurttaşlara dini ibadet özgürlüğü ve din aleyhtarı propaganda yapma özgürlüğü tanınacaktır. ... Emekçi halkın çıkarlarına uygun olarak ve sosyalist sistemi güçlendirmek amacıyla, yurttaşların söz özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü yasalar tarafından güvence altına alınmıştır. ... Mahkeme kararı ve bir savcının izni olmadan hiç kimse tutuklanamaz. Yurttaşların konut dokunulmazlığı ve haberleşmede gizlilik, yasa tarafından korunmuştur.

Bu hakların yanısıra bir de görevler vardır.

Anavasaya uymak, onun maddelerini yerine getirmek, iş disiplinini korumak, kamu görevlerini dürüst bir biçimde yerine getirmek, sosyalist toplumun yasa düzenine saygı göstermek ve anavatanın zenginliğinin ve gücünün kaynağı olan sosyalist kamu mülkiyetini korumak ve güçlendirmek her yurttaşın görevidir; anavatanın savunulmasıysa, kutsal bir görevdir. Bu hakların ve görevlerin yürütüldüğü ve güvence altına alındığı temsili hükümet sistemi, delegelerin, SSCB Yüksek Sovyetine; Cumhuriyetler Yüksek Sovyetine; bölge ve il sovyetlerine; özerk cumhuriyetlerin yüksek sovyetlerine; özerk illerin, bölgelerin, kentlerin ve köylük bölgelerin sovyetlerine seçildikleri genel oy hakkı temeline dayalıdır. Seçimlere bütün yurttaşlar eşit olarak, kadınlarla erkekler eşit olarak katılırlar ve eşit koşullarla seçilme hakkına sahiptirler. Kızıl Ordu saflarındaki yurttaşlar, öteki bütün yurttaşlarla eşit koşullarda, seçme ve seçilme hakkına sahiptirler. Seçimler doğrudan, oylama gizlidir. Adaylar seçim bölgeleri tarafından gösterilir ve emekçi halkın bütün örgütleri ve dernekleri. Komünist Partisi örgütleri, sendikalar, kooperatifler, gençlik örgütleri ve kültür dernekleri aday gösterme hakkına sahiptirler. Bütün kuruluşlardaki bütün temsilciler, kendi çalışmaları ve kuruluşun çalışmaları üzerine rapor vermekle yükümlüdürler ve yasada belirtildiği gibi, seçmenlerin çoğunluğunun kararıyla geri alınabilirler

Bu SSCB Anayasası, aşılmaz gibi görünen güçlüklere karşın gerçekleştirilen, on yıllık büyük ekonomik, sınaî ve sosyal ilerlemeyi toparlamaktaydı. 1917 yılında okuma-yazma bilmeyen 130 milyon Rus yurttaşı vardı. 1937 yılındaysa okuma-yazma bilmeyen hemen hemen kalmamıştı ve Sovyetler Birliği 9 milyon teknisyene sahip bulunuyordu. Stalin 1927 yılında Birinci Beş Yıllık Planı başlattığında, Rusya'nın yalnızca 210 araştırma laboratuvarı vardı. 1937'deyse bunların sayısı 2300'e yükselmişti. 1941 yılında, Stalin'in kendi eserleri birçok dilde 509 milyon, Lenin'in eserleri de 171 milyon basılmış bulunuyordu. 1913'te 86 milyon 700 bin nüsha basılan 26.200 kitaba karşılık, 1938 yılında 40 bin kitap 692 milyon 700 bin nüsha basılmıştı. Herzen, Gogol, Puşkin, Tolstoy, Lermontov ve Çehov gibi büyük yazarların klasik eserleri ve modern yazarların kitapları artık milyonlarca basılıyor ve bunlardan bazıları yetmişiki dile çevriliyordu. Byron, Dickens, Shakespeare, Goethe, Victor Hugo, Cervantes, Anatole France gibi yabancı yazarların klasikleri de altı dilden kırk dile kadar çevriliyor, milyonlarca nüsha basılıyordu. 1913 yılında, tüm Rusya'daki 859 gazetenin toplam tirajı 2 milyon 700 bini geçmiyordu. 1938 yılındaysa toplam tirajı 37 milyon 500 bin olan 8.550 gazete çıkıyordu (bunlardan 2.188'i Rusçadan ayrı dillerde yayınlanıyordu) . 1940 yılında Sovyetler Birliği'nde, 173 tanesi yalnızca gençler için olmak üzere, 850 tiyatro vardı. 1914 yılında, çeşitli düzeylerdeki okullara giden 8 milyon 137 bin insan vardı; 1936 -37 öğrenim yılındaysa, onbeş yaşına dek olan 38 milyon 335 bin kişi parasız ilk öğrenimden, 10 milyon 834 bin çocuk orta öğrenimden ve 700 bin delikanlı ve genç kız da üniversite ve dengi yüksek okullardan yararlanıyordu. 1939 yılında, 166 milyon kitaba sahip 86.266 halk kitaplığı vardı. Gene aynı yıl, Sovyet Bilimler Akademisi altmış bilimsel enstitüye ve 158 milyon rublelik bir bütçeye sahipti. 1940 yılında devlet, kültürel çalışmalara toplam 42 milyar 875 milyon ruble harcıyordu.

Üstelik bu şaşırtıcı gelişmeler yalnızca erkeklerle sınırlı da değildi. 1940 yılında, oniki bin kadın Sovyet Bilimler Akademisinde araştırmacı olarak çalışıyordu. Hükümet ve parti çalışmalarının yönetici mevkilerinin yüzdeyirmisinde kadınlar bulunuyordu. Ayrıca çeşitli cumhuriyetlerdeki birçok örgütün seçimle işbaşına gelinen mevkilerinde 428.570 kadın görev yapıyordu. Buna göre, sanırım, Sovyetler Birliği'ndeki kültür devriminin, bütün öteki ülkelerdeki kültür devrimlerini geride bıraktığını söylemek abartma olmayacaktır.

Bilim ışığının tüm ülkeyi aydınlatması sonucunda, sosyal refah alanında büyük değişiklikler meydana geldi. Doğum ve çocuk sağlığı kliniklerinden oluşan ve giderleri hükümetçe karşılanan önleyici ve tedavi edici örgütler, geniş bir sağlık kurumları ağı meydana getirmektedir. Ölüm oranı Çarlık Rusyasma göre yüzde 55 düşmüş, çocuk ölümleriyse yarıyarıya azalmıştır. Nüfus yılda 3 milyonluk bir artış göstermektedir.

Ancak, belki de Stalin'i en çok sevindiren başarı, milliyetler sorununun çözülmüş olmasıdır. Bir zamanların "sömürge" ulusları, feodalizm ve barbarlıktan uygarlığa sıçramış bulunuyorlar. Stalin, bütün ulusların ve ırkların, renk, dil, kültür düzeyi ve ekonomik gelişme farkı gözetilmeksizin eşit hak ve olanaklara sahip olmaları ilkesine bağlı kalmıştı. İlk Sovyet Anayasasında dile getirilmiş olan bu ilkenin uygulanması için gösterilen çabalar sonucunda, göçebe kabileler ve geri halklar, Pogromlar ve ırkçı düşmanlıklar ve çatışmalar çağını geride bırakmış, okur-yazar, eğitim görmüş, kültürlü kişilerden, kollektif çiftçilerden ve sanayi işçilerinden meydana gelen ve kendi kendini yöneten uluslar haline gelmişlerdi. Stalin'in ülkesi Gürcistan bir zamanlar ilkel bir yarı-sömürgeydi; oysa şimdi Sovyetler Birliği'nin en ileri sosyalist cumhuriyetlerinden biridir. Hızla gelişen komşu Ermenistan Cumhuriyeti'ndeyse, zulüm günleri kötü bir anı olmuştur artık. Artık her iki cumhuriyette de ilkokuldan üniversiteye dek kendi eğitim sistemleri yürürlüktedir. Özbekistan, Buhara, Tacikistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Kazakistan, Yakutistan, Sibirya ve Sovyet Asya toprakları içinde kalan bütün yörelerde ilkel yaşamdan çağdaş uygarlığa sıçranılmıştır. Sanayi makinaları bu yörelere birer kurtarıcı olarak girdiler; bilim, bu ülkeler imparatorluk resminin birer sömürgesiyken hüküm süren vahşi köleliğin bir parçası olan zihnî zincirleri paramparça etti. Pis kokulu, dumandan geçilmeyen kulübelerin ve ilkel pisliğin yerini, yeni evler, modern eşya, yeni sanayi, kollektif çiftlikler, yeni okullar, yeni alışkanlıklar ve yeni bir yaşam biçimi aldı. Ancak, bir yandan Sovyetler Birliği'nin dörtbir bucağında tek tek ulusal kültür ve politik biçimler hiç kısıtlanmaksızın uygulanırken bir yandan da bunların hepsi bir tüm olarak Sovyetler Birliği'nin ekonomik birliğine dayanmaktadır. Artık ulusal sınırlarda gümrük duvarları yok. Ulusal ayrıcalık konusunda da modası geçmiş girişimlere rastlanmıyor. Bir üretim örgütü olarak SSCB, savunmada ve amaçta birleşmiş tek bir bütündür.

Stalin, bu zaferin nedenlerini şöyle açıklıyor:

Uluslar arasındaki çatışmaların esas kışkırtıcıları olan sömürücü sınıfların var olmaması; karşılıklı güvensizlik" yaratan ve ulusal tutkuları körükleyen sömürünün var olmaması; iktidarın, her türlü köleliğin düşmanı ve enternasyonalizm fikirlerinin gerçek taşıyıcısı olan işçi sınıfının elinde bulunması; halklar arasında karşılıklı yardımın, ekonomik ve sosyal yaşamın bütün alanlarında gerçekten uygulanması; ve nihayet, SSCB halklarının ulusal kültürlerinin, yani biçimde ulusal, özde sosyalist olan bir kültürün filizlenmesi: Bütün bunlar ve benzeri etkenler, SSCB halklarının durumunda köklü bir değişiklik yaratmıştır. Birbirlerine karşı duydukları güvensizlik kaybolmuş, aralarında karşılıklı bir dostluk duygusu gelişmiş ve böylece tek bir federe devlet sistemiyle birlikte halklar arasında gerçekten kardeşçe bir işbirliği kurulmuştur. Bunun sonucunda artık bugün, bütün sınavlardan alnının akıyla çıkmış ve sağlamlığı karşısında yeryüzünün herhangi bir yerindeki herhangi bir ulusal devletin kıskançlık duyabileceği, tam anlamıyla oluşmuş, çok uluslu bir Sosyalist Devlete sahibiz.

Stalin, başarıyla gerçekleştirilen ekonomik dönüşümü, Bolşevik Partisinin Onsekizinci Kongresine sunduğu raporda gururla anlatıyordu:

Sanayinin ve tarımın yeni ve modern bir teknik temeli üzerinde yeniden kuruluşunun tamamlanmış olmasını, sözkonusu dönemde ekonomik gelişme alanında elde edilen en önemli sonuç olarak görmeliyiz. Artık ülkemizde, eski tekniğe sahip eski fabrikalar ve nuhu nebiden kalma aletlere sahip eski köylü çiftlikleri yoktur ya da yok denecek kadar azdır. Artık sanayimiz ve tarımımız yeni ve modern tekniğe dayanmaktadır. Sanayi ve tarımın yeni makinalarla yeterince donatılmış olduklarını gözönüne alacak olursak, ülkemizin, eski makinalarm üretime ayak bağı olduğu ve modern tekniği engellediği öteki bütün ülkelerden daha ileri olduğunu hiç abartmadan söyleyebiliriz.

Ülkenin sosyal yapısı yepyeni bir görünüme bürünmüş bulunuyor. 1937 yılında nüfusun yüzde 34,7'si kol emekçileri ve memurlar, yüzde 55,5'i kollektif çiftçiler ve kooperatifleşmiş zanaatkarlar, yüzde 5,6'sı kendi başlarına çalışan köylü zanaatkarlar ve yüzde 4,2'si de öğrenciler, emekliler ve askerler olarak sınıflandırılmıştı. Bolşevik Partisinin 1925 yılında 470 bin olan üye sayısı, yaklaşık olarak 2 milyona çıkmıştı. Beş milyon üyesi olan Genç Komünistler örgütüyse, Bolşevik Partisini daha da güçlendiriyordu.

Bütün bu büyük kuruluş çalışmaları ilerlerken, Stalin bir yandan da Beşinci Kol olarak nitelendirilen muhalif unsurlarla hesaplaşıyordu. Eğer pek az kimsenin kavradığı bu mücadelenin üzerinde biraz daha az dursak ve Stalin'in aynı yıllarda yönettiği kuruluş çalışmalarına biraz daha fazla dikkat gösterseydik, Alman saldırısı gelip çattığında Kızıl Ordunun ve Sovyet halkının düşmana karşı koyma gücü konusunda daha az hata yapardık.

Devrimin iç sorunlarında zamana karşı girişilen yarış kazanılmıştı. Ama Stalin, bu zaferi Sovyet halkıyla paylaştığı anda bile, kurulmasına yol göstericilik ettiği uygarlığın üzerinde pek yakında patlayacak olan fırtınayı hiçbir zaman gözden kaçırmadı. En zorlu yıllarında bile hiç kaybetmediğ aynı vakar ve gözüpeklikle, yarattığı dev gücün başında duruyor; en küçük bir kararsızlığa kapılmaksızın, devleti ve partiyi sınavların en büyüğüne hazırlıyordu.

