13 Eylül 2018

DOĞA BİLİMLERİNDE ÇAĞDAŞ DEVRİM VE FELSEFİ İDEALİZM

Lenin

DİE NEUE ZEİT dergisi, bir yıl önce, Joseph Diner-Dénes'in, "Marksizm ve Doğa Bilimlerinin Çağdaş Devrimi" adlı bir makalesini yayınladı (1906-1907, n" 52). Bu makalenin eksiği, "yeni" fizikten çıkartılan bilgibilimsel çıkarsamalardan habersiz olmasıdır ve şimdiki halde bizi özellikle ilgilendiren de bunlardır. Ama işte yazarın görüşünü ve çıkarsamalarını ortaya koyan bu kusurdur ki, bizim özel olarak ilgimizi çekiyor. Joseph Diner-Dénes, bu satırların yazarı gibi, bizim mahçıların çok yüksekten horgörü ile baktıkları "sıradan marksistlerin" görüşünü benimsiyor, örneğin Bay Yuşkeviç, "genel olarak ortalama sıradan marksist kendini bir diyalektik-materyalist olarak adlandırıyor" diyor (kitabının 1. sayfasında). Ve şimdi bu sıradan marksist, J. Diner. Dénes'in kişiliğinde, doğa bilimlerinde, özellikle de fizikte en son bulgularını (X ışınları, Becquerel ışınları, radyum, vb.[82]) doğrudan doğruya Engels'in Anti-Dühring'i ile karşılaştırıyor. Bu karşılaştırma, onu hangi sonuca götürüyor? "Doğa bilimlerinin en değişik alanlarında, diye yazıyor J. Diner-Dénes, yeni bilgiler kazanılmıştı, bütün bu bilgilerin hepsi Engels'in açıklığa kavuşturmak istediği şu tek noktaya varıyorlar: doğada, uzlaşmaz çelişkiler, keyfi olarak saptanmış ayrılıklar ve sınırlar yoktur'. Eğer doğada çelişki ve ayrılıklarla karşılaşmıyorsa, bu, yalnızca bizim doğanın içine onların değişmezliğini ve mutlaklığını sokmuş olmamızdan ötürüdür." Örneğin, ışık ve elektriğin bir ve aynı doğa kuvvetinin sadece bir belirtisi olduğu bulunmuştur.[83]
Kimyasal affinité"nin (ilginin) elektrik süreçlere indirgenmeleri gün günden daha olası olmaktadır. Dünyanın birliği ile alay edermişçesine kimyanın her gün sayıları artmakta olan parçalanmaz ve bölünmez elementleri, parçalanabilir ve bölünebilir olduklarını ortaya koymaktadırlar. Radyum elementi, helyum elementine dönüştürülmüştür.[84]"Nasıl ki, doğanın bütün kuvvetleri bir tek kuvvete İndirgenmişse, doğadaki bütün tözler de bir töze indirgenmiştir", (italikler Diner-Dénes'indir.) Yazar, atoma yalnızca bir esir[85]yoğunlaşması gibi bakan bir yazarın görüşünü aktararak, düşüncelerini şöyle açıklıyor: "Engels'in otuz yıl önce, hareket maddenin bir varoluş biçimidir, şeklindeki sözünü, bu, nasıl da parlak bir biçimde doğrulamaktadır." "Doğanın bütün görüngüleri harekettir ve bunların arasındaki bütün ayrılık, biz insanların, bu hareketi yalnızca farklı biçimlerde algılamamız olgusunda yatar. ... Engels'in söylemiş olduğu da tastamam budur. Tıpkı tarih gibi doğa da hareketin diyalektik yasasına uyar." 

Öte yandan, hiç kimse, materyalizmi çürüttüğü, vb., vb. söylenen yeni fiziğe yapılmış cafcaflı atıflarla yüzyüze gelmeksizin, herhangi bir mahçı yazına ya da mahçılığa değinemez. Bu atıfların ciddi olup olmadıkları ayrı bir sorundur. Ama gerçek şu ki, yeni fizik ya da daha çok bu yeni fiziğin belli bir okulu ile Mach öğretisi ve çağdaş idealist felsefenin öteki çeşitleri arasındaki sıkı ilişkiler hiç bir kuşkuya yer vermez. Mach öğretisini, bu ilişkilerden habersiz olarak, Plehanov'un yaptığı gibi[86] tahlil etmek, diyalektik materyalizmin özüyle alay etmektir, ya da daha doğrusu, Engels'in yöntemindeki özü, söze feda etmek demektir. Engels açıkça şöyle diyor: "doğa bilimleri alanında" (ve daha da önemlisi insanlık tarihinde) "çığır açan her buluşla, materyalizm, biçimini değiştirmelidir" (Ludwig Feuerbach, s. 19, Almanca baskı).[87] Böylece, Engels'in materyalizminin "biçim"inin revizyonunun, onun doğal felsefi önermelerinin revizyonunun, "revizyonizm" terimindeki benimsenmiş anlamla hiç bir ilgisi yoktur, tam tersine, bu, marksizmin temel bir gereğidir. Biz, mahçıları, böylesine bir revizyon yapmalarından ötürü değil, materyalizmin yalnız biçimini eleştiriyorlarmış gibi görünerek onun özüne ihanet eden ve sorunla ilgili olarak örneğin Engels'in "hareketsiz madde düşünülemez" (Anti-Dühring, s. 50)[88] şeklindeki tartışma götürmez, son derece önemli önermelerine doğrudan, açık yüreklilikle, kesin olarak değinme konusunda en ufak bir çaba göstermeksizin, gerici burjuva felsefesinin temel önermelerini benimseyen salt revizyonist aldatmacalarından ötürü eleştiriyoruz. 