Onbeşinci Bölüm - Stalin ve Dünya Devrimi

Lenin yoldaş, aramızdan ayrılırken, bizden Komünist Enternasyonal ilkelerine bağlı kalmamızı istedi. Sana söz veriyoruz, Lenin yoldaş, tüm dünya emekçilerinin birliğini, Komünist Enternasyonali güçlendirmek ve yaygınlaştırmak için canımızı esirgemeyeceğiz. J. STALİN, Ocak 1924

Komünist Enternasyonalin dağıtılması doğru ve zamanındadır; çünkü özgürlüğüne düşkün bütün ulusların ortak düşman Hitlerciliğe karşı ortak saldırısının örgütlenmesini kolaylaştırmaktadır... J. STALİN, 28 Mayıs 1943 

JOZEF STALİN, daha 1914 yılında önce Bolşevik Partisi önderlerinin ön saflarında yer aldığı halde, 1917 Şubat Devrimiyle birlikte sürgünden dönünceye dek, uluslararası sorunlarla ilgili pek az şey yazmış ya da söylemişti. Gerçekten de, dış sorunlarla ilgili görüşlerini ilk kez enine-boyuna 1924 yılında Leninizm adlı eserinde dile getirdi. Stalin, vargücüyle çalışarak örgütler kurduğu, savaştığı ve bir cepheden ötekine koştuğu hazırlık ve sağlamlaştırma yıllarında, Lenin'in önde gelen "uygulayıcısı olmakla yetinmişti. Artık, Lenin'in yerine geçmesine karşın, gene onun "öğrencisi olmakla yetiniyor, Usta'nın öğretilerini sadakatle açıklıyordu. O sıralar görüşlerini şöyle özetlemişti:

... yalnızca tek bir ülkede burjuvazinin iktidarının yıkılması ve proletarya iktidarının kurulması, kendiliğinden, sosyalizmin tam zaferi demek değildir. İktidarını sağlamlaştırdıktan ve köylülüğün desteğini sağladıktan sonra, muzaffer proletarya, sosyalist bir toplumun kuruluşuna geçebilir ve geçmelidir de. Bu, muzaffer proletaryanın böylelikle sosyalizmin nihaî zaferine ulaşacağı anlamına gelir mi? Bu, tek bir ülkedeki işçilerin, hiçbir yardım görmeksizin, müdahaleye ve eski düzenin geri getirilmesine karşı güvence altında, soyalizmi kesin olarak kurabileceği anlamına gelir mi? Kesinlikle hayır. Böyle bir şeyin olabilmesi için, devrimin her yerde olmasa bile hiç değilse birkaç ülkede zafere ulaşması zorunludur. İşte bu yüzden, başka ülkelerdeki devrimin teşvik edilmesi ve desteklenmesi, devrimin zafere ulaştığı ülkeye düşen bir görevdir. İşte bu yüzden, devrimin başarıya ulaştığı ülke kendisini bağımsız bir güç olarak değil, bir yardımcı güç olarak, proletaryanın öteki ülkelerdeki zaferini hızlandıracak bir araç olarak görmelidir.*

"Başka ülkelerdeki devrimin teşvik edilmesi ve destekellenmesi"nin hangi biçimleri alacağı, koşullara bağlıdır. Stalin, bir marksist olarak, başka bir ülkedeki ayaklanmaya yardım etmek üzere Kızıl Ordusunu göndermesini devrimci Rusya'dan her zaman ve her koşul altında isteyebileceğini söyleyemezdi. Ancak Rusya, devrimin her yerde gelişmesine şu ya da bu biçimde yardımcı olacaktı.

Stalin, Lenin'in bu dönemi bir "Savaş ve Devrim" dönemi olarak nitelendiren görüşüne katıldığını, Leninizm'de yeterince açık bir biçimde ortaya koyuyordu: Eskiden, proletarya devrimi, sözkonusu ülkenin tamamen yerel koşulların bir sonucu olarak düşünülürdü. ... Bu formül, eskimiştir. Bugün biz, proletarya devrimini, her şeyden önce dünya ölçüsündeki emperyalist sistemin yarattığı zıtlıkların bir sonucu, dünya ölçüsündeki emperyalizmin zincirlerini (şu ya da bu ülkede) kıran bir çabanın sonucu olarak görmek zorundayız. ... Bundan sonra cephe nerede yarılacaktır? Hiç kuşkusuz, gene en zayıf olduğu noktada. ...

Stalin daha önceleri, 1917 Martında, Lenin, Troçki, Buharin, Zinovyev ve öbürleriyle birlikte Komünist Enternasyonalin kuruluş kongresine delege olarak katılmıştı. 1914'te savaşın patlak vermesiyle birlikte İkinci Sosyalist Enternasyonal çöker çökmez, Lenin, "oportünizmden arınmış" bir Komünist Enternasyonal kurmanın gerekliliğini vurgulamaya başlamıştı. Ve Rusya Devrimi öteki ülkelerin işçi sınıfı saflarında büyük bir coşkunluk yarattığında, Lenin bu örgütün kurulmasına önderlik etti. Bazı kimseler, Komünist Enternasyonalin, Sovyet Dışişleri Bakanlığının bir uzantısı olarak kurulduğunu ileri sürmüşlerdir. Ben bu görüşün tamamen yersiz olduğu kanısındayım. Lenin, Komünist Enternasyonali Rusya Devrimi olmasaydı da kuracaktı yazılarında bunu ispatlayacak çok sayıda kanıt vardır. Ancak Rusya Devrimi Lenin için çok daha elverişli koşullar yarattı. Çünkü devrim yalnızca Bolşevik Partisinin Rusya'daki gelişmesini son derece hızlandırmakla kalmadı, aynı zamanda bütün ülkelerin sosyalist ve işçi sınıfı hareketlerinde Bolşevik Partisine benzeyen partiler kurma isteği yarattı. Stalin, Lenin'in önerisini desteklemekte en ufak bir duraksama göstermedi.

Leningrad'daki Smolni Enstitüsünde yapılan o ilk toplantıda, yeni Enternasyonalin, Sovyet dış politikasıyla ya da müdahale savaşı sona erip de Sovyet hükümetiyle kapitalist hükümetler arasında diplomatik ilişkiler kurulduktan sonra ortaya çıkacak sorunlarla bağıntısı konusunda hiçbir tartışma yapılmadı. Gerçekte o sıralar bu tür ilişkilerin kurulabileceğine pek az olasılık veriliyordu. Sovyetler, sırtlarını duvara dayamış savaşıyorlardı; devletlerarası ilişkiler gibi sorunların ortaya çıkması için daha aylar sürecek kahramanca mücadelelerin verilmesi gerekiyordu. Üstelik hiçbir marksist ya da sosyalist yazıda bu konuya ışık tutacak bir nokta yoktu. Kapitalist ülkelerle ilişki kurulduktan sonra, Bolşevikler en ufak bir deneyime sahip olmadıkları bir alanda çalışmak zorunda kalacaklardı.

1919 Kongresi küçük bir kongreydi ve öteki ülkelerin sosyalist hareketleriyle ilişkisi olan ve o sırada Rusya'da bulunan bazı kimselerden ve Rusya Bolşeviklerinin önderlerinden oluşuyordu. Bu kongre, birkaç bildiri yayınlamasının ve Enternasyonalin kurulduğunu ilân etmesinin yanısıra, ertesi yıl yapılacak ve gerçekten temsil niteliği taşıyacak olan kongrenin zeminini hazırlamaktan başka bir şey yapmadı.

İkinci Kongre, 1920 yılının Temmuz ve Ağustos ayarında toplandı. Bu kongrede, elliyi aşkın ülkenin partileri ve sosyalist grupları temsil ediliyordu. İlkönce Leningrad'daki Uritski Tiyatrosunda, daha sonra da Kremlin'deki St. Andrew Salonunda toplanan eşsiz bir topluluktu bu. Devrim, her kıtadan ve her iklimden delegeleri büyük bir mıknatıs gibi çekmişti. Ne var ki, devrimci gelişme, büyük işçi partilerini, yeni Enternasyonale Almanya ve İngiltere'de geniş bir yığın temeli sağlayacak ölçüde bölecek boyutlara ulaşmamıştı.

ABD'deki işçi smıfıysa politik bakımdan hâlâ çocukluk çağındaydı ve zaten bölünecek bir harekete sahip değildi. İkinci Enternasyonalin resmî sosyal-demokrat ve işçi partileri, dağılmakta olan ve yerlerini devrimci partilerin alması gereken örgütler olarak görüldüklerinden, bu kongreye çağrılmamışlardı.

İtalya, Fransa, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Romanya'daki belli-başlı sosyalist partiler çağrıyı kabul ettiler. İrili-ufaklı gruplar ve partiler, Lenin'in, Bolşevik Partisini kurmakta kendisine yolgöstermiş olan ilkelere dayalı bir devrimci ölçütün kabul edilmesi yolundaki diretmesiyle karşıkarşıya kaldılar. Bu, bazı grupların, özellikle Fransızların ve İtalyanların, Enternasyonale üye olabilmek için bölünmek zorunluluğuyla karşıkarşıya bulundukları anlamına geliyordu.

İkinci Kongre, uluslararası durumla ilgili değerlendirmesinde bir değişiklik yapmadı. İlk Başkan Zinovyev, kapitalizmin bir yıl ya da en fazla iki yıl içinde, hiç değilse Avrupa'da, son bulacağını cesaretle belirtti ve kendisine karşı çıkan olmadı. Lenin, Rusya Devrimiyle açılan çağın niteliğini çözümledi. Bu çağın ne kadar süreceği konusunda belli bir zaman sınırı koymadı. Üstelik, devrimcileri, o sıradaki bunalımın kapitalistler için umutsuz bir bunalım olduğu yolundaki anlayışa karşı uyardı. Lenin şöyle dedi:

Mutlak olarak umutsuz durum diye bir şey yoktur. Burjuvazi, yönünü kaybetmiş çaresiz bir haydut gibi hareket etmektedir. Hata üstüne hata işlemekte, durumunu daha da kötüleştirmekte ve kendi çöküşünü hızlandırmaktadır. Bütün bunlar doğrudur. Ancak burjuvazinin, sömürülenlerin şu ya da bu azınlığını bazı ödünler vererek aldatmasının kesinlikle olanaksız olduğu; şu ya da bu " hareketi bastıramayacağı; ezilen ve sömürülenlerin şu ya da bu kesiminin ayaklanmasını ezemeyeceği "ispatlanamaz". "Mutlak" umutsuzluğu önceden "ispatlamaya" kalkışmak, bilgiçlik taslamaktan, fikirlerle ve terimlerle oynamaktan başka bir şey değildir'. Bu ve benzer sorunların gerçek "kanıtı ancak deneyimle elde edilebilir. Burjuva rejimi dünyanın dörtbir yanında en büyük devrimci bunalımla karşıkarşıyadır. Şimdi devrimci partiler, yeterli sınıf bilincine ve örgütlenme gücüne sahip olduklarını, sömürülen yığınlarla yeterli bağlarının bulunduğunu ve bu bunalımdan başarılı ve muzaffer bir devrim için yararlanabilecek kararlılığa ve yeterliliğe sahip olduklarını fiiliyatlarıyla ispatlamayıdırlar. Burada, Komünist Enternasoynalin bu kongresinde toplanmamızın esas amacı, bu "kanıtı hazırlamaktır. ...

Gerçi hiç kimse bütün ülkelerde aynı anda bir ayaklanma olabileceğini ileri sürmüyordu, ama devrimin yükseliş halinde olduğu ve her komünist partisinin, yakın gelecekte proletarya diktatörlüğünü ve Sovyetleri kurmaya yönelik bir ayaklanma mücadelesine önderlik edebileceğini ispatlaması gerektiği de herkesçe kabul ediliyordu. Ayrıca, Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulunun, dünya devriminin merkezî önderliğini üstlenmesi gerektiği de kabul ediliyordu. Sözün kısası, Komünist Enternasyonalin uluslararası bir parti olarak düşünüldüğü açıktı. 1921 yılında toplanan Üçüncü Kongresinde, Enternasyonal, sorunu şöyle koyuyordu:

Uluslararası karşı-devrim cephesini yıkmak, Komünist Enternasyonalin birleşik güçlerinden yararlanmak ve devrimin zaferini yakınlaştırmak için, devrimci mücadelenin birleşik uluslararası önderliği uğruna vargücümüzle mücadele etmeliyiz. Bunun gerçekleşmesi için zorunlu koşullar, Komünist Enternasyonali oluşturan unsurların politik ve merkezî örgütlenmesi, oportünistlerin özerklik yutturmacasının bozulması, Komünist Enternasyonalin ve onun bütün mekanizmasının uygun bir politik örgütünün kurulmasıdır. ... Kongre, ülkelerin ulusal özelliklerini, mücadelenin verildiği koşulların farklılıklarını ve düşmanın gücünü ve devrimci güçlerinin savaşma yeteneğini ve gücünü gözönüne almaktadır. Ama ortak bir uluslararası savaş önderliğine ne kadar yaklaşırsak, üye olan kesimlerin örgütlenme biçimleri ve taktikleri arasında uyum sağlamak da o kadar gerekli olur. ...

Böylece, 1890'larda Avrupa'dan gelmiş olan devrimci marksizm, Rusya Devriminin kanatları üzerinde yeniden Avrupa'ya ve dünyanın öteki yerlerine taşınıyordu 
Leninizm, s. 109. 

Komünist Enternasyonalin Stalin'in önderlik ettiği ilk dünya kongresi, 1924'te yapılan Beşinci Kongreydi ve bu kongreye, Enternasyonalin Komünist Partilerini Bolşevikleştirme Kongresi adı verilmişti. O sıralar, Troçki'ye karşı mücadele hızlanmaya başlamıştı ve "tek ülkede sosyalizm" sorununa bağlı olarak Rusya Partisinin sağlamlaştırılması süreci olgunlaşmaktaydı. Stalin bu sorunu hemen Enternasyonalin genç partilerinin önüne koydu. O, bu sorunun yalnızca Rusya'nın sorunu olduğu kanısında değildi. Temel bir sorundu bu. Lenin'in ortaya koyduğu "kapitalizmin eşit olmayan gelişmesi yasası" yalnızca Rusya için geçerli değildi ve bunu Enternasyonalin öteki partilerinin de kavraması çok önemliydi. Ayrıca öteki partilerin bu sorunu kavramaları, -Stalin'in Rusya Partisi içindeki durumunu da güçlendirecekti; çünkü Stalin, Lenin'in yerine geçtiği sırada, Troçki, Buharin ve Radek, Rusya Bolşeviklerinin Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulundaki temsilcileri durumundaydılar. Bunlar, "tek ülkede sosyalizm"e inanmadıklarını ve Lenin'le Stalin'in uyguladığı marksizmden saptıklarını açığa vurdukça, Bolşevizm saflarından birer birer ayıklandılar ve Stalin'i destekleyenler bütün kuruluşlarda onların yerlerini aldılar.

Komintern politikasının taktik yönleri açısından ülkelerin "eşit olmayan gelişmesi" kabul edilmekle birlikte, örgütlenme anlayışına bunun taban tabana karşıtı olan bir ilke, kesin uluslararası merkezileşme ilkesi egemendi. Bu nedenle, Stalin, "tek ülkede sosyalizm" sorununu ortaya attığında, sözkonusu olan ülke doğal olarak Sovyet Rusya'ydı. Bolşevikler, yönetimin merkezileştirilmesine inanıyorlardı; kendi partileri için iyi olan bir şeyin, gelişmedeki farklılıklara karşın tüm dünya için de iyi olacağı kanısmdaydılar. "Kapitalizmin eşit olmayan gelişmesi yasası"nın, sonuçta, merkezi bir uluslararası partiyi gerek teoride, gerek pratikte elverişsiz duruma sokacak kadar güçlü olabileceği kimsenin aklına gelmiyordu.

1925 yılında, Stalin Komünist Enternasyonalin önderi olduğunda, devrimin geri çekilmekte olduğu, komünist çevrelerce genellikle kabul ediliyordu. Stalin'e göre, Enternasyonalin görevi, devrimin yedek güçlerini yetiştirmek ve komünist partilerini, devrimin yeniden yükseldiği yerde ve zamanda bundan yararlanabilecekleri biçimde geliştirmekti.

Stalin kendisini doğrudan doğruya Rusya deneyiminden doğan sorunlarla sınırlamıyor, öteki partilerin durumlarını ve sorunlarını da her zamanki titizliğiyle inceliyordu. Kimsenin yanına yaklaşamadığı ve çok sıkı korunan bir inzivada yaşadığı yolundaki hikâyeler, gazetecilerin uydurmalarından başka bir şey değildir. Onunla görüşmek isteyen gazetecilerin karşılaştıkları güçlükler, aslında kendi çalışmalarıyla ilgili olarak onlara ne kadar önem verdiğinin bir ölçüsüdür.

Stalin, her zaman son derece sistemli çalışır. Rusya Bolşevik Partisinin merkezindeki çalışma odası, tam bir sadelik ve düzenlilik örneğidir. Sade bir biçimde döşenmiş geniş bir odası vardır. Odanın bir ucundaki yazı masasının başında, her gün gecenin geç saatlerine dek piposunu tüttürerek durmadan çalışır. Şimdi normal pipo tütünü içmeye alışmış mıdır bilmiyorum; ama onun yanında bulunduğum sıralar, hep sigara tütünü içerdi; uzun Rus sigaralarını kırar, kâğıdını yırtar ve boşalttığı tütünü piposuna doldururdu. Odasının öbür köşesinde, çevresinde onaltı sandalyenin bulunduğu uzun bir masa vardır; bunlar Politik Büro üyelerinin sandalyeleridir. Duvarda Marx ve Lenin'in büyük portreleri asılıdır. Önündeki işin çokluğu ya da güçlüğü karşısında hiçbir zaman telaşa kapılmaz. Birisiyle konuşmayı kabul ettiği zaman, sekreterinin koyduğu zaman sınırlamasının farkında olduğunu hiçbir vakit belli etmez. Hatta konuyla yakından ilgileniyorsa, konulmuş olan süreyi dikkate almaz ve sekreteri yeni bir düzenleme yapmak zorunda kalır.

Bir savaş cephesinden öbürüne koştuğu yıllardan sonra, Rusya Partisinin merkez binası onun bütün saatlerini geçirdiği yer haline geldi. Stalin'in etkisi ve talimatları bu merkezden dünyanın dörtbir yanına yayılıyor, dünyanın dört bucağından bu merkeze haberler, istekler, kutlamalar, istemler yağıyordu. Her sabah Kremlin'deki evinin kapısında kendisini bir araba beklerdi. Aynı araba ertesi günün ilk saatlerinde onu geri getirirdi. Zaman zaman, Komünist Enternasyonalin merkezinde ortaya önemli bir sorun çıktığında, Stalin tartışmalara katılırdı. Bazan Bolşoy Tiyatrosunda bir oyuna giderdi. Arada-sırada öğrencilere konferans verirdi. Evi, dünyanın gözlerinden uzak, durgun bir köşeydi.

Stalin'in günleri, hükümet dairelerinin, cumhuriyetlerin, sendikaların, sanayi işletmelerinin, ordunun ve öteki ülkelerin komünist örgütlerinin yöneticileriyle yaptığı toplantılarda geçerdi. Geceleri saatlerce çalışır, o gün ortaya çıkan sorunları inceler, ilerdeki görevleri tasarlardı. Ama hiçbir zaman aşırı çalışmış görünmezdi. Durgun tavrı, yorulmak bilmeyen çalışmalarını örterdi. Başkalarıyla ilişkileri konusunda genellikle yaygın olan anlayışın tam tersine, her zaman kararların kollektif bir biçimde alınmasına çalışırdı. Bu, kendi partisinin Politik Büro ve Merkez Komitesi üyeleriyle olan ilişkileri için olduğu kadar, yabancı komünist partilerinin önderleriyle olan ilişkileri için de geçerliydi. Komünist Enternasyonali oluşturan partilerin tarihlerindeki birçok ciddi durumun, Komünist Enternasyonal merkezinden çok, Stalin'in çalışma odasında incelendiği, o partilerin önderleri tarafından orada karara bağlandığı açık bir gerçektir. Bu durum, Stalin'in, Enternasyonalin diktatörü olmakla suçlanmasına yolaçtı. Ne var ki, bu suçlama yapılırken, Stalin ve arkadaşlarının Rusya Partisinin Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulundaki temsilcileri oldukları ve bu örgüt içerisindeki bütün partilerin Rusları önderleri olarak gördükleri gözardı edildi.

Stalin'in dünya devrimine önderlik tarihinin aşamaları, Sovyetler Birliği tarihinin aşamaları kadar berrak bir biçimde tanımlanmıştır. Stalin, önderliği, "kapitalizmin kısmen istikrara kavuşması" olarak nitelendirdiği bir dönemde ele aldı ve Enternasyonal partilerinin önüne şu dört temel görevi koydu: (a) Dünya devriminin anavatanı olan Sovyetler Birliği'nin savunulmasında işçi sınıfını birleştirmek; (b) işçilerin çıkarlarını, ücretlerini, iş saatlerini, politik haklarını vb. savunmayı öngören "birleşik cephe" politikası aracılığıyla, işçilere savunma mücadelelerinde önderlik etmek; (c) aynı yöntemle, İkinci Enternasyonalin sosyal-demokrat yöneticilerini sergilemek ve nüfuzlarını kırmak; (d) ilerdeki iktidar için yeni devrimci mücadele dönemine hazırlık olarak, komünist partilerini, Rusya Komünist Partisinin ilkeleri temelinde örgütlemek.

Stalin ve Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulundaki çalışma arkadaşları, öteki partilerin önderlerinin deneyimsiz olduklarını bildikleri için, onları önderlik sanatında eğitmek ve teorik ve pratik konularda onlara yardımcı olmak için büyük bir özen gösterdiler. Komünist Enternasyonalin genel merkezi, yalnızca belgelerin, bildirilerin ve talimatların yayınlandığı bir yer değildi. Aynı zamanda büyük bir araştırma bölümü vardı. Öteki ülkelerin partilerinden buraya gelen seçme araştırmacılar, sürekli olarak, kendi ülkelerinin ekonomik, politik ve sosyal yaşamının çeşitli dönemleriyle ilgili raporlar hazırlarlardı. Bu raporlar önderler tarafından desteklenir ve dünyanın dörtbir yanındaki sendikalardan, partilerden, kooperatif derneklerinden, her türden kültür örgütlerinden Moskova'ya akın eden temsilcilerle yapılan sayısız tartışmayla takviye edilirdi. Stalin, işçi kurullarını kendisi kabul eder, dinler, onlara sorular sorar ve onların sorularını yanıtlardı.

Komünist Enternasyonalin ilk döneminde, dünya kongreleri hızla birbirini izledi. 1925 yılında, beş Enternasyonal kongresi yapılmış bulunuyordu. 1922 yılında sendikaların devrimci sürecini geliştirmek amacıyla kurulmuş olan İşçi Sendikaları Kızıl Enternasyonali ise üç kongre yapmış bulunuyordu. Herbiri kendi alanında devrimci sürece hizmet eden ve hepsi de yığınların yakınlığını kazanma ve devrimci önder kadrolar yetiştirme amacıyla kurulmuş olan Sınıf Savaşı Tutuklularına Yardım Derneği, Uluslararası İşçi Yardımlaşması, Sovyetler Birliği'nin Dostları gibi öteki uluslararası örgütler de sık sık toplanıyorlardı.

1925'ten sonra bir değişiklik oldu. Dünya kongrelerinin yerini, Komintern Genişletilmiş Yürütme Kurulunun yıllık toplantıları aldı. Bu, minyatür bir dünya kongresiydi, ama ötekilerden daha seçkindi. Birinci aşamanın hedefi, önderlerin seçilmesi için geniş bir temel yaratmak; ikinci aşamanın hedefiyse, merkezi önderliği güçlendirmekti. Birinci aşamadan ikincisine geçişe Stalin önderlik etti ve 1928'e dek başka bir dünya kongresinin yapılmamasının nedeni de buydu.

O sıralar Stalin, dünyadaki durumun büyük ölçüde değiştiği ve yeni kararlar alınmasını gerektirdiği kanısındaydı. Sovyetler Birliği, Beş Yıllık Planı başlatmıştı ve NEP dönemini geride bırakıyordu. Dünyanın geri kalan bölümündeki kapitalist ekonomi kendini toparlamış, 1914 öncesi üretim düzeyine erişmiş, hattâ onu aşmıştı. Yeni teknikler geliştiriliyor, tröstler, karteller ve devlet kapitalizmi büyüyordu. Üretim düzeyi durmadan yükseliyor, buna karşılık pazarlar daralıyordu. Ufukta yeni bir emperyalist savaş dönemi belirmişti; buna, emperyalizmin SSCB'ye karşı girişeceği savaşlar da giriyordu. Dev sınıf savaşları başlıyordu İngiltere daha yeni genel grevden çıkmıştı, Çin'de ve Hindistan'da sömürge halkların büyük bir hareketi vardı. Çin Devrimi kısa bir süre önce vardığı doruk noktasını geride bırakmış, Çan Kay-şek binlerce devrimciyi kılıçtan geçirmişti. Kapitalizm yeni buhranların eşiğindeydi. "İstikrar dönemi" yerini büyük bir karışıklık dönemine bırakıyordu.

Bütün bu nedenlerle, Komünist Enternasyonal partileri biraraya gelerek, kendi deneyimlerinin ayrıntılı bir incelemesini yaptılar. Neydi bundan çıkarılan sonuçlar?

... emperyalistlerin askerî kuvvetlerinin kendisine karşı birleştikleri SSCB'nin geleceği uğruna silâh başına ... emperyalist savaşa karşı mücadele edelim ... Çin Devrimini ve SSCB'yi savunalım, işçi sınıfının militan uluslararası dayanışmasını gerçekleştirelim. Sosyal-Demokrat yöneticilere karşı mücadeleyi yoğunlaştıralım. ...

Kendi ülkesindeki özel duruma göre her partiye talimatlar verildi, öğütlemelerde bulunuldu. Mücadele hâlâ savunmaya dönüktü, ama ayaklanma savaşları verilmesi olasılığı da belirmişti. Stalin bu kongreye katılmadı, ama tüm kongre çalışmaları boyunca komutan yardımcısı Molotov'la sürekli haberleşti. Ertesi kongre ancak yedi yıl sonra, 1935'te yapıldı. (En önemli partilerin önder üyelerinin de içinde olduğu Komintern Yürütme Kurulunun bazı üyelerinin Moskova'da oturdukları ve sürekli bir önder organı oluşturdukları unutulmamalıdır.) Altıncı ve Yedinci Dünya Kongreleri arasındaki süre içerisinde çok şeyler olmuştu. Hemen hemen iki beş yıllık planı gerçekleştirmiş olan Sovyetler Birliği her geçen gün güç kazanıyordu. Kapitalist dünya, tarihinin en büyük ekonomik buhranından çıkmıştı. Japonya Mançurya'yı istila etmişti ve Çin komünistleri Çan Kay-şek'e karşı bir sovyet devrimine önderlik ediyorlardı. Almanya'da Naziler iktidarı ele geçirmiş ve Almanya'daki işçi sınıfı hareketini bastırmışlardı. Mussoiini, Habeşistan'ı istila etmişti. Bütün Mihver devletler, Milletler Cemiyetinden ayrılmıştı. Silâhlanma yarışı doruğuna ulaşmıştı. Artık Komünist Enternasyonali Dimitrov, Kuusinen ve Manuilski yönetiyordu.

Dimitrov, durumu şöyle özetliyordu:

Eğer Sovyetler Birliği'nin ve kapitalist ülkelerin emekçilerinin barış uğruna mücadeleleri sayesinde savaş hiç değilse bir süre için geciktirilebilirse, bu aynı zamanda proletaryanın kapitalist ülkelerdeki durumunu sağlamlaştırmasını, Sovyetler Birliğin'in gücünü artırmasını ve emperyalistler arasındaki savaşın ya da emperyalistlerin Sovyetler Birliği'ne karşı girişecekleri bir savaşın başarılı ve muzaffer bir devrime dönüştürülmesi için daha elverişli koşulların yaratılmasını sağlayacaktır. Ama eğer proletarya savaşı önleyemezse, emperyalistlerin başlatacakları yeni dünya savaşı, emperyalist haydutların, Sovyetler Birliği halklarını yağmalamak, bugün bağımsız olan küçük ve zayıf halkları köleleştirmek ve emperyalist Büyük Devletlerin sömürgelerini ve nüfuz alanlarını yeniden paylaşmak için yürüttükleri bir savaş olacaktır. ... Emperyalistlerin savaşı başlatmaları, tüm kapitalist dünyada devrimci bir buhranın başlangıcını belirleyecektir. Proletaryanın görevi, devrimin zaferi uğruna ve emperyalist savaşı burjuvaziye karşı bir iç savaşa dönüştürmek için savaşmaktır.*

Dimitrov'un bu konuşmasını Stalin önceden okumuş muydu? Biz yalnızca okuduğunu varsayabiliriz. En azından, bu konuşmayı hazırlarken Dimitrov'un Stalin'le bu sorun üzerinde tartıştığı kesindir. Bu konuşmada iki şey saptanıyordu. Birincisi, Komünist Enternasyonal savaşın hızla yaklaşmakta olduğu görüşündeydi. İkincisi, savaş, nasıl başlarsa başlasın, eninde-sonunda emperyalist devletlerin Sovyetler Birliği'ne karşı bir savaşına dönüşecekti. Güçlerin bugünkü mevzilenişi, yani İngiltere ve Amerika'nın Sovyetler Birliği'nin müttefikleri olabileceği düşünülmüyordu.

Bu kongre çalışmalarında, "devletlerin eşit olmayan gelişmesi" sonuna dek kabul edildiği ve barış için mücadelede anti-faşist bir birliğin kurulmasına çalışmanın doğru olduğu onaylandığı halde, devletler savaşı geciktirmek için ne yaparlarsa yapsınlar, bir kez savaş patladı mıydı hepsinin Sovyetler Birliği'ne karşı birleşecekleri varsayımı ağır basıyordu. Stalin'in de aynı kanıda olduğu, olayların gelişmesinden anlaşılacaktır.