Kendiliğinden anlaşılır ki, biz, modern fizik okullarından biri ile felsefi idealizmin yeniden doğuşu arasındaki ilişkilerinin incelenmesinde özgün fiziksel teorilerle uğraşma eğiliminden uzağız. Biz, yalnızca bazı belirli önermelerden ve herkesçe bilinen bulgulardan çıkartılan bilgibilimsel sonuçlarla ilgileniyoruz. Bu bilgibilimsel sonuçlar o kadar zorlayıcıdırlar ki, birçok fizikçi daha şimdiden onları göz önünde tutuyor. Üstelik, gene daha şimdiden, fizikçiler arasında çeşitli eğilimler ve belirli okullar, bu temel üzerinde oluşmaya başlıyor. Bize düşen iş, bu akımların arasındaki ayrılıkların derinliğini, ve bu akımların felsefenin temel eğilimleri ile ilişkilerini belirtmekten ibarettir. 


1. MODERN FİZİĞİN BUNALIMI

Ünlü Fransız fizikçisi Henri Poincaré, Bilimin Değeri adlı yapıtında fizikte "ciddi bir bunalımın belirtilerinin" mevcut olduğunu söylüyor ve bütün bir bölümü (bölüm VIII, s. 171) bu bunalıma ayırıyor. Bu bunalım, "radyumun, bu büyük devrimcinin", enerjinin sakınımı ilkesinin temellerini sarsıyor olması olgusundan ibaret değildir. "Bütün öteki il keler de aynı ölçüde tehlikededir." (s. 180.) Lavoisier ilkesi, ya da kütlenin sakınımı ilkesi de, onun gibi, maddenin elektron teorisi ile temelden sarsılmıştır. Bu teoriye göre, atomlar, elektron denilen ve "esir dediğimiz bir ortam içinde yüzen" pozitif ve negatif elektrik yüklü çok küçük parçacıklardan oluşmuştur. Fizikçilerin deneyleri, elektronların hızlarını ve kütlelerini (ya da onların kütlelerinin elektrik yükü ile olan bağıntısını) hesaplamada gerekli olan verileri sağlamaktadır. Bu hızın, ışığın hızıyla (saniyede 300.000 kilometre) karşılaştırılabileceği ortaya çıkmıştır, örneğin ışığın hızının üçte-birine ulaşmaktadır. Bu koşullar altında elektronun süredurumunu yenme zorunluluğuna uygun düşen ikili kütlesini dikkate almak gerekir: birincisi elektronun kendi kütlesi, ikincisi ise esirin kütlesi. Birinci kütle, elektronun gerçek ya da mekanik kütlesi, ikinci kütle, "esirin süredurumunu temsil eden elektrodinamik kütledir". Oysa birinci kütle sıfıra eşittir. Elektronun bütün kütlesi, ya da hiç değilse negatif elektronlarınki, kökeninde, tümüyle ve yalnızca elektrodinamiktir.[89] Kütle kaybolmaktadır. Mekaniğin temelleri havaya uçurulmaktadır. Aynı şekilde Newton İlkesi, etki ile tepkinin eşitliği temelden sarsılmaktadır vb..  Poincaré, fiziğin eski ilkelerinin "yıkıntıları" ile, "ilkelerde bir çözülüp yıkılma" ile karşı karşıyayız diyor. Poincaré, ilkelerden bütün bu ayrılıkların son derece küçük büyüklükler için sözkonusu olduğuna işaret ediyor; eski ilkelerin temellerinin sarsılmasına karşı koyan öteki sonsuz derecedeki küçüklükleri henüz tanımıyor olabiliriz. Dahası, radyuma çok seyrek raslanır. Ama herhalde, bir "kuşku dönemi"ne vardık. Yazarın bu "kuşku dönemi"nden hangi bilgibilimsel sonuçlar çıkardığını daha önce görmüştük: "bize uzay ve zaman kavramlarını kabul ettiren doğa değildir, onu doğaya kabul ettiren biziz"; "düşünülmemiş her şey, salt yokluktur". Bu çıkarsamalar idealistçe çıkarsamalardır. En temel ilkelerin çöküşü, bu ilkelerin, doğanın kopyaları, fotoğrafları olmadıklarını, insan bilinciyle ilişki içerisindeki dışsal bir şeyin imgeleri olmadıklarım, ama onun bilincinin ürünleri olduklarını göstermektedir (Poincaré'nin düşünceleri bu yöndedir). Poincaré bu çıkarsamaları, ne tutarlı bir biçimde geliştiriyor, ve ne de esas olarak sorunun felsefi yönüyle ilgileniyor. Felsefe sorunlarıyla ilgilenen Fransız yazarı Abel Rey, Modern Fizikçilerin Fiziksel Teorileri (La théorie de la Physique Chez les Physiciens Contemporains, Paris, F. Alcan, 1907) adlı kitabında bunun üzerinde ayrıntılarıyla duruyor. Bu yazarın kendisinin de bir olgucu, yani bulanık kafalı ve yarı-mahçı olduğu doğrudur, ama böyle oluşunun bazı yararları bile vardır, çünkü bizim mahçılarımızın putlarına "iftira" etmek istediğinden kuşkulanılamaz. Felsefi kavramların ve özellikle materyalizmin doğru bir tanımını yapmak sözkonusu olduğunda Rey'e güvenilemez, çünkü kendisi de bir profesördür ve profesör olması sıfatıyla, materyalistlere karşı tam bir horgörü ile doludur (öte yandan onun ayırıcı özelliği, materyalist bilgibilim konusunda tam bir bilisizlik içinde olmasıdır). Bir Marks, bir Engels, sıradan kişiler, söylemeye hiç gerek yok, böyle "bilim adamları" için mevcut değillerdir. Buna karşılık, Rey, Fransızcada olduğu kadar İngilizce ve Almancada  da bu konu üzerine yazılmış bulunan zengin yazını da (Ostwald ve özellikle Mach'ı) dikkatle ve özene bezene özetler; onun için sık sık onun yapıtına başvuracağız. 