Kongrede saptanan acil politika, Sovyetler Birliği'nin dış politikasını tamamlayıcı nitelikteydi. Baş tehlike olarak faşizm tehlikesi görülüyor ve bu nedenle de Sovyetler Birliğime karşı bir savaş tehlikesinin tamamen bilincinde olan Komintern, barış dönemini hiç değilse uzatmanın bir yöntemi olarak "saldırgana karşı kollektif güvenliği" savunuyordu. Komintern, bu "devlet" politikasını, "Faşizme ve Savaşa Karşı Halk Cephesi" için bir kampanyayla tamamladı. Sosyal-demokratlara karşı mücadeleyi birden keserek, büyüyen devlet faşizmine karşı politik demokrasinin korunması savaşını başlattı. Komintern şunu ilân ediyordu: "Birçok ülkede emekçi yığınlar kesin bir seçim yapmak zorunluluğuyla karşıkarşıyadırlar, üstelik bu seçimi bugün, yapmak zorundadırlar. Bu, proletarya diktatörlüğü ile burjuva demokrasisi arasında bir seçim değil, burjuva demokrasisi ile faşizm arasında bir seçimdir."

Bu durum, saldırgan olmayan devletlerin Sovyetler Birliğiyle ittifak yapmakta isteksizlik göstermeleri üzerine Stalin'in Almanya ile bir saldırmazlık anlaşması imzaladığı 1939 yılına dek sürdü. Hemen ardından, Hitler'irı ordusu Polonya'ya girdi ve savaş İngiltere ile Fransa'nın tepesinde patladı. Bunun üzerine, hâlâ nasıl başlarsa başlasın savaşın eninde-sonunda Sovyetler Birliği'ne karşı genel bir kapitalist savaşa dönüşeceği görüşünde olan Stalin, dünya işçi sınıfı hareketine, "Lenin'in 1914'teki emperyalist savaşa ilişkin tezlerinin geçerli olduğunu" ilân etti. Komintern de aynı açıklamada bulundu; Hitler'in orduları 1941 Haziranında batıdan doğuya yönelip Sovyetler Birliği'ne saldırıncaya dek komünist partileri yarı-pasif bir karışıklığın içine düştüler. 

Ben bunu Stalin'in 1917 Martından buyana yaptığı ilk büyük hata olarak görüyorum. 1917 Martında öteki Bolşevik önderlerle birlikte Stalin, Lenin "Nisan Tezleri'ile yardımlarına yetişinceye dek bocalamıştı. Bu kez yaptığı hata, 1939 savaşını emperyalist bir savaş olarak nitelendirmekten doğmuyordu. Bu, bir genelleme olarak hiç kuşkusuz doğruydu. Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere hiç kuşkusuz emperyalist devletlerdi. Hata, bu devletler arasındaki farklılıkların önemini ve niteliğini büyük ölçüde küçümsemekten kaynaklanıyordu. Bütün emperyalist devletlerin aynı gelişme ve çöküş aşamasına ulaşmış olduklarını söyleyerek hepsini aynı kefeye koymak, hem tarihin gelişmesiyle, hem de Stalin'in o zamana dek izlediği politikayla çelişiyordu. Eğer Fransa'nın ve ABD'nin komünistlerinin, devrimci sosyalistlerinin, demokratlarının ve barışsever halklarının 1941'de ve daha sonra Nazi kuvvetlerine karşı savaşta Sovyetler Birliğiyle ittifakı desteklemeleri doğruydu ise, 1939'da İngiltere ve Fransa Nazi Almanyasma karşı savaş ilan ettiğinde de böyle bir ittifak için çaba harcamaları doğru olmalıydı. Aslına bakılırsa, onların 1939'dan önceki beş yıl boyunca kollektif güvenlik sloganı altında savundukları da bundan başka bir şey değildi. Demokratik devletler o zaman da emperyalisttiler, şimdi de emperyalisttirler. 

Bana öyle geliyor ki, Stalin'in hatasının kökleri, Lenin'in "kapitalizmin eşit olmayan gelişmesi" teorisini tek yönlü bir biçimde geliştirmiş olmasında yatmaktadır. Lenin'in "sosyalizmin tek ülkede kuruluşu" öğretisinin Rusya'ya, ilişkin önemini ilk kavrayan Stalin olmuştu. Ama bu öğretiyi, öteki ülkelerin komünistlerinin dış politikasına ilişkin olarak eksiksiz bir biçimde geliştirmemişti. Öteki ülkelerin komünist partilerinin iç sorunlarının çok farklı olduğu genellikle kabul edilmekle birlikte, onların uluslararası sorunlarla ilgili politikaları, dünyanın sosyalist SSCB ile Sovyet düşmanlığında birleşmiş kapitalist dünya diye ikiye ayrıldığı biçimindeki aşırı basitleştirilmiş anlayışa dayandırılıyordu. Kapitalist ülkelerin kendi içlerinde ve aralarında farklılıklar bulunduğunu görüyorlar, ama politikalarını her zaman kapitalistlerin SSCB'ye karşı tek bir cephede birleşecekleri varsayımına dayandırıyorlardı. Gerek daha önce, gerek şimdi, her ülkede bu ikinci politikadan yana güçlü eğilimler bulunduğu açıktır. Bu eğilimler bir ara İngiltere'de o kadar güçlenmişti ki, nerdeyse kendimizi aynı anda hem Nazi Almanyası, hem de Sovyetler Birliği'yle savaşın içinde bulacaktık. Eğer İngiliz ve Fransız kuvvetleri Finlandiya'ya çıkmış-olsalardı, Bay Hore-Belisha, Bay Chamberlain ve ötekiler sayesinde sonuç tam da bu olacaktı. Ancak kapitalist devletlerin birbirleriyle çelişen çıkarları bizi bir kez daha böyle bir yıkımdan kurtardı.

Bir bütün olarak kapitalizm bugüne dek hiçbir konuda dünya ölçüsünde bir birlik sağlayamamıştır. Kapitalist gruplar, kapitalist ülkeler birleşebilirler ve birleşmektedirler. Ne var ki, bu gruplaşmalar büyük ayrılıklara yolaçarlar ve hiçbir zaman istikrarlı olmazlar. Aralarındaki mücadelelerin daha biri "çözülmeden", birbiriyle çelişen yeni çıkarların temeli üzerinde yeni gruplaşmalar meydana gelir. Birleşik bir dünya kapitalizmi için kâğıt üzerinde soyut bir temel hazırlanabilir, ama kapitalist dünyanın gerçekleri bunun uygulanmasına asla izin vermez. Sovyetler Birliği'nin öteki devletlere karşı izlediği dış politikada bu gerçek her zaman kabul edilmiştir. Ama Stalin'in sorumluluğunu taşıdığı Komünist Enternasyonal politikasının bunun tam tersi bir varsayıma dayandırılmış olması son derece şaşırtıcıdır.

Sınıfsal ve kapitalist ilişkilerin bu derece aşırı basitleştirilmesinin cezası, Nazi Almanyası saldırısını SSCB'ye yönelttiği zaman ister istemez çekildi. O zaman komünistler en azından şu gerçeği anlamak zorunda kaldılar: Politik ve sosyal yapıların eşit olmayan gelişmesinden dolayı, her ülkedeki işçi sınıfı dış sorunlarda bile farklı görevlerle karşılaşır. Sovyetler Birliği'nde işçi sınıfı, sosyalist devletle emperyalisti devletler arasındaki ittifakı desteklemek zorundaydı. Buna karşılık Almanya'da işçi sınıfı, ayaklanma doğrultusunda bir yeraltı mücadelesi yürütmek ve kendi ülkesinin yenilgisini sevinçle karşılamak zorundaydı. Politik demokrasinin geçerli olduğu ülkelerdeyse işçi sınıfının, Nazizme karşı savaşta kendi ülkesinin kapitalist güçleriyle ittifak yapması gerekiyordu.

Kapitalizmin çelişmeleri ve kargaşası tarafından altı-üstüne getirilen bir dünyada mücadele veren dünya işçi sınıfı güçlerinin birliği, ancak diyalektik bir birlik olabilir. "Bütün Ülkelerin İşçileri, Birlesiniz" sloganının, sosyalizm için mücadelede birlik dışında bir anlamı yoktur. Sosyalizm için mücadele, kapitalizmin gelişmesi kadar "eşitsiz"dir; biçimleri bakımından onun kadar çeşitli, onun kadar çelişmelidir. Bugün olduğu gibi, bazı ülkelerin işçi sınflarının kendi kapitalistleriyle ittifak yapmaları gerekirken, bazı ülkelerin işçi sınıflarının da kendi kapitalistlerine karşı bir ölüm-kalım savaşı vermeleri gerekebilir. İşte, bütün uluslararası işçi örgütlerinin ancak sınırlı amaçlar için kurulmuş gevşek örgütler olmaktan öteye gidememelerinin ve bu durumda bile, kapitalist güçlerin sürekli olarak değişen bileşimlerinin etkisiyle dağılmalarının temel nedeni budur. Kapitalizm, işçi sınıfını ve onun örgütlerini birleştirdiği kadar böler de. Tüm dünya emekçilerinin tam birliği, ancak kapitalizm artık onları bölemez olduğu zaman gerçekleşecektir. Ama bu noktaya da ancak, sosyalizmin önce bir ülkede, sonra bir başkasında ve nihayet bütün ülkelerde zafere ulaşmasıyla erişilebilir.

Eğer Stalin, Lenin'in teorisini, Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin kuruluşu konusunda yaptığı gibi, kapitalizmin eşit olmayan gelişmesi sorununda da geliştirse ve bu teoriyi uluslararası sınıf mücadelesi alanında da uygulasaydı, Komünist Enternasyonalin görevinin, komünist partilerine ve komünist gruplara, birbirleriyle kardeşçe ilişkiler içinde ve Marx'm, Lenin'in ve Rusya Devriminin öğretileriyle silâhlanmış olarak kendi güçlerine dayanmaları gerektiğini öğretmek olduğunu çok önceden görebilirdi. Merkezi bir uluslararası partinin ancak deneyimlerin ve koşulların birliği temeli üzerinde kurulabileceğini, ancak böyle bir birliğin var olmadığını; günümüz koşullarında ancak ilkede, amaçta ve yöntemde birliğin var olabileceğini, ama uygulamada birliğin asla mümkün olamayacağını çok önceden görebilirdi. Eğer bunu görebilmiş olsaydı, artık işlemez hale gelen Kominterni dağıtmak için dünya koşullarının zorlamasını beklemek zorunda kalmazdı.

Komünist Enternasyonal, dağıtılan ilk uluslararası devrimci örgüt değildi. Bir, İşçi Sendikaları Kızıl Enternasyonali vardı. Artık yok. Bir, İşçilerin Uluslararası Yardımlaşma Örgütü vardı. Artık o da yok. Sınıf Savaşı Tutuklularına Yardım ve Emperyalizme Karşı Birlik örgütleri vardı. Bütün bu örgütlerin bugün artık var olmamalarının nedeni, Stalin'in ya da bu örgütlerle ilişkili herhangi bir kimsenin onların ilkelerini ya da amaçlarını terketmiş olması değil, bu örgütlerin üzerine kuruldukları temellerin değişen mücadele biçimleri tarafından yok edilmiş olmasıdır. İşçilerin mücadelesinin değişen ve çelişmeli niteliği, komünist, partilerinin temelini yoketmedi, ama Komünist Enternasyonali kesinlikle yoketti.

Bu nedenle, Komünist Enternasyonali dağıttığı için Stalin'i leninizmi terketmekle ve öğretmenine ihanet etmekle suçlamak, bence büyük bir haksızlıktır. Ben, tam tersine Stalin'in Komünist Enternasyonali dağıtma kararını olaylar kendisini buna zorlayıncaya dek ertelemesinin nedeninin, onun Lenin'e olan derin bağlılığında ve Komünist Enternasyonalin Lenin tarafından kurulduğunu bilmesinde yattığı kanısındayım. 'Stalin'in hatası, leninizmi tek yönlü bir biçimde geliştirmesinde; yani sosyalizmin Sovyetler Birliği'nde kuruluşuyla ilgili yönünü geliştirirken, öteki ülkelerin işçi sınıflarıyla ilgili yönünü Lenin'in yıllar önce bıraktığı yerde bırakmasındadır. Çünkü bu, kabullenmek ne kadar güç olursa olsun, doğrudur.

Komünist Enternasyonalin Yedinci Dünya Kongresine Rapor, s. 74. 

Bu eleştirinin, her şey olup bittikten sonra bilgiçlik taslamak biçiminde anlaşılmaması için, güçlerin bugünkü mevzilenişini Sosyalist Birliği'nin 1935'teki Bristol Konferansında önceden tahmin etmiş olduğumu okurlarıma hatırlatmak isterim. Yeni Ufuklar adlı kitabıma bakınız, s. 313 -15.


Onaltıncı Bölüm - Stalin ve SSCB'nin Dış Politikası

Bu nedenle, Ekim Devriminin uluslararası ni­teliğini unutarak, devrimin tek ülkede zafe­rini yalnızca ve yalnızca ulusal bir olay olarak açıklayan kimselerin yanıldıklarını görüyoruz. Ekim Devriminin uluslararası niteliğini ka­bul etmekle birlikte, onu pasif, dışardan yardım almaya mahkûm bir şey olarak görme eğiliminde olanlar da aynı ölçüde yanılmak­tadırlar. Aslında, Ekim Devriminin öteki ülkelerin desteğine gereksinimi olduğu gibi, öteki ülkelerdeki devrimin de dünya emperyalizmi­nin ebediyen yıkılacağı günü hızlandırmak ve yakınlaştırmak için Ekim Devriminin deste­ğine gereksinimi vardır. J. STALİN, Leninizm, s. 216.

Biz marksistler, devrimin öteki ülkelerde de gerçekleşeceğine inanırız. ... Devrim ihracı saçmalıktır ... bizim başka ülkelerin yaşayı­şına karışarak bu ülkelerde devrim yapmak istediğimizi ileri sürmek, gerçek olmayan ve hiçbir zaman öğütlemediğimiz bir şeyi söy­lemektir. J. STALİN, Bay Howard ile bir görüşme, 1 Mart 1936 

1925 yılının Mayıs ayında, Bolşevik Partisi delegeleri Kremlin'de bir kez daha toplandılar. Devlet adamı ol­ma yolunda ilerleyen kadınlı erkekli sanayi işçileri, köylüler, memurlar, aydınlar ve profesyonel devrimci­ler gelmişti. St. Andrew Salonunun bir köşesine, Marx ve Lenin'in dev portrelerinin önüne kurulmuş olan plat­formda Cumhurbaşkanı Kalinin, Molotov, Litvinov, Buharın, Kamenev, Kaganoviç, Cerjinski ve Sovyetler Birliği'nin dört bucağından gelmiş çok sayıda insanın ya­kından tanıdığı daha birçok önder oturuyordu. Kürsü­de, kara saçları, ciddi yüzü ve hakî gömleğiyie Jozef Stalin, konferansa hitap etmek üzere bekliyordu. Top­luluğu büyük bir heyecan dalgası kaplamıştı. Ayağa kalkıp kendisine sevgi gösterisinde bulunurlarken, Sta­lin notlarım kürsüye yerleştiriyor, sessizce alkışların dinmesini bekliyordu.