Yazar diyor ki, genellikle filozofların ve aynı zamanda, çeşitli nedenlerle kendilerini genel olarak bilimin eleştirisine vermek isteyenlerin hepsinin, şu sırada dikkatlerini en çok çeken şey fiziktir. "Fizik alanındaki bilgilerin sınırları ve değeri incelenerek, kısaca, pozitif bilimin geçerliliği ve nesneyi tanıyabilme olanağı eleştiriliyor." (s. i-ii.) "Modern fiziğin bunalımından" şüpheci sonuçlar çıkarmakta acelesi var herkesin (s. 14). Peki ama bu bunalımın özü nedir? 19. yüzyılın ilk üçte-ikisinde fizikçiler temel konularda görüş birliği içinde idiler. "[O sıralar.] doğanın salt mekanik bir açıklamasına inanılıyor; fiziğin, mekaniğin, yani molekül mekaniğinin karmaşık durumundan başka bir şey olmadığı varsayımı üzerinde duruluyordu. Ancak, fiziği mekaniğe indirgemek için kullanılan yöntemler üzerinde ve mekanikçiliğin ayrıntıları üzerinde ayrılık vardı. ... Bugün, fizik-kimya bilimlerinin sundukları görünüm tamamıyla değişmiş gibi görünmektedir. Aşırı uyuşmazlıklar, yalnız ayrıntılarda değil, başı çeken ve temel düşüncelerde de genel görüş birliğinin yerini almıştır. Her bilim adamının kendine özgü eğilimleri olduğunu söylemek abartma olursa da, şunu da saptamak gerekir ki, sanat gibi, bilimin ve özellikle fiziğin de çok kez birbirinden uzak, zaman zaman da birbirine tamamen karşıt ve hatta birbirine düşman sonuçlara valin sayısız okulları vardır. ... 

"Buradan, modern fiziğin bunalımı denen şeyin özelliği ve boyutları konusunda bir yargıya varılabilir. 

"Geleneksel fizik, 19. yüzyılın yarışma dek, bir madde metafiziğine ulaşabilmek için sadece fiziği genişletmenin yeterli olacağını sanıyordu. Bu fizik, kendi teorilerine varlık-bilimsel (ontologique) bir değer veriyordu. Ve teorilerinin hepsi mekanikçi teorilerdi. Geleneksel mekanikçilik [bu sözcükler Rey tarafından özel bir anlamda kullanılıyor ve fiziği mekaniğe indirgeyen görüşlerin tümünü belirtiyor], demek ki, deney sonuçlarının üzerinde ve ötesinde, maddi evrenin gerçek bilgilerini temsil ediyordu. Bu, deneyin varsayın bir İfadesi değildi, bir dogmaydı. ..." (s. 16.) 

Burada saygıdeğer "olgucu"nun sözünü kesmek zorundayız. Açıkçası, o, şeytanın (burada materyalizmin) adını, ağzına almadan, geleneksel fiziğin materyalist felsefesini anlatıyor bize. Materyalizm, bir Hume öğretilisine, bir metafizik, bir dogma, deneyin sınırları ötesinde bir gezinti vb. olarak görünse gerek. Hume öğretilisi Rey, materyalizmi tanımadığından, elbette ki diyalektiği de, diyalektik materyalizm ile metafizik materyalizm arasındaki, Engels'in bu sözcüklere verdiği anlamda, ayrımı da bilmiyor. Bundan ötürü, örneğin, mutlak gerçek ile göreli gerçek arasındaki ilişkiler de tümden gözünden kaçıyor. 

"... 19. yüzyılın bütün ikinci yarısı boyunca dile getirilen geleneksel mekanikçilik eleştirileri, mekanikçiliğin varlık-bilimsel gerçeklik önermesini zayıflatmıştır. Bu eleştiriler üzerine, 19. yüzyıl sonu felsefesinde hemen hemen geleneksel olan fiziğin bir felsefi anlayışı kurulmuştur. Bilim, artık simgesel bir formüller, bir imleme (işaretlerin, belliliklerin, simgelerin yaratılması) yönteminden başka bir şey değildi ve bu imleme yöntemi okullara göre değiştiğinden, kısa zamanda, bunun, imlenmek üzere (simgelemek üzere) önceden biçimlendirilen şeyden başkasını göstermediği anlaşıldı. Bilim, hevesliler için bir sanat, faydacılar için bir sanat haline geldi: haklı olarak, genellikle bilimin olabilirliğinin yadsınması biçiminde yorumlanabilecek görüşler. Doğayı etkilemek için salt bir hile, salt faydacı bir teknik olan bir bilim, kendisini bilim olarak adlandırma hakkına sahip değildir. Bilimin yapay bir eylem aracından başka bir şey olmadığını söylemek, sözcüğün tam anlamıyla bilimi yadsımak demektir. 

"Geleneksel mekanikçiliğin başarısızlığı, ya da daha doğrusu mekanikçiliğin uğramış olduğu eleştiri, bilimin kendisinin  de çöktüğü önermesine yol açtı. Yalnızca ve yalnızca geleneksel mekanikçiliğe bağlı kalmak olanaksız olduğundan, bilimin olanak-dışı olduğu sonucu çıkarıldı." (s. 16-17.) 

Ve yazar şu soruyu soruyor: "Fiziğin bugünkü bunalımı bilimin evriminde geçici ve dışsal bir ara-olay mıdır, yoksa bilim birdenbire olduğu yerde geri dönüyor ve şimdiye kadar izlediği yolu kesin olarak bırakıyor mu? ..." 

"Eğer, tarihte esas olarak kurtarıcılık yapmış olan fiziksel ve kimyasal bilimler, onları ancak teknik bakımdan yararlı reçeteler haline indirgeyen, ama doğa bilgisi açısından bütün özelliklerinden yoksun bırakan bir bunalımla çökecek olursa, sonuç, hem mantık sanatında ve hem de düşünceler tarihinde tam bir devrimi gerekli kılar. Fizik bütün eğitsel değerini yitiriyor; temsil ettiği pozitif bilim anlayışı yanlış ve tehlikeli hale geliyor." Bilim yalnızca pratik reçeteler sunabilir, gerçek bilgiyi değil. "Gerçekliğin bilgisi, aranmalı ve başka araçlarla verilmelidir. ... Kişinin başka bir yol tutturması ve öznel bir sezgiye, gizemli bir gerçeklik duyusuna, tek sözcükle gizeme, yoksun kılındığını sandığı bütün o şeylere dönmesi gerekiyor." (s. 19.) 

Yazar, bir olgucu olarak, böyle bir düşüncenin yanlış olduğuna inanıyor ve fizikteki bunalımı geçici sayıyor. Daha ilerde, Rey'in, Mach, Poincaré ve ortaklarını bu çeşit görüşlerden nasıl arındırdığını göreceğiz. Şimdilik, "bunalım"ı ve önemini saptamakla yetinelim. Rey'in yukarda aktarılan son sözleri, bu bunalımdan hangi gerici unsurların yararlandığını ve bunu derinleştirdiğini çok iyi gösteriyor. Rey, kitabının önsözünde açıkça diyor ki, "19. yüzyıl sonunun inancı ve karşı-anlıkçı (anti-intellectualiste) hareketi, modern fiziğin genel anlayışı üzerine kurulma" eğilimindedir. Fransa'da, inanı, aklın üzerinde bir yere koyanlara inancı (Latince fides'den gelme) deniyor. Karşı-anlıkçılık, aklın haklarını ve iddialarını yadsır. Böylece, felsefe açısından, "modern fizikteki bunalımın" özü, eski fiziğin kendi teorilerine "maddi dünyanın gerçek bilgisi", yani nesnel gerçekliğin bir yansısı olarak bakmasıydı. Oysa, fiziğin yeni akımı, bu teorilerde, pratik bir yararın simgelerini, imlerini, bellilik noktalarını görüyor yalnız, yani bizim zihnimizden bağımsız ve onun yansıttığı nesnel bir gerçekliğin varlığını yadsıyor. Eğer Rey, doğru bir felsefe terminolojisi kullansaydı, şöyle diyecekti: eski fiziğin, bilmeden, farkında olmadan benimsemiş olduğu materyalist bilgi teorisi, yerini, bilinemezci ve idealist bilgi teorisine bırakmıştır, bundan da, idealistlere ve bilinemezcilere karşın, inancılık yararlanıyor. 

Ama Rey, bunalımı oluşturan bu değişmeyi, bütün yeni fizikçiler eski fizikçilerin karşısındaymış gibi sunmuyor. Hayır. Rey, modern fizikçilerin bilgibilimsel eğilimlerine göre üç okula bölündüklerini gösteriyor: erkeci (güççü – énergétique) ya da kavrama okul; fizikçilerin büyük çoğunluğunun hala desteklemekte olduğu mekanikçi ya da yeni-mekanikçi okul; ikisi arasında bulunan eleştirici okul. Mach ve Duhem birinci okuldan; Henri Poincaré ise üçüncüsünden; eski fizikçilerden Kirchhoff, Helmholtz, Thomson (Lord Kelvin), Maxwell ve modern fizikçilerden Larmor ve Lorentz ikinci okuldan. Rey'in şu aşağıdaki sözlerinden bu iki temel eğilim (üçüncü okul, bu ikisi arasında olup, bağımsız değildir) arasındaki öze değgin ayrım açıkça görülebilir. 