Bu, Lenin'in ölümünden buyana yapılan ilk parti konferansıydı. Lenin'in halefi önlerindeydi. Stalin'in, Usta'nın yokluğunda Bolşevik Konferansını toplayışı ilk değildi, ama bu kez Lenin geri dönmeyecekti. Sta­lin'in bulunduğu mevkiye lâyık olduğunu kanıtlama mücadelesi bütün hızıyla sürüyordu. Lenin'in geleneği­ne bağlı kalarak, dünya durumunu ve önlerindeki gö­revleri çözümleyecekti. Söyleyeceği şeylerin ülke içinde olduğu kadar ülke dışında da milyonlarca insan tara­fından okunacağının bilincindeydi. Kendisini eleştiren­lerin ve hasımlarının, ağzından çıkacak her sözü büyü­teçle inceleyeceklerini biliyordu. Ama konuşmasında en küçük bir duraksama, sözlerinde en küçük bir yanılma yoktu. Şöyle dedi:

... ülkemizle kapitalist dünya ülkeleri arasında bir çeşit geçici güç dengesi kurulmuş bulunuyor. ... Kapitalizm, savaşın üretim, ticaret ve maliye alanların­da yolaçtığı keşmekeşten sıyrılıyor, hattâ daha şimdiden bu keşmekeşten yer yer sıyrılmış bulunuyor. ... Genel olarak, Avrupa'daki savaş sonrası ekonomik buhranın sona erdiğini ve üretim ve ticaretin savaş öncesi düzeylerine ulaşmakta olduklarını söyleyebiliriz. ... Savaş sonrası buhran yıllarında göze çarpan devrimci yükselişin yerine, bugün orta ve batı Avrupa'da devrim­ci harekette bir geri çekilme görüyoruz. Bu, iktidarın ele geçirilmesi sorununun, iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi sorununun, batı ve orta Avrupada bugü­nün gündeminden yarının gündemine ertelendiği anla­mına gelir. ...

Stalin, bu noktaları ayrıntılı bir biçimde açıkla­dıktan sonra, partinin uluslararası devrimci harekete ve Sovyetler Birliği'nin dış politikasına ilişkin görevle­rinin ana hatlarını belirtmeye koyuldu. Birincisiyle il­gili olarak şunları söyledi:

Şu çizgileri izlememiz gerekiyor. Her şeyden önce, batıda­ki komünist partilerini güçlendirmek ve bu partilerin emekçi yığınların büyük çoğunluğunu kendi saflarına ka­zanmalarına yardımcı olmak için elimizden geleni yap­malıyız. İkinci olarak, batılı işçilerin sendikal birliği sağ­lama ve Sovyetler Birliği proletaryasıyla kapitalist ülke­lerin proletaryası arasındaki dostluğu güçlendirme mü­cadelelerini yoğunlaştırmalıyız. ... Üçüncü olarak, ülke­miz proletaryasıyla ezilen ülkelerdeki kurtuluş hareket­leri arasında ittifak kurmalı ve bu ittifakı sağlamlaştırmalıyız. ... Dördüncü olarak, kendi ülkemizdeki sosyalist unsurları sağlamlaştırmalıyız. ...

Daha sonra, partinin Sovyet dış politikasına ilişkin görevlerine geçerek, konuşmasını şöyle sürdürdü:

Her şeyden önce, yeni savaşlara karşı mücadeleyi, barışı koruma ve kapitalist ülkelerle sözümona normal ilişkile­rin sürekliliğini sağlama mücadelesini sürdürmeliyiz. .. İkinci olarak, Dış Ticaret Devlet Tekelinin sağlamlaştırılması temeli üzerinde, dış dünyayla ticaretimizi geniş­letmeliyiz. ... Üçüncü olarak, emperyalist savaşta yenilgiye uğramış olan ülkelerle bir yakınlaşma sağlamalıyız... Dördüncü olarak, bağımlı ve sömürge ülkelerle güçleri­mizi birleştirmeliyiz.

Komünist Enternasyonalin işlevleriyle Sovyet dev­letinin işlevleri arasındaki ayrım, burada son derece açık-seçik bir biçimde ortaya konmaktadır Ama gene de her ikisinin de denetimi hâlâ Stalin'in elindeydi. Bir yandan düşman kapitalizmin dünyasını gözlüyor, bir yandan da devrimci hareketin yeniden rayına oturma­sını bekliyordu.

Dünyanın içinde bulunduğu bu karışıklık koşulla­rında durum pek iç açıcı görünmüyordu. Ama Stalin, Sovyet rejiminin müdahale savaşlarının getirdiği kıt­lık ve yıkıntıların arasından doğduğunu biliyor ve onun yapıcı gücüne güveniyordu. Kapitalist hükümetler, Sovyet hükümetini, bir zamanlar Çarların imparator­luğu olan topraklardaki meşru ya da en azından fiili otorite olarak teker teker "tanıyorlardı". Ama bu tanı­mada dostluk diye bir şey yoktu. Sovyet temsilcileri öl­dürülmüştü. Sovyet kuruluşları yağma edilmişti. Kapi­talist basın her yerde yeni rejime sövüp sayıyor, onun­la alay ediyor ve ona karşı duyduğu nefreti her fırsatta kusuyordu.

Bununla birlikte, büyük devletler arasındaki çıkar çatışmaları ve rekabet çok derindi. Milletler Cemiyeti vargücüyle geleceğe ilişkin pasifist ve liberal hayaller yaymaya çalışırken, kendi içindeki muzaffer büyük dev­letler ne yenik ülkelere karşı düşmanlıklarını dizginle­yebiliyorlar, ne de kendi aralarındaki ayrılıkları gizleyebiliyorlardı. Bu çatışma, Stalin'in birleşik bir Sov­yet düşmanı cephenin kurulmasını önleme politikası­nı kolaylaştırıyordu. Galip ülkelerin kabul ettirdikleri koşullardan canı yanan İtalyanlar, Almanlar, Türkler ve Avusturyalılar Sovyetlerle yeni antlaşmalar yapma yolunu tuttular. Bu antlaşmalar Sovyet Rusya'nın batı sınırını ani bir saldırıya karşı güven altına alıyordu, çünkü o noktada başını Almanya çekmedikçe Sovyet Rusya'ya karşı bir savaş mümkün olamazdı. Ama bu antlaşmalar bir yandan da Müttefik devletlerin anti-Sovyet politikalarında yeni bir gelişmeye yolaçıyordu. Bir kez, Almanların yeniden canlanan ticaretlerini galip ülkelerin pazarlarından başka yerlere yöneltmelerine ve bu yerlerden, savaş ve onarım tazminatlarını ödemele­rini mümkün kılacak kârlar sağlamalarına yarayacaktı. Ayrıca bu antlaşmalar, batılı devletlerin Sovyetler Birliği'ne karşı birleşik bir blok kurma yolundaki diploma­tik çabalarına bir temel oluşturacaktı.

Bu arada, Stalin ve Bolşevikler bütün bu gelişme­lere ancak "tek ülkede sosyalizmi hızla ilerleterek, iş­çilerin anti-kapitalist birliğini geliştirerek ve devrimci gelişmeleri, özellikle devrim sancıları çekmeye başlamış bulunan Çin'deki gelişmeyi destekleyerek karşıkoyabilirlerdi. Geniş halk yığınlarının "Moskova Yolu"ndan ilerleyen ikinci büyük hareketi büyük bir olasılıkla Çin' den gelecekti. Dr. Sun Yat-sen önderliğindeki Çin Devrimi 1911'den beri gelişmekteydi. Rusya Devrimi, Çar­ların, sömürgeleştirme politikasını hemen terkederek, Sun Yat-sen hükümetini tanıyarak ve emperyalist devletlerin hâlâ sürdürdükleri kapitülasyon antlaşmala­rını ve ayrıcalıkları reddederek, Çin Devrimini daha şimdiden büyük ölçüde etkilemiş bulunuyordu.

Stalin, Çin Devriminin bir sovyet devrimi yönün­de geliştiğini görüyordu. Devleti tanıma ve karşılıklı yardım yoluyla ulusal devrimin feodalizme ve emperya­lizme karşı mücadelesine yardımcı olacak ve Komü­nist Enternasyonal aracılığıyla da bu devrimin "prole­tarya diktatörlüğü"ne geçişine yardım edecekti. Sta­lin'in, Çin konusundaki tarihî "çizgisi" budur. Bu çiz­ginin uygulanışı, Çin'deki sınıfsal güçlerin ve Çin'in öteki devletlerle ilişkilerine göre değişmiştir.

Stalin 30 Kasım 1926'da Komünist Enternasyona­lin Genişletilmiş Yürütme Kurulu toplantısında şunla­rı söylüyordu:

Çin'in gelecekteki devrimci iktidarının, niteliği bakımın­dan, 1905'te ülkemizde sözü edilmekte olan iktidara, ya­ni proletaryanın ve köylülüğün bir diktatörlüğüne benze­yeceğine, ama bu iktidarın ayırdedici özelliğinin esas-olarak anti-emperyalist bir iktidar olacağına inanıyo­rum. Çin'deki devrimin bu yönde gelişmesi olasıdır. Çin'in iz­leyeceği gelişme yolu şu üç durum tarafından kolaylaş­tırılacaktır: Birincisi, özgürlük uğruna bir ulusal devrim olarak Çin devrimi, emperyalizme ve onun Cindeki ajan­larına yöneltilecektir. İkincisi, Çin'deki büyük burjuvazi zayıftır, hem de ulusal burjuvazinin 1905 yılında Rusya' da olduğundan daha zayıftır, bu durum proletaryanın he­gemonyasını, proletarya partisinin Çin köylülüğüne ön­derliğini kolaylaştırmaktadır. Üçüncüsü, Çin'deki devrim, Sovyetler Birliği'ndeki devrimin deneyimlerinden ve yar­dımından yararlanmasını mümkün kılan koşullarda "geli­şecektir. ...

1925 yılında, feodal savaş ağalarina karşı savaşan Kanton kuvvetlerine fiilen yardım edilmişti. Çin Ko­münist Partisi, Guomindang'a katılmıştı. Artık Çan Kay-şek'in yönetiminde olan Çin Milliyetçi Partisi, M. Borodin'i Guomindang'ın politik danışmanlığına, Ge­neral Galen'i de askerî danışmanlığa kabul etmişti. Ama 1927 yılında Çan Kay-şek komünistlere ve devrim­ci işçilere saldırdı ve onbinlercesini kılıçtan geçirdi. Çan Kay-şek'in "Kızıllar"ı yoketmeyi amaçladığı bir iç savaş dönemi başladı. Sovyet hükümetiyle ilişkiler bo­zuldu. İç savaş ancak, "Kızıllar"ın Çan Kay-şek'i tes­lim almalarıyla ve onu, kuzey Çin'i istila eden ve hemen hiçbir direnmeyle karşılaşmayan Japonlara karşı bir­leşik bir ulusal mücadeleye girişmeye ikna etmeleriyle sona erdi.

Çin Hükümeti Çin Komünist Partisiyle anlaşır an­laşmaz, Sovyet hükümetiyle yeni ilişkiler kuruldu ve Sovyet hükümeti, Japonya'yla olan antlaşmalarına kar­şın, bu mücadelesinde Çin'i silâh ve savaş malzemesi yardımıyla destekledi. Bu tür çelişmeler her yerde vardı. Hem zaten sı­nıfsal, ulusal ve emperyalist çıkarlarla parçalanmış bu­lunan ve bunun sonucunda da bir yığın geçici ve değiş­ken birleşmeye yolaçan bir dünyada böyle çelişmelerin varolması kaçınılmazdı.

Bu durumda, doğal olarak, herbiri kendi özel çı­karları açısından etkilenen her ülkenin kapitalist un­surları, dünyadaki bütün "karışıklıkların" ve "huzur­suzluğun" sorumluluğunu genel olarak Bolşeviklere, özel olarak da Sovyet hükümetine yüklediler. Stalin bu suçlamaları şöyle yanıtladı: "Bu suçlama bize yalnızca şeref verir! ama ne yazık ki henüz, kurtuluş mücadele­lerinde bütün sömürge ülkelere dolaysız yardım yapacak kadar güçlü değiliz..."'

İşçi sınıfı örgütlerine ve sömürge halkların mücadele­lerine yapılan yardımlara karşı koparılan feryatlar bazan çok üst perdelere varıyor ve Sovyet devletiyle öteki devlet­ler arasındaki "normal" ilişkileri tehlikeye sokuyordu. Ama Stalin bu feryatları umursamıyordu. 1926'da Rusya sendikaları, İngiltere'de kendilerine karşı lokavt uygulanan ma­den işçilerine yardım etmek üzere, üyelerinden bir milyon sterlin toplayınca, egemen sınıfların Bolşevikler iktidara geldiği andan başlayarak Sovyet rejimine karşı nefretlerini sürekli olarak dile getirdikleri İngiltere'de bu protestolar panik derecesine vardı. Bu olay, doğal olarak, 1927'de Sovyetler Birliği'yle diplomatik ilişkilerin bozulmasına yol aç­tığı halde, Stalin öteki ülkelerin işçilerine yardım politikasından vazgeçmedi. Aynı biçimde Stalin, Sendikalar Kon­gresi Genel Konseyi genel grev sırasında maden işçilerine ihanet ettiğinde, İngiliz-Sovyet Sendika Komitesinin dağıl­ma olasılığını da göze alarak, Rusya Sendikalarını bu kon­seyin politikasından ayırmakta en ufak bir duraksama gös­termedi.

O sıralar Moskova'da bulunuyordum; tutumunun sertliğinden dolayı kendisini eleştirmiş ve bunun, İngiliz-Sovyet Sendika Kontesinin sonu demek olacağı yolunda uyarmıştım. Benim bu eleştirimi sakin, ama çok kesin bir biçimde yanıtladı: "Sonucun böyle olacağı açık. Ayrıca İn­giliz hükümetinin Sovyet hükümetiyle ilişkilerine son ver­mesini de kolaylaştirabilir. Ne yazık ki, bu da bir gerçek. Ama bütün bunlar, İngiliz işçi sınıfının, maden işçilerinin ihanete uğramasından dolaylı bir biçimde de olsa Rusya Sendikalarmı sorumlu görmesinden iyidir." Ve İngiliz-Sovyet Sendika Komitesi dağıldı. Kısa bir süre sonra, İçişleri Bakanı Bay Joynson Hicks'in kışkırtmaları sonucunda, Arcos basılıp yağmalandı ve iki ülke arasındaki ticarî ve dip­lomatik ilişkiler kesildi. Belki de İngiliz hükümetinin sınıf­sal duyguları, müdahale savaşından bu yana hiçbir zaman mantığına bu kadar ağır basmamıştı. İngiltere'de politika aşırı derecede aptal ve tutucu insanların eline geçmişti; öteki ülkelerin hükümetlerinden yeterince destek sağlaya­bilmiş olsalardı, İngiltere'yi SSCB'ye karşı bir savaşa seve seve sokabilirlerdi.