"Geleneksel mekanikçilik, maddi bir dünya sistemini oluşturdu." Geleneksel mekanikçiliğin maddenin yapısı öğretisi, "nitel olarak türdeş ve özdeş öğeler"e dayanıyordu; ve öğeler "değişmez ve nüfuz edilemez" vb. olarak görülmeliydi. Fizik, "gerçek malzemeden, gerçek bir harç kullanarak gerçek bir yapı kurdu. Fizikçinin elinde maddi öğeler, onların hareketlerinin nedenleri ve biçimleri, ve onların hareketlerinin gerçek yasaları vardı." (s. 33-38.) "Fiziğin bu görüşlerindeki değişmeler, her şeyden önce teorilerin varlıkbilim-sel özelliklerinin reddinden ve fiziğin görüngübilimsel özelliğinin abartılmış vurgulanmasından ibarettir." Kavramcı teori, "salt soyutlamalar" ile işler ve "madde varsayımını olabildiğince dışta tutan salt soyut bir teori araştırır". "Böylece enerji kavramı, yeni fiziğin altyapısı oluyor. Bunun içindir ki, kavrama fiziğe, hala, daha çok erkeci fizik denilebilmektedir." Her ne kadar bu ad, Mach gibi kavrama fiziğin bir temsilcisine uygulanamazsa da (s. 46). 

Rey'in, erkecilik (énergétique) ile Mach öğretisini birbirine karıştırması, kuşkusuz, tümüyle doğru değildir; kavramlarla olan uyuşmazlığının köklülüğüne karşın, yeni mekanikçi okulun fiziğin görüngüsel görüşüne yaklaşması konusundaki verdiği güvence de tümüyle doğru değildir (s. 48). Rey'in getirdiği yeni terminoloji, sorunu aydınlatacağı yerde bulandırıyor; bununla birlikte, okura fizikteki bunalımın bir "olgucu" tarafından yapılmış yorumunu vermek istediğimizde, bundan kaçınmak olanaksızdır. Aslında, "yeni" okulun eski öğretiye karşı muhalefeti, yukarıda verilmiş olan Kleinpeter'in Helmholtz'u eleştirisiyle, okurun da kendini inandırabileceği gibi, tümüyle çakışmaktadır. Rey, çeşitli fizikçilerin görüşlerini sergileyerek, onların felsefe konusundaki görüşlerinin bütün bulanıklığını ve bütün kararsızlığını dile getiriyor. Çağdaş fizikteki bunalımın özü, eski yasaların ve temel ilkelerin altüst olmasında, zihnin dışında var olan nesnel gerçeğin yadsınmasında, yani idealizmin ve bilinemezciliğin, materyalizmin yerini almasında yatmaktadır. "Madde kayboldu": bu bunalımı yaratmış olan birçok özel sorunlara ilişkin, temel ve ona özgü güçlük işte böyle ifade edilebilir. Şimdi biz de, bu güçlük üzerinde duracağız. 


2. "MADDE KAYBOLDU"

Kullanıldığı gibi aktarılan bu deyim, modern fizikçilerin en son bulgular konusundaki tanımlamalarında geçiyor. Örneğin Bilimin Evrimi adlı kitabında L. Houllevigue, maddenin yeni teorilerini işleyen bir bölümüne "Madde  Var mıdır?" diye başlık atıyor. Şöyle diyor: "Atom madde olmaktan çıkıyor ... madde kayboluyor."1 Mahçıların bundan nasıl kolayca köklü felsefi sonuçlar çıkardıklarını göstermek için, Valentinov'u ele alalım. Şöyle yazıyor: "Dünyanın bilimsel açıklamasının sağlam temeli ancak materyalizmdedir', savı bir kuruntudan başka bir şey değildir, üstelik saçma bir kuruntudur." (s. 67.) Ve Valentinov, bu saçma kuruntunun yıkıcısı olarak da elektron teorisinin "artık madde olarak elektriğin bir teorisi değildir; yeni sistem yalnızca elektriği maddenin yerine koymaktadır" diyen ünlü İtalyan fizikçisi Augusto Righi'yi anıyor. (Augusto Righi, Die moderne Theorie der physikalischen Erscheinungen, Leipzig 1905, s. 131; Rusça çevirisi de vardır.) Valentinov bu sözleri aktardıktan sonra (s. 64) şöyle haykırıyor: "Righi kutsal maddeye saldırmakta neden sakınca görmüyor? Bir tekbenci, bir idealist, bir burjuva eleştirmem, bir ampiryomonist ya da daha beter biri olduğundan mı acaba?" 

Bay Valentinov'a materyalistlere fırlatılmış ölümcül bir ok gibi görünen bu düşünce, olsa olsa materyalizmin felsefi temelleri konusundaki el değmemiş bilisizliğini kor ortaya. Bay Valentinov, felsefi idealizm ile "maddenin kaybolması" arasındaki gerçek ilişkiden hiç bir şey anlamamıştır. Ve modern fizikçilerin peşine takılıp sözünü ettiği bu "maddenin yok olması"nın materyalizm ile idealizm arasındaki bilgibilimsel ayrılıkla hiç bir ilişkisi yoktur. Bu noktayı aydınlatmak için. en tutarlı, en anlaşılır mahçılardan biri olan K. Pearson'a başvuralım. Fiziksel evren, Pearson'a göre, duyu algılan gruplarından oluşmuştur. Bu yazar, "bizim fiziksel evrene değgin zihinsel modelimizi" aşağıdaki diyagramla gösteriyor, ve orantıların dikkate alınmadığını da belirtiyor (The Grammar of Science, s. 282):


K. Pearson, diyagramını yalınlaştırmak için, esir ile elektrik arasında, ya da pozitif elektronla negatif elektron arasındaki ilişki sorununu tümüyle bir yana itiyor. Ama bu önemli değil. Önemli olan, Pearson'ın idealist görüş açısından, "cisimler"in ilkin duyu algıları gibi dikkate alınması, ve sonra da bu cisimlerin parçacıklardan, parçacıkların moleküllerden vb. oluşmasının fiziksel dünyanın modelindeki değişmeleri etkilediği, ama hiç bir şekilde cisimlerin simgeler mi, ya da duyumlar mı, ya da cisimlerin duyumlar imgeleri mi oldukları sorununu etkilememesidir. Materyalizm ile idealizm, bizim bilgimizin kökenleri, bilgi ile (ve genel olarak "ruhsal" ile) fiziksel dünya arasındaki ilişkiler sorununa getirdikleri çözümlerle birbirinden ayrılırlar; maddenin, atomların ve elektronların yapısı sorunu, ancak bu "fiziksel dünya" ile ilgilidir. Fizikçiler, "madde kayboluyor" dedikleri zaman, kastettikleri şey, doğa bilimlerinin bugüne dek fiziksel dünya üzerindeki araştırmaların tüm sonuçlarını şu üç son kavrama: maddeye, elektriğe ve esire vardırdıklarıdır; oysa bunlardan yalnızca son ikisi bundan böyle tek başlarına varlıklarını sürdürüyorlar, çünkü, madde elektriğe indirgenebilir ve atom da, negatif elektronların[91] belirli (gördüğümüz gibi son derece büyük) bir hızla pozitif bir elektronun[92]çevresinde döndükleri son derece küçük bir güneş sistemi olarak düşünülebilir. Böylece, bir bütün olarak, fiziksel dünyayı (Rey'in aktardığı –op. cit., s. 294-295– fizikçi Pellat'ın ifade ettiği gibi, negatif ve pozitif elektronların "özde birbirinden ayrı iki madde" olduğu ölçüde), düzinelerce element yerine iki ila üç elemente indirgemek durumuna varılmış olur. Demek ki, doğa bilimleri, bizi, "maddenin birliği"ne vardırır (İbid.),2 maddenin yok oluşu, elektriğin maddenin yerini alışı vb. gibi bunca insanı şaşırtan sözlerin gerçek anlamı işte budur. "Maddenin kayboluşu" belirli bir sınıra kadar tanıyabildiğimiz maddenin, bu sınırının kaybolması ve bilgimizin daha derinlere nüfuz etmesi demektir; maddenin (içine nüfuz edilememe, süredurum, kütle[!94] gibi) bize daha önce mutlak, değişmez, en ilk gibi görünen özellikleri kayboluyor ve şimdi artık bu özellikler göreli, maddenin ancak belli durumlarına özgü bir şey olarak kabul ediliyor demektir. Çünkü maddenin biricik "özelliği", ki felsefi materyalizm onun tanınmasına bağlıdır, nesnel bir gerçeklik olması, zihnimizin dışında var olması özelliğidir.

Genellikle Mach öğretisinin ve Mach'ın yeni fiziğinin yanılgısı, metafizik materyalizmi diyalektik materyalizmden ayıran felsefi materyalizmin bu temelini görmezlikten gelmesidir. Değişmez elementlerin, "şeylerin değişmez özleri"nin tanınması vb. materyalizm değildir, metafizik, yani anti-diyalektik materyalizmdir. Dietzgen, bu nedenle, "bilimin konusunun sonu gelmez olduğunu", "doğanın bütün kesimleriyle başlangıcının ve sonunun olmaması yüzünden" yalnızca sonsuz olanın değil "en küçük atomun" da ölçülemez, sonuna değin bilinemez, tükenmez olduğunu vurgulamıştır. (Kleinere philosophische Schriften, s. 229-230). Engels'in maden kömürü içerisinde alizarinin bulunması örneğini vererek mekanik materyalizmi eleştirmesinin nedeni işte budur. Sorun, tek doğru görüş açısından, yani diyalektik materyalizm açısından konursa şöyle sormak gerekir: Elektronlar, esir ve benzeri nesnel gerçeklikler olarak insan zihninin dışında var mıdır, yok mudur? Bu soruya da bilim adamları duraksamaksızın yanıt vermek zorunda kalacaklardır; ve onlar buna istisnasız olumlu yanıt vermektedirler, tıpkı doğanın, insandan önce ve organik maddeden önce varolduğunu duraksamadan kabul edişleri gibi. Sorun böylece materyalizm lehinde kesilip atılmış oluyor, çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi, bilgibilimde madde denilen kavram, şu anlama gelir: kendisini yansıtan insan zihninden bağımsız olarak var olan ve onun tarafından yansıtılan nesnel gerçeklik.