Bereket, böyle bir işi başaramadılar. Daha başka so­runlarda büyük devletler arasında çok fazla anlaşmazlık vardı ve bunun farkında olan Stalin de hiç istifini bozmu­yordu. Ama çalışma arkadaşlarından bazıları daha heye­canlı ve paniğe kapılmaya yatkın kişilerdi. O sırada Komü­nist Enternasyonalin yöneticisi olan Buharin'in bir konuş­ması üzerine telaşa kapılan Moskova halkı erzak almak için dükkânlara üşüşmüştü. Bu konuşmasında Buharin, savaşın bir an sorunu olduğunu söylemişti. Stalin, bu öngörüye hemen şiddetle karşı çıkarak, paniği önlemişti. Stalin, ne ingiliz, ne de Fransız hükümetinin, Sovyetler Birliği'ne karşı ortak nefretlerine karşın, ilkönce Almanya'yı ya da Sovyet­ler Birliğine komşu olan bazı ülkeleri sıçrama tahtası olarak güven altına almadan tek başlarına ya da birlikte SSCB'ye karşı savaş açmayacaklarını, bu arada ABD'nin de nefretini ancak uzaktan kusacağını çok iyi biliyordu. Gerçi Sovyet hükümetinin bütün kapitalist hükümetlerle olan ilişkileri istikrarsızdı ve bütün kapitalist toplumların istikrarsız ilişkilerine dayanıyordu, ama müdahale savaşlarının sona ermesiyle birlikte başlamış olan "soluk alma molası"nın sürekliliğini sağlayan da işte bu istikrarsızlıktı.

Sovyet Rusya, sanki zıvanadan çıkmış bir dünyayla çevriliydi. Ama coğrafya ve tarih Sovyet Rusya'dan yanay­dı. Uçsuz bucaksız topraklara, bitmez tükenmez kaynakla­ra sahipti. Bu kaynaklan geliştirecek kadar vakit bulabilirse, yenilmez bir ülke haline gelebilirdi. İşte şimdi bu vakti buluyordu. Ülke içindeki politik iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra, şimdi sosyalist ekonomik gücünü sağlamlaştırmaya koyulmuştu. Bu nedenle, ülke içinde karşılaşılan güçlükler, çöküşten değil, gelişmeden doğan güçlüklerdi.

SSCB'nin sınırlan dışındaki dünya, sınıf çatışmalarıyla ve ekonomik, ulusal, emperyalist, sınaî, politik her türlü çıkar ayrılıklarıyla paramparça olmuştu. Bu da, bütün ülke­lerdeki insanların ortak özlemlerini, barış, güvenlik, iş, öz­gürlük ve sosyal ilerleme gibi çok büyük ve açık sorunlarda birleştirmişti. Ama hükümetlerin politik programlarında yazılı olmalarına karşın, bunların gerçekleştirilmeleri ola­naksızdı. Gene de bu sorunların her biri, Sovyet hükümeti­nin iç ve dış politikasının aynlmaz birer parçasını oluştu­ruyordu. Sovyet Rusya, dünyayı tahakkümü altına alma emelleri beslemiyordu.

Çarlığın sömürgelerindeki halklar, şimdi Sovyetler Birliği'ndeki bütün kardeşleriyle el birliği halinde, ulusal kalkınmalarını tam olarak gerçekleştirmede tamamen özgür bırakılmışlardı. Dolayısıyla, Stalin'in dış politikası, öteki hükümetlerin dış politikalarıyla karşılaştırılamayacak ölçüde sadeleşmişti.

Sovyet temsilcileri, barış istediklerini söylerken, hiç de öyle yarım ağızla konuşmuyorlardı. Gerçekten barış isti­yorlardı. Çünkü barış ne kadar uzun süreli olursa sosyalist hedeflerine o kadar kolay erişeceklerdi. Barış, çıkarlarına da, özlemlerine de aynı ölçüde hizmet ediyordu. Dış politi­kanın uygulanmasında Stalin'in yakın çalışma arkadaşı olan Litvinov, Uluslararası Silâhsızlanma Konferansında ülkelerin aynı anda silâhsızlanmaları gerektiğini önerdiği zaman, kendisiyle hayalci diye alay edilmişti. Bir silâhsız­lanma konferansında silâhsızlanma önerisinde bulunma­nın neresi yanlıştır, bunu hâlâ anlayamadım! Acaba Stalin ve Litvinov, Milletler Cemiyetinin bu özel toplantısına katı­lan büyük devletlerin, silâhsızlanma önerisini kabul edebi­leceklerini düşünmüş müdürler? Asla! Peki, eğer bütün öteki ülkeler de razı olsaydı, Stalin bu öneriyi kabul edebi­lir miydi? Elbette! O zaman, silâhsızlanmış bir dünya Sov­yetler Birliği'ni tehdit edemeyecek ve Sovyetler Birliği'nin silâh yapımına harcayacağı kaynaklar sosyalizmin kurulu­şuna ayırılabilecekti. Stalin, ancak ekonomisinin ve politik ve sosyal yaşamın örgütlenmesinin doğal bir sonucu ola­rak sosyalist bir dünyanın silâhlanmadan vazgeçebileceği­ni; kapitalist devletlerinse hiçbir zaman silâhsızlanamayacağını çok iyi biliyordu. Ama Silâhsızlanma Konferansının toplanmış olmasını fırsat bilerek, bu gerçeği Litvinov'un ağzından tüm dünyanın gözleri önüne serdi.

Kapitalist dünyanın ticarete ve ekonomik istikrara gereksinimi vardı. Buna Sovyetler Birliği'nin de gereksinimi vardı. Stalin, kapitalisüere ticarî ve barışçı ilişkiler kurulmasını önerdi; ama onun bu önerisinin reddedilmesi, sözkonusu hükümetlerin sınıf önyargılarının ticaret ve barış isteklerinden daha güçlü olduğunu kanıtladı. Kurulan bü­tün ticarî ve barışçı ilişkiler, Sovyetler Birliği'nin ekonomi­sine yarıyor ve onun kendisine karşı ortak bir cephe kurma çabalarına karşı direnişi örgütlemesine yardımcı oluyordu.

Kapitalizmin eşit olmayan gelişmesi tüm açıklığıyla ortadaydı; ama Stalin gene de, kendi aralarındaki ayrılıklara karşın kapitalist devletlerin eninde sonunda Sovyetlere karşı savaşın ortak cephesinde birleşecekleri yolundaki gö­rüşüne sıkı sıkıya bağlı kalmayı sürdürdü. Daha birkaç yıl önce, biribirine düşman olan devletlerin, yeni doğan Bolşe­vik devletini yıkmak için nerdeyse evrensel bir kapitalist cephede silâh arkadaşları haline gelmiş olduklannı unutamıyordu. Uzak Doğu'daki Japon saldırısının ve Alman­ya'da Nazizmin yükselişinin, bütün ülkelerdeki kapitalist yöneticiler tarafından ne kadar hoşnutlukla karşılandığını gözönüne almadan edemiyordu. Birkaçı dışında bütün egemen sınıflar, Sovyet sınırına yapılan Japon saldırılarını, Mançurya'nın istilasını olumlu karşılıyorlar, bunların Sov­yetler Birliği'ne karşı bir açık savaşın ilk adımlan olabileceğini tasarlıyorlardı. Ama Stalin asla telaşa kapılmadı. Bü­yük devletler kendi dertleri ve düşmanlıktan içinde çırpındıkları sürece, o, Sovyetler Birliği'nin gelişmesi için zaman kazanıyordu.

1930 yılında, dönem dönem yaptığı çözümlemeler­den birinde, sosyalist ve kapitalist dünyalann durumunu bir kez daha özetledi. Onaltıncı Parti Kongresinde şöyle di­yordu:

... Bugünkü görünüm nedir?

Bugün: kapitalizmin hemen bütün sanayi ülkelerinde bir ekono­mik buhran. Bugün: hemen bütün tarım ülkelerinde bir tarımsal buhran. "Refah" yerine, yığınların yoksulluğu ve işsizliğin korkunç bir hızla artışı. Tarımda ileri atılım yerine, milyonlarca köylünün yıkımı. Genel olarak kapitalizmin ve özel olarak da ABD kapitaliz­minin her şeye kadir olduğu yolundaki hayallerin yıkılışı. ... Ve SSCB'nin "çöküşünün kaçınılmaz olduğu" yolundaki "evrensel' tantananın yerini, dört bir yanda buhran hüküm sürerken ekono­mik yönden kalkınma cüretini gösteren "bu ülkenin cezalandırıl­ması gerektiği yolundaki "evrensel" homurtular almaktadır. ...

Daha sonra bu gözlemleri daha da geliştiriyor ve duru­mu şu sözlerle özetliyordu:

... kapitalizmin istikrarı son bulmaktadır.... yığınların devrimci ha­reketinin canlanışı yepyeni bir güçle gelişecektir.... Dünyayı kap­layan ekonomik buhran, bazı ülkelerde bir politik buhrana dönüşe­cektir. Ve bu da her şeyden önce, burjuvazinin bu durumdan kur­tulmak için ülkenin iç politikasını daha da faşistleştirmeye ve bu amaçla sosyal-demokrasi de içinde olmak üzere bütün gerici güçlerden yararlanmaya çalışacağı anlamına gelir, ikinci olarak, bu durumdan kurtulmak için burjuvazinin, dış politi­ka alanında yeni bir emperyalist savaşa ve müdahaleye başvuraca­ğı anlamına gelir. Ve son olarak da, bu durumdan proletaryanın, kapitalist sömürüye ve savaş tehlikesine karşı mücadele ederek devrim yoluyla kurtulmaya çalışacağı anlamına gelir.

Bu konuşmada, öteki ülkelerdeki komünistlerin gö­revlerine ilişkin görüşlerin bulunmaması dikkat çekicidir. Buna karşılık, Sovyet dış politikasını birkaç sözcükle şöyle özetlemektedir:

Politikamız, bütün ülkelerle barış ve ticaret ilişkileri kurma politi­kasıdır... bu politikayı bütün gücümüzle ve bütün kaynaklarımızla sürdüreceğiz. Tek bir karış yabancı toprak istemiyoruz. Ama kendi topraklarımızın tek bir karışını da kimseye vermeyiz.

Almanya'da Hitier iktidara gelince, Stalin hem Sovyetler Birliği'nin, hem de Komünist Enternasyonalin dış politikasında kapsamlı bir strateji değişikliği yaptı. Doğrudan devrimin yüreğine yönelen kapitalist saldırı, en sonun­da kapitalizmin içinde bulunduğu kargaşalıktan sıyrılmış­tı. Kaybedilecek zaman yoktu. Bu yeni faşist iktidar ortaya çıktığında, kapitalist dünyada hiçbir hükümetin korkuyla titremediği son derece açıktı. Tüm dünyadaki tutucu basın, bu iktidarı sevinçle karşıladı. Bir yandan, Hitler'le Mussolini'nin "işçi sorunu"nu çözme yöntemlerini hararetle onay­larken; bir yandan da, Bolşevizm düşmanlığının bu yeni şampiyonuyla diplomasisinin karanlık kulislerinde pazar­lık yapılabileceğinden emin olmayan tek bir Tory [İngilte­re'de Muhafazakâr Parti üyesi] yoktu. Hiç kuşkusuz, kapi­talist devletlerden hiçbiri, çok yakında kendilerini ve tüm dünyayı istilaya girişecek bir devletin yükselmekte olduğu­nu göremiyordu.

Ama gene de, Tory önderleri arasındaki hoşnutluk birkaç ay içinde giderek azaldı. Hitler'in iktidarı ele geçir­diği günlerde toplanan Silâhsızlanma Konferansı sessizce dağıldı. Almanya'da zorunlu askerlik yeniden yürürlüğe konuldu. Versailles Antlaşmasının sayfaları birer birer yır­tılıp atıldı. Almanya, Milletler Cemiyetinden ayrıldı. De­mokratik devletler bunak başlarını yeni zalimin önünde eğerken korkudan tir tir titremeye başladılar ve Hitler'in kendi yakalarını bırakarak doğuya yönelmesi için tanrıya yakarmaya koyuldular. Bay Churchill daha önce faşizmi öve öve göklere çıkarmıştı; ama şimdi Muhafazakârlar ara­sında bir tek Churchill, Almanya'daki Nazi iktidarının Bri­tanya İmparatorluğu ve İngiltere'nin dünyadaki yeri için bir tehlike oluşturduğunu görüyordu. Bütün ülkelerdeki sendikal hareketler ve işçi hareketleriyse, daha baştan anti-faşist bir tutum takınmışlardı.

Stalin'in bu yeni durum karşısındaki tutumu son de­rece çarpıcıydı. Milletler Cemiyeti dağılma belirtileri gös­termesine karşın, Sovyetler Birliği'ni hiç duraksamadan Milletler Cemiyetine soktu. Mîlletler Cemiyeti içerisinde büyük devlet olarak yalnızca İngiltereyle Fransa kalmıştı. Stalin'in bu tutumu, yeni saldırgana karşı onlarla işbirliği yapma isteğinin en açık belirtisiydi. Bu, onun, yeni saldır­gana karşı "kollektif güvenlik"i gerçekleştirme kampanya­sının başlangıcıydı. Litvinov, bu politikayı Milletler Cemi­yetinde kararlılıkla savundu ve "barışın bölünmez olduğu­nu" söyleyerek tüm dünyayı uyardı. Komünist enternasyo­nal "Savaşa ve Faşizme KarşıHalk Cephesi" sloganıyla saflardaki yerini aldı.Bu uzun süreli gelişmeden beş yıl sonra, Stalin olayların acıklı akışını yeniden gözden geçirdi. 1939 Martında şunlan söylüyordu:

... Bundan önceki buhran zaten ortalığı birbirine katmış, pazar ve hammadde kaynaklan için mücadeleyi kızıştırmıştı. Mançurya'nın ve Kuzey Çin'in Japonlar tarafından ve Habeşistan'ın da İtalyanlar tarafından istila edilmesi: bütün bunlar, büyük devleüer arasındaki mücadelenin kızıştığını göstermekteydi. Yeni ekonomik buhran is­ter istemez emperyalist mücadeleyi daha da şiddetlendirecektir ve şiddetlendirmektedir de. Arak sorun, pazarlarda rekabet, ticaret savaşı ve damping sorunu olmaktan çıkmıştır. Bu mücadele yön­temlerinin yetersiz olduğu çoktandır anlaşılmış bulunuyor. Artık sorun, dünyanın, nüfuz alanlarının ve sömürgelerin askeri eylem­lerle yeniden bölüşülmesi sorunudur....

... İşte, yeni emperyalist savaşın başlangıcını belirleyen sözkonusu dönemdeki en önemli olayların bir listesi. 1935'te İtalya Habeşis­tan'a saldırdı ve bu ülkeyi ele geçirdi. 1936 yazında Almanya ve İtalya, İspanya'ya karşı bir silâhlı müdahale düzenlediler; Alman­ya, İspanya'nın kuzeyine ve İspanyol Fas'ına, İtalya ise İspanya'nın güneyine ve Balear Adalarına mevzilendi. Japonya, Mançurya'yı ele geçirdikten sonra 1937'de kuzey ve orta Çin'i istilâ etti. Pekin'i, Tienzin'i ve Şanghay'ı ele geçirdi. Yabancı rakiplerini işgal ettiği bölgelerden çıkarmaya başladı. 1938 başlarında Avusturya'yı işgal eden Almanya, 1938 sonbaharında Çekoslovakya'nın Südetler böl­gesini ele geçirdi. Japonya 1936 sonlarında Kantonu, 1939 başla­rında da Haynan adasını işgal etti.

Böylece ulusların üzerine hiç sezdirmeden çöreklenen savaş. 500 milyondan fazla insanı yörüngesi içine almış ve Tienzin, Şanghay ve Kanton'dan Habeşistan'a ve oradan da Cebelitank'a dek uzanan çok geniş bir alana yayılmış bulunuyor.

Birinci emperyalist savaştan sonra galip devletler, öncelikle de İn­giltere, Fransa ve ABD, ülkeler arasında yeni bir ilişkiler sistemi, savaş sonrası barış rejimini kurmuşlardı. Bu rejimin başlıca daya­naktan, Uzak Doğu'daki Dokuzlar Paktı, Avrupa'daki Versailles Antlaşması ve Öteki birkaç antlaşmaydı. Milletler Cemiyeti, bu reji­min çerçevesi içinde kalan ülkeler arasındaki ilişkileri devletlerin bir birleşik cephesi, devletlerin güvenliğinin kollektif savunması temeli üzerinde düzenlemek amacıyla kurulmuştu. Ama üç saldır­gan devlet ve onların başlattıkları yeni emperyalist savaş, bu savaş sonrası barış rejiminin tüm bir sistemini alt üst etti. Japonya Do­kuzlar Paktını, Almanya ve İtalya da Versailles Antlaşmasını yırtıp attılar. Bu üç devlet, kendilerine köstek olmasın diye Milletler Ce­miyetinden çekildiler. Yeni emperyalist savaş artık bir olgudur.

... Henüz genel bir dünya savaşı haline gelmemiş olması, yeni em­peryalist savaşın ayırdedici özelliğidir. Savaş, saldırgan olmayan devletlerin, öncelikle de İngiltere, Fransa ve ABD'nin çıkarlarını her türlü yoldan çiğneyen saldırgan devletler tarafından yürütül­mektedir. Saldırgan olmayan devletlerse geri çekilmekte ve saldır­ganlara ödün üstüne ödün vermektedirler.... İnanılmaz bir durum, ama gerçek.

Yeni emperyalist savaşın bu tek yanlı ve tuhaf niteliğini neye bağ­lamamız gerekir?

... Saldırgan olmayan devletlerin zayıflığına mı? Elbette ki, hayır! Birlikte alınırlarsa, saldırgan olmayan demokratik devletler, hem ekonomik, hem de askerî bakımdan faşist devletlerden kesinlikle daha güçlüdürler. Öyleyse, bu devletlerin saldırganlara sürekli olarak ödün vermele­rini neye bağlayacağız?

... Bunun temel nedeni, saldırgan olmayan ülkelerin çoğunun, özellikle de İngiltere'yle Fransa'nın, kollektif güvenlik politikasını, saldırganlara karşı kollektif direnme politikasını reddetmeleri ve bir müdahale etmeme tutumu, bir "tarafsızlık" tutumu takınmala­rıdır.

Müdahale etmeme politikası ilk bakışta şöyle açıklanabilir: "Her ülke kendisini saldırganlara karşı istediği gibi ve elinden geldiğin­ce savunsun. Bu, bizim sorunumuz değil. Biz, hem saldırganlarla, hem de onların kurbanlarıyla ticaretimize bakarız." Ama aslı oda, müdahale etmeme politikası, saldırıya göz yummak, savaşa yeşil ışık yakmak ve dolayısıyla da savaşı bir dünya savaşına dönüştür­mek demektir. Müdahale etmeme politikası, saldırganların alçakça işlerini engellememe, Japonya'nın sözgelimi Çin'e karşı, hatta da­ha da iyisi Sovyetler Birliği'ne karşı savaşa girmesini engellememe; Almanya'nın Avrupa'nın işlerine karışmasını, Sovyetler Birliği'ne karşı bir savaşa girmesini engellememe; savaşa karışan bütün ülke­lerin savaş batağına iyice batmalarına göz yumma ve onları bu yol­da el altından kışkırtma; ve sonra da bu ülkeler yeterince zayıf düştüklerinde, hiç kuşkusuz "barış adına" sahneye taze kuvvetlerle çı­kıp, savaşta zayıf düşmüş ülkelere kendi koşullarını zorla kabul et­tirme hırsının ve isteğinin bir ifadesidir. Ucuz ve kolay!

Stalin, gerek saldırgan, gerek saldırgan olmayan dev­letlerin duygularına zerrece aldırmaksızın demokratik dev­letlerin tutumunu korkusuzca çözümledikten ve cesarede suçladıktan sonra şöyle sürdürüyordu:

Müdahale etmeme politikası üzerine ders verecek ihanetten, hain­likten vb. sözedecek değilim. Hiçbir insani ahlâk ölçüsü tanıma­yanlara ahlâk öğütlemek budalalık olur. Eski, kaşarlanmış burjuva diplomatlarının dedikleri gibi, politika politikadır. Ama gene de belirtmek gerekir ki, müdahale etmeme politikasının destekleyici­leri tarafından başlatılan bu büyük ve tehlikeli politik oyun, kendi­leri için ciddi bir fiyaskoyla sonuçlanabilir....

Hiç kuşkusuz, SSCB bu uğursuz olayları görmezden gelemezdi. ... Sovyetler Birliği, uluslararası durumunu güçlendirmek amacıyla... 1934 yılında Milletler Cemiyetine girdi. Bütün zayıflığına karşın Milletler Cemiyetinin gene de saldırganların sergilenebileceği bir yer olabileceği, çok zayıf bir olasılık da olsa, savaşın patlak verme­sini önleyebilecek bir barış aracı olabileceği düşünülüyordu. Sov­yetler Birliği, böyle tehlikeli zamanlarda Milletler Cemiyeti kadar zayıf bir örgütün bile başlanmaması gerektiği kanısındadır. 1935 Mayısında, saldırganların olası saldırısına karşı Fransa'yla Sovyet­ler Birliği arasında bir karşılıklı yardım antlaşması imzalandı. Aynı anda Çekoslovakya'yla da aynı türden bir antlaşma imzalandı. Sovyetler Birliği 1936 Martında Moğolistan Halk Cumhuriyeti'yle bir karşılıklı yardım antlaşması, 1937 Ağustosunda da Çin Cumhu­riyeti'yle bir saldırmazlık paktı imzaladı.

Sovyetler Birliği, bu güç uluslararası koşullarda barış davasını sa­vunma biçimindeki dış politikasından şaşmadı. Bunun ardından Stalin, artık Sovyetler Birliği'nin her an kendisine karşı bir genel saldırıya geçebilecek bir düş­manlar dünyasıyla kuşatılmış olduğu gerçeğinden hareket ederek tutum takınacağını, tüm dünyaca bilinen bir açık­lıkla ortaya koydu. Bir yandan, faşist devletlere karşı de­mokratik devletlerle bir ittifakı yeğ tutarken; öte yandan da, Sovyetler Birliği'ne karşı girişilebilecek ortak bir saldırıyı, düşmanı kendi içinde bölerek önlemeye çalışacaktı. Stalin şöyle diyordu:

Sovyetler Birliğin'in dış politikası açık ve berraktır.

(1) Biz, barıştan ve bütün ülkelerle iş ilişkilerinin güçlendirilmesin­den yanayız. Bizim tutumumuz budur ve bu ülkeler Sovyetler Birliği'yle bu ilişkileri sürdürdükleri ve ülkemizin çıkarlarını çiğneme­ye kalkışmadıkları sürece, bu tutuma bağlı kalacağız.

(2) Sovyetler Birliği'yle ortak sınırlan bulunan bütün komşu ülke­lerle barışçı, yakın ve dostça ilişkilerden yanayız. Bizim tutumu­muz budur ve bu ülkeler Sovyetler Birliği'yle bu ilişkileri sürdür­dükleri ve Sovyet Devletinin bütünlüğünü ve dokunulmazlığını dolaylı ya da dolaysız çiğnemeye kalkışmadıktan sürece, bu tutu­ma bağlı kalacağız.

[3] Biz, saldırıya uğrayan ve ülkelerinin bağımsızlığı uğrunda sava­şan ulusların desteklenmesinden yanayız.

(4) Saldırganların tehditlerinden korkmuyoruz; Sovyet sınırlarını çiğnemeye kalkışan savaş kışkırtıcılarının her darbesine iki katıyla karşılık vermeye hazırız. Sovyetler Birliğin'in dış politikası budur.

Daha sonra, bu tutumunun yanlış anlaşılmamasından iyice emin olmak için şöyle sürdürdü: Sovyetler Birliği, dış politikasında:

1. Gittikçe büyüyen ekonomik, politik ve kültürel gücüne;

2. Sovyet toplumunun manevi ve politik birliğine;

3. Ülkemiz uluslarının karşılıklı dostluğuna;

4. Kızıl Ordusuna ve Kızıl Donanmasına;

5. Barış politikasına;

6. Bütün ülkelerin barışın korunmasıyla yakından ilgilenen emek­çi halklarının manevî desteğine;

7. Barışın bozulmasında şu ya da bu biçimde hiçbir çıkarı olma­yan ülkelerin sağduyusuna güvenir.

Dikkatini doğrudan doğruya Bolşeviklere yönelterek, onların görevlerini saptadı:

Partinin dış politika alanındaki görevleri şunlardır:

1. Barış ve bütün ülkelerle iş ilişkilerini güçlendirme politikasını sürdürmek.

2. Temkinli olmak ve ülkemizin, her zaman kendileri için başkala­rını ateş hattına sürme huyunda olan savaş kışkırtıcılarının çıkara­cağı çatışmalara sürüklenmesine izin vermemek.

3. Kızıl Ordumuzun ve Kızıl Donanmamızın gücünü olabildiğin­ce artırmak.

4. Ulusların dostluğuna ve barışa ilgi gösteren bütün ülkelerin emekçi halklarıyla uluslararası dostluk bağlarım sağlamlaştırmak.

O sıralarda Litvinov, Dışişleri Komiserliği görevinden bağışlanmasını istedi. Dış dünya, bu isteği, Litvinov'un Stalin'le anlaşmazlığa düştüğü biçiminde yorumladı. Ama özellikle demokratik devletlere uyanık olmaları yolunda bir uyarı olabileceği hiç düşünülmedi. Stalin'in yardımcıları­nın çoluk-çocuk ya da evet-efendimci politika adamları ol­madıkları; ilkelerde, bakış açısında ve amaçlarda tam bir uyum içinde bulunan önderler oldukları; farklı felsefeleri ve çıkarları savunan kimseler olmadıkları, bir gün bu ülke­lerin kafasına dank edecektir.

Molotov, Başbakanlık görevi­nin yanısıra Dışişleri Komiserliği görevini de üstlendiğin­de, bütün bu ülkelerin hükümetleri bu değişikliğin geçici oluğunu ve tarihte yeni bir sayfanın açıldığını anlamalıydı­lar. Bu değişiklik, Sovyet dışişlerinde ağırlık merkezinin Cenevre'den Moskova'ya kaydığını gösteriyordu.

Hiç kuşkusuz, Molotov, Stalin'in sağ kolu olacaktı. Onun "kollektif güvenlik" konusunda uzun söylevleri yok­tu. Çok yetenekli bir yönetici olan Molotov, Stalin'in St. Petersburg'a geldiği ilk günlerden beri onun yakın dostuydu. Stalin'in uzun uzun aktardığım büyük söylevinden sonra, Sovyetler Birliği hem "saldırganlarda hem de "saldırgan olmayanlar"la, hem "demokratik" hükümetlerle hem de "fa­şist" hükümetlerle görüşmelere oturmaya ve anlaşmaya varmaya hazırdı.

Eğer demokratik devletler, geç de olsa, saldırgan devletlere karşı Sovyetler Birliği'yle birleşirlerse, ne âlâ. Geç ol­ması, hiç olmamasından iyidir. Ama eğer birleşmezlerse, o zaman bir tek yol kalıyordu. Almanya'nın Nazi hükümeti bir yılı aşkın bir zamandır bir saldırmazlık paktı imzalan­masını öneriyordu. Naziler, Bolşeviklere karşı şiddetti bir propaganda yürütmelerine, İtalyan ve Japonya'yla imzala­mış oldukları anti-Komintern Paktına karşın, 1922 Rapallo Anılaşmasını feshetmemişlerdi. Alman kapitalistlerinin önerdikleri kredi koşulları, "demokratik" kapitalistlerin önerdiklerinden daha iyiydi. 1938'de Nazi hükümeti, 100 milyon marklık bir borç ve çok daha elverişli ticarî koşullar önermişti. Faşizmin ve Hitler'in stratejisinin niteliğini iyice anlayan Stalin, bu önerileri geri çevirmiş ve demokratik devletlerle "kollektif güvenliği" yeğ tutmuştu.

Bu, duygusal düşüncelere değil, öncelikle ülkeler arasındaki güç dengesine dayanıyordu. Stalin, hem Mein Kampf ve "Rosenburg Planı"ndaki program açıklamaları, hem de Avrupa'nın ekonomik coğrafyası üzerindeki bilgilerinden, Almanya'nın, Kuzey Fransa, Belçika, Lüksemburg ve Ruhr'dan Çekoslovakya'ya dek uzanan sanayi şeri­dini tamamen denetimi altına almadan Sovyetler Birliği'ni istilaya kalkışmayacağını biliyordu.

Naziler bu kaynakları ele geçirmeden, artık yılda 20 milyon ton çelik üretmekte olan Sovyetler Birliği'nin durmadan büyüyen üretim gücünü hızlı bir biçimde aşamaz­lardı. Eğer "demokratik devletler" Sovyetler Birliği'yle o sı­rada bir ittifak kursalardı, askeri gücün temeli olan çelik üretimindeki ortak güçleri, Almanya'nın çelik potansiyeli­nin en azından iki katı olurdu. Ama "demokratik devlet­lerin başında bulunanların kafalarında başka şeyler vardı.