Ama diyalektik materyalizm, maddenin yapısına ve özelliklerine ilişkin bütün bilimsel önermelerin yaklaşık ve göreli nitelikleri üzerinde direnir; diyalektik materyalizm, doğada mutlak sınırların olmadığı, hareket eden maddenin birincisiyle bize bağdaşmaz gibi görünen bir durumdan, bir başka duruma dönüşmesi üzerinde direnir. Ağırlığı olmayan esirin ağırlığı olan maddeye, ve ağırlığı olan maddenin ağırlığı olmayan esire dönüşmesi, "sağduyuya" ne kadar aykırı görünürse görünsün, elektronlarda elektromanyetik kütleden başka bir kütlenin olmayışı ne kadar "garip" görünürse görünsün, hareketin mekanik yasalarının yalnız doğa görüngülerinin tek bir alanında sınırlı kalması ve bu yasaların elektromanyetik görüngülerin daha derin yasalarına bağımlı olmaları olgusu ne kadar alışılmamış görünürse görünsün, bütün bunlar diyalektik materyalizmin bir başka biçimde doğrulanmasından başka bir şey değildir. Yeni fiziğin idealizme doğru sapmasının başlıca nedeni, fizikçilerin diyalektiği bilmemeleridir. Fizikçiler, (olgucu anlamda, yani Hume'den esinlenen anlamında değil, Engels'in kullandığı anlamda) metafizik materyalizme ve onun tek yanlı "mekanikçiliği"ne karşı savaştılar ve bunu yaparken pireyle birlikte yorganı da yaktılar. Maddenin o zamana kadar tanınan özelliklerinin ve öğelerinin değişmezliğini yadsırken, işi, maddenin, yani fiziksel dünyanın nesnel gerçekliğinin yadsınmasına vardırdılar.  Bazı çok önemli ve temel yasaların mutlak özelliklerini yadsırken, işi doğadaki her nesnel yasanın yadsınmasına ve herhangi bir doğa yasasının yalnızca bir saymaca, "bir beklenti sınırlaması", bir "mantıksal zorunluluk", vb. olduklarını açıklamaya kadar vardırdılar. Bilgilerimizin yaklaşık olma ve göreli olma niteliği üzerinde dururken, işi zihnin yaklaşıklıkla doğru ve göreli olarak gerçek bir biçimde yansıttığı zihinden bağımsız nesneyi yadsımaya vardırdılar. Ve daha buna benzer sonu gelmez bir sürü şey.

Bogdanov'un, 1899 yılında açıklanan, "şeylerin değişmez özü" üzerine düşünceleri, Valentinov ve Yuşkeviç'in "töz" üzerine düşünceleri vb. de, aynı şekilde, diyalektiği bilmemenin meyveleridirler. Engels'e göre, değişmez olan, yalnız (insan zihninin var olduğu dönemde) insan zihninin dışında var olan ve ondan bağımsız olarak gelişen dünyanın, insan zihnindeki yansısıdır. Başka hiç bir "değişmezlik", başka hiç bir "öz", hiç bir "mutlak töz", Marks ve Engels için boş profesörce felsefenin bu kavramları anladığı anlamda yoktur. Şeylerin "özü" ya da "töz" de göreli şeylerdir; ve bunlar, ancak insanın nesneler hakkındaki bilgisinin derinliğinin ölçüsünü ifade ederler; ve dün, bu bilginin derinliği atomun ötesine gidemezken ve bugün de elektron ve esirin ötesine gidemezken, diyalektik materyalizm, insanın gelişen bilimi ile kazandığı doğa bilgisi içerisindeki bütün bu kilometre taşlarının, geçici, göreli, yaklaşık niteliği üzerinde direnmektedir. Elektron, atom kadar bitmez tükenmezdir, doğa sonsuzdur, ama sonsuz olarak vardır; ve işte zihnin ve insan algısının dışında doğanın varlığının bu tek kategorik, bu tek koşulsuz tanınmasıdır ki, diyalektik materyalizmi göreci bilinemezcilikten ve idealizmden ayırdeder.

Modern fiziğin burjuva bilim adamlarınca hÃlà bilinmeyen diyalektik materyalizm ile, kaçınılmaz öznelci (ve dolayısıyla doğrudan inancı) çıkarsamalarıyla "görgücülük" arasındaki tutarsız ve içgüdüsel yalpalamasını göstermek için  iki örnek aktaralım.

Bay Valentinov'un kendisini ilgilendiren materyalizm konusunda sorguya çekemediği bu aynı Augusto Righi, kitabının girişinde şöyle yazıyor: "Elektronun ya da elektrik atomların niteliği hâlâ bir giz olarak durmaktadır; bununla birlikte, yeni teori, belki de, zaman içinde, ağırlığı olan maddenin yapısı açısından tamamen yeni varsayımlara ulaştığına ve dış dünyanın bütün görüngülerini ortak tek bir kökene indirgemeye çalıştığına göre, felsefi önemi küçümsenmeyecek bir başarı kazanacaktır.

"Zamanımızın olgucu ve faydacı eğilimleri için böyle bir üstünlük hiç de önemli olmayabilir, ve her şeyden önce bir teori yalnızca olguları kolayca düzene koymakta, onları karşılaştırmakta bir araç görevi ve daha ilerideki görüngülerin araştırılmasında bir kılavuz olmak görevi yapabilir. Ama geçmişte insan aklının yetilerine çok fazla bir güven gösterildi ise de, ve her şeyin en son nedenlerinin çok kolaylıkla kavrandığı sanıldı ise de, bugün bunun karşıtı bir yanılgıya doğru bir eğilim vardır." (Op. cit., s. 3.)

Neden Righi burada kendisini olgucu ve faydacı eğilimlerden ayırmaktadır? Çünkü açıkça belirli bir felsefi görüşü olmadığı halde, içgüdüsü ile, dış dünyanın gerçekliğine, ve yeni teorinin tek başına bir "kolaylık" (Poincaré), bir "ampiryosembol" (Yuşkeviç), bir "deneyin uyumlaştırılması" (Bogdanov) ya da buna benzer, adı ne olursa olsun öznelci kuruntulardan herhangi başka biri olmadığı, ama nesnel gerçeklik bilgisinde bir ilerleme olduğu fikrine dört elle sarılıyor. Eğer bu fizikçinin diyalektik materyalizm hakkında bilgisi olsaydı, eski metafizik materyalizmin yanılgısının karşıtı yanılgı konusundaki yargısı kendisi için belki de doğru bir felsefenin çıkış noktası olurdu. Ama bu insanların bütün çevresi, onları, Marks ve Engels'ten uzaklaştırıyor ve onları yavan resmi felsefenin kucağına atıyor.

Rey de diyalektikten tümüyle habersizdir. Ama, o da modern fizikçiler arasında "mekanikçiliğin" (yani materyalizmin) geleneğini sürdürenler bulunduğunu belirtmek zorundadır. "Mekanikçiliğin" yolu, diyor Rey, yalnızca Kirchhoff, Hertz, Boltzman, Maxwell, Helmholtz, ve Lord Kelvin tarafından izlenmemektedir. "Salt mekanikçiler, ve bazı bakımlardan başka herhangi birinden daha mekanikçi olanlar ve mekanikçiliğin en yüce noktasını temsil edenler, maddenin bir elektrik teorisinin formülasyonunda Lorentz ve Larmor'u izleyen ve kütlenin kalımlılığım yadsımaya varan onun hareketinin bir işlevi olduğunu söyleyenlerdir. Buraların hepsi mekanikçidir, çünkü çıkış noktası olarak gerçek hareketi alıyorlar." (italikler Rey'indir, s. 290-291.)

"... Eğer, örneğin, Lorentz'ın, Larmor'un ve Langevin'in en son varsayımları, belli bir deneysel doğrulama sayesinde, fiziğin sistemleşmesi için yeterince sağlam bir temel sağla-saydı, bugünkü mekanik yasaların ancak elektromanyetik yasaların bir eklentisinden başka bir şey olmadığı kesinlik kazanırdı; mekanik yasalar, elektromanyetik yasaların, iyi belirlenmiş sınırlar içinde, özel bir durumunu oluştururlardı. Kütlenin kalımlılığı, ve bizim süredurum ilkemiz, ortalama terimi bizim duyularımıza ve genel deneyimizi oluşturan görüngülere alındığında yalnızca cisimlerin ortalama hızı için geçerli olurdu. Mekaniğin genel bir elden geçirilmesi ve ondan sonra da fiziğin sistemleşmesinin genel bir elden geçirilmesi sonucu doğardı.

"Bu mekanikçiliğin terkedilmesi mi demekti? Hiç de değil; salt mekanikçi gelenek izlenecekti ve mekanikçilik kendi gelişmesinin normal yollarını izleyecekti." (s. 295.)

"Genel mekanikçi zihniyetin teorileri arasında yer alması gereken elektronik fizik, bugün için kendi sistemleşmesini fiziğe kabul ettirmeye yöneliktir. Her ne kadar artık fiziğin temel ilkelerini mekanik değil de, elektrik teorisinin deneysel verileri sağlıyorsa da, elektronik fizik, mekanikçi bir ruh taşır, çünkü: 1° Elektronik fizik, fiziksel özellikleri ve  onların yasalarını temsil etmek için temsili (figuré) maddi öğeler kullanır; kendisini algı terimleriyle ifade eder. 2° Elektronik fizik, görüngüleri artık mekanik görüngülerin özel halleri olarak almadığı halde mekanik görüngüleri fiziksel görüngülerin özel hali olarak alır. Mekaniğin yasaları, demek ki, her zaman fiziğin yasaları ile doğrudan bir süreklilik içindedirler; mekaniğin kavramları, fiziksel-kimyasal kavramlarla aynı sınıflandırma içinde kalırlar. Geleneksel mekanikçilikte yalnızca göreli yavaş hareketler bilindiği ve bunlar en dolaysız biçimde gözlemlenebilen hareketler oldukları için, bütün mümkün olabilen hareket biçimleri olarak ... alınan hareketler, bunlardan kopya edilmişlerdir. Yeni deneyler, tersine, bizim her türlü hareket anlayışımızı genişletmemizin gerektiğini gösteriyor. Geleneksel mekanik bütünüyle ayakta kalmakta devam ediyor, ama artık yalnız göreli olarak yavaş hareketlere uygulanıyor. ... Çok büyük hızlarla ilgili olarak hareket yasaları farklıdırlar. Madde, elektriksel parçacıklara, atomun son öğelerine indirgenmiş görünüyor. ... 3° Hareket, uzay içinde yer değiştirme, fizik teorisinin biricik temsili öğesi olarak durmaktadır. 4* Son olarak, fizik biliminin genel anlayışı açısından, bütün öteki değerlendirmelerden önce gelen şey, fizik anlayışının yöntemlerinin, teorilerinin ve bunların deney ile ilişkilerinin, mutlak olarak mekanikçilik anlayışı ile ve Rönesans'tan beri süregelen fizik anlayışı ile özdeş kaldığıdır." (s. 46-47.)

Rey'in bu uzun özetlerini aktardım, çünkü onun sürekli, "materyalist metafiziğe" düşme korkusu, onun ifadelerini başka türlü sergilemeye olanak vermiyor. Rey'in ve andığı fizikçilerin materyalizme karşı nefretleri ne olursa olsun, bu yüzden, mekaniğin