Ama gene de, Stalin'in söylevinden bir hafta sonra, 18 Mart 1939'da İngiliz elçisi Sovyet hükümetine, Hitler'in Romanya'yı tehdidi karşısındaki tutumlarının ne olduğu­nu sordu. Stalin bu soruya, "daha da artacak olan saldırıya karşı koymanın yollannı ve olanaklarını bulmak" üzere İn­giltere, Fransa, SSCB, Polonya, Türkiye ve Romanya arasın­da bir konferans toplanmasını önererek karşılık verdi. Ama Hitler 1938'de Avusturya'ya girdiğinde olduğu gibi, Sovyet hükümetinin bu önerisi de "vakitsiz" olarak nitelendirildi. Bunun yerine, İngiliz hükümeti saldırıya karşı ortak bir bil­diri yayınlanmasını önerdi. Hâlâ sabırla bir şeyler bekleyen Stalin bu öneriyi kabul etti. Ama Polonya hükümeti, üze­rinde Sovyet hükümetinin bir yöneticisinin imzası bulunan hiçbir belgeyi imzalamayacağını bildirdi.

18 Nisan 1939'da, İngiliz elçisi Sovyet hükümetinden, Polonya ve Romanya'ya tek yanlı güvence verilmesini iste­di. Stalin bu isteği, herhangi bir yerdeki saldırıya karşı İn­giltere, Fransa ve SSCB arasında üçlü bir antlaşma yapıl­ması önerisiyle yanıtladı. 17 Nisandan 9 Mayısa dek bir ya­nıt çıkmadı. En sonunda çıkagelen yanıtta da, Üçlü Antlaş­ma önerisi es geçiliyor, Sovyetler Birliği'nin komşusu olan ülkelere güvence vermesi yolunda bir karşı-öneride bulu­nuluyordu. Üstelik bu antlaşmada savaş çıktığı takdirde İn­giltere ve Fransa'nın ne tür bir yardımda bulunacaklan belirtilmeyecekti. Stalin, üçlü antlaşma önerisini tekrarladı. İngiltere ve Fransa hükümetlerinin, bu konunun tartışılma­sını kabul etmeleri 29 Mayısı buldu.

Bu arada Hitler'in de işi başından aşkındı. Hitler'in 1938'de yaptığı ve Stalin'in geri çevirdiği öneri, Alman hü­kümeti tarafından yılbaşından beri tekrarlanıyordu. 31 Ma­yıs 1939'da Molotov, Yüksek Sovyette, önerilerin yeniden gözden geçirilebileceğini ve İtalya'yla yeni bir Ticaret Ant­laşması imzalanmış olduğunu açıkladı. Bu açıklama bile, "demokratik devletleri" harekete geçirmeye yetmedi. Bu­nun yerine, İngiliz hükümeti, karar alma yetkisine sahip ol­mayan bir dışişleri görevlisini "sorunları görüşmek" üzere Moskova'ya gönderdi.

Ama Stalin, "kollektif güvenlik" doğrultusunda hare­kete geçilmesinde hâlâ diretiyor ve bu konuda en küçük bir umudu bile hesaba katarak, Nazilerle anlaşmayı erteli­yordu. Bolşevik Partisi Politik Bürosunun en yetenekli üyelerinden biri olan Jdanov, Pravda'da, İngiliz ve Fransız hü­kümetlerinin karşılıklı yardım antlaşması yapmaya gerçek­ten istekli olmadıklarını, ama "karşılıklı yardım" sorumlu­luklarının tüm yükünü yalnızca Sovyetler Birliği'ne yık­mak istediklerini açıkça ortaya koyan bir yazı yazdı.

23 Temmuzda, İngiliz ve Fransız hükümetleri, Mosko­va'ya bir askeri kurul göndermeyi kabul ettiler. Kurulun Moskova'ya gidişi, Hitler kuvvetlerinin Danzig kapılarına dayandıkları 5 Ağustosa dek gecikti. Kurul, Moskova'ya vardığında, hiçbir karar yetkisine sahip olmadığını açıkla­dı. Bu arada Polonya hükümeti de. Alman saldırısını Sov­yetler Birliği'nden yardım almadan göğüsleyebileceğini ilân etti!

Buhran doruğuna erişmişti. İşaret verilmişti. Hitler hiç vakit geçirmeden Dışişleri Bakanını ve kurulunu Moskova'­ya gönderdi ve Almanya'yla saldırmazlık paktı imzalandı.

Dünya devriminin önderleri Stalin ve Molotov'un, dünya karşı-devriminin önderi Hitler'in sözcüsü Ribbentrop'la Kremlin'in konferans salonunda buluşmaları, dra­matik bir andı. Ama Stalin son derece sakindi. Olayların akışını ve sözkonusu güçlerin durumunu değerlendirişi, batıdaki çılgın yorumcuların değerlendirmelerine hiç ben­zemiyordu. Doğru ya da yanlış, İngiltere ve Fransa'nın Chamberlain ve Daladier hükümederinin ilkönce Hitler'in silah tüccarları, sonra da silah arkadaşları olacakları Nazi Almanyasıyla bir savaşı hiç değilse bir süre için önlemiş ol­duğuna inanıyordu. Tam bir gönül rahatlığı içindeydi. Bu antlaşmayı Bolşevizm ve Nazizmin nikah töreni olarak gö­renlere yalnızca gülmekle yetiniyor ve onların saldırılarını budalaca gevezelikler olarak tanımlıyordu. Böyle bir ant­laşma yaptığı için neden suçlu olsundu? Bu suçlamalarda bulunanların kendi hükümetleri, Nazizmin ve Faşizmin önderleriyle sürekli politik ve kişisel ilişkiler içinde değiller miydi? Kendileri, Sovyetler Birliği' ne ve hatta üyesi bulun­dukları Millietier Cemiyetine danışmadan onlarla antlaşma yapmamışlar mıydı? Stalin, bütün bu olayları tek bir bütü­nün parçaları olarak görüyordu ve Sovyetler Birliği'nin çıkarlarını savunduğundan emin olduğu için, Ribbentrop'la resim çektirmekten en küçük bir vicdan acısı duymuyordu.

Artık "kesin tarafsızlık dönemi başlamıştı. Artık devletlerin, "saldırganlar" ve "saldırgan olmayanlar" diye sınır­landırıldığı günler geride kalmıştı. Stalin'in "müdahale et­meme" konusundaki iğnelemeleri de geride kalmıştı. Gene "sosyalist dünya" ile "kapitalist dünya"; barış ve sosyalist kuruluş dünyası ile savaş ve parçalanma dünyası biçimin­deki basit sınıflamaya geri dönülmüştü.

Her şey basit, hem de çok basitti. İşte bu noktada Sta­lin, dünya komünist partilerine, 1914'ün tekrarlandığı var­sayımına dayanarak önderlik etmekle hataya düştü. Emper­yalist bir savaşın sözkonusu olduğunu ve işçilerin bu sava­şı bir iç savaşa dönüştürmeleri ve kendi hükümetlerini de­virmeleri gerektiğini belirtti. Çünkü hâlâ savaşın, Sovyetler Birliği'ne karşı genel bir sınıf savaşına dönüşeceğini düşü­nüyordu. Bu yüzden, hemen öteki ülkelerin işçilerine sınıf savaşı politikasında yardım etmek amacıyla yeni koşullar­dan yararlanmaya koyuldu. Kendisi, ülkeyi savaşa hazır bir ­durumda tutar ve Sovyet sanayisinin ve askeri gücünün ilerlemesini hızlandınrken, öteki ülkelerin işçilerine Sov­yetler Birliği'nden bir banş görüşmecisi olarak yararlanma olanağı tanıdı.

Ama bu barış manevrası birkaç hafta geçmeden terkedilmek zorunda kaldı. Nazi ordulanrının hızla Polonya içle­rine ilerlemesi, Avrupa'daki savaşın Sovyetler Birliği'ne karşı bir savaşın başlangıcı olduğunu gösteriyordu. Bu ne­denle, Polonya hükümeti ve genel kurmayının ülkeyi kendi yazgısıyla başbaşa bırakarak çekip gittikleri bir sırada, Sta­lin tüm dünyayı bir kez daha şaşkınlık içinde bırakan bir çabuklukla Kızıl Orduyu "Curzon Hattı"na doğru yürüyüşe geçirdi. Müdahale savaşları sırasında Polonyalılar Sovyet­lerden Beyaz Rusya'nın ve Ukrayna'nın büyük bir parçası­nı alıncaya dek herkesçe Rusya-Polonya sınırı olarak bili­nen bu hatta ilerlemek demek, 12 milyon insanın yaşadığı bir toprakta ilerlemek demekti. Devrim bayrağı yükseltil­mişti; Sovyet Ordusu, bu 12 milyon eski Sovyet yurttaşının yardımına koştu.

Genellikle yorumcular bunun Nazilerle anlaşarak ya­pıldığını ileri sürerler. Elimde bunu doğrulayacak hiçbir kanıt yok. Ama ne denirse densin şurası bir gerçektir: Sta­lin, Polonya'da hükümet diye bir şey kalmayıncaya ve Na­ziler "Curzon Hattı"nın ötesinde istedikleri kadar toprak ele geçirebilecek duruma gelinceye dek, Kızıl Orduyu Po­lonya topraklarına sokmadı. Almanların Kızıl Orduyla ça­tışmaya girmemelerinin nedeni, daha geniş bir stratejik plana sahip olmalan ve daha önce Avrupa'yı istila etmeyi tasarlamalarıdır.

Stalin hemen "kesin tarafsızlık" dönemine ilişkin stra­tejisini saptadı. Bir yandan Almanya'yla yapılan antlaşma hükümlerine dikkatle bağlı kalırken, öte yandan da kuvvet­lerini bu dönem sona erdiğinde hazır olacak biçimde elve­rişli stratejik mevzilere yerleştirmeye başladı.

İlk ağızda, komşu devletier Litvanya, Letonya ve Estonya ile deniz ve kara üsleri konusunda görüşmeler başla­dı. Bu girişimler başarılı oldu. Bu basarı, sözkonusu ülke­lerdeki genel seçimlerle ve bu ülkelerin Sovyetler Birliği Cumhuriyetlerine dönüştürülmesiyle doruğuna vardı. Fin­landiya'yla da buna benzer görüşmeler başladı, ama başarı sağlanamadı. Stalin, tehlikeli olabilecek bir durumla karşı karşıyaydı. Mannerheim Hattı, Hitler doğuya çullanmadan terkedilmedikçe ya da yokedilmedikçe, Leningrad'a çok ya­kın olduğu için, bu kentin ve Sovyetler Birliği'nin bütün kuzey kesiminin savunulmasında büyük bir tehlike meyda­na getirecekti. Stalin, saldırı olduğu takdirde bu hattan ya­rarlanılacağına mutlak gözüyle bakıyordu. İşte bu nedenle saldırıya geçti ve kuzey cephesinin görüşmeler yoluyla sağlanamayan güvenliği zor yoluyla sağlandı.

Avrupa'da savaşın başlamasından bu yana hiçbir olay kamuoyu, basın ve hükümetler tarafından bu kadar çarpı­tılmamış ve yanlış anlaşılmamıştır. Nerdeyse Nazilerle sa­vaşı bir yana bırakacaklardı. Amanya'ya karşı savaşa yete­rince hazırlanmamış olan İngiliz ve Fransız hükümetleri gene de Finlandiya'nın yardımına koştular. Ama İngiltere'nin Savaş Bakanı o kadar miyoptu ki, hem Almanya'ya, hem de Rusya'ya karşı savaş çağrısında bulundu! Bereket, Kızıl Ordu Mannerheim Hattını yardı ve Finlileri savaşma­dan elde edebilecekleri koşulları kabule zorladı.

Stalin, kuzey cephesini güven altına aldıktan sonra, güneye döndü ve Romanya'yı, Besarabya'yı Sovyetier Birliği'ne geri vermeye zorladı. Fransa'yı işgal ettikten ve batıdaki saldırılarını ta­mamladıktan sonra Hitler'in orduları doğuya yöneldiler ve Sovyet sınırlarına doğru ilerlemek için hazırlığa başladılar. Bundan sonra Stalin'in "kesin tarafsızlığı" o kadar kesin ol­maktan çıkar. Yugoslavya Nazi yanlısı hükümetine karşı ayaklandığında, Stalin bu hareketi yürekten alkışladı. Bul­garistan Nazi Almanyasının isteklerine boyun eğdiğinde, onu tehlikeye karşı uyardı. Japonya saldırmazlık antlaşma­sı imzalanmasını istediğinde, bunu kabul etti. Ne yazık ki, İngiltere Bolşevik gemilerine ve "Bolşevikleşmiş" Baltık ül­kelerinin altınlarına el koymakla öylesine meşguldü ki, Sta­lin'in gittikçe açıklık kazanan Nazi aleyhtarı stratejisini göremiyordu. İngilizlerin sınıf önyargıları öylesine köklüydü ki, Sir Stafford Cripps "ilişkileri düzeltmek için" gönderil­diğinde, Stalin onun elçilik statüsünü sağlama almak için Sovyetler Birliği'ne girişini reddetmek zorunda kalmıştı.

1941 Mayısında Yüksek Sovyet, Stalin'in Sovyetier Birliği Başbakanlığına getirilmesini kararlaştırdı. Böylece Stalin, tüm dünyanın karşısına, SSCB'nin bütün hükümet yetkilerini elinde tutan önder olarak çıktı. Bu ne demekti? Stalin ve arkadaşları, büyük buhran anının gelip çatmış ol­duğunu anlamışlardı. Bundan böyle Sovyet gemisine ki­min kaptanlık ettiği konusunda dost düşman kimsenin ka­fasında en ufak bir kuşku kalmamalıydı.

"1914 Tezi" artık geçerliliğini yitirmişti. Stalin bu te­zin geçerli olduğunu sanmakla yanılmıştı. Kapitalist dün­ya, sosyalist dünyanın üzerine çullanmaya hazır bekleyen birleşik bir dünya değildi. Kapitalist dünya kendi içerisinde bölünmüştü ve rakip güçler birbirleriyle savaşıyorlardı. Bu, kapitalizmin doğduğu günden beri böyle olmuştu ve kapi­talizm var olduğu sürece de böyle olacaktı.

Çatışan sosyal sistemlerin dünya ölçüsündeki dramı, Sovyetler Birliği'ni sahnenin ortasına iterken, ağırbaşlı, kendine güvenli ve çok iyi yetişmiş bir Jozef Stalin, ülkesi­nin başına geçmiş, Alman saldırısını bekliyordu. Şöyle di­yordu: "Hitler bir imha savaşı istiyor. Ona istediğini verece­ğiz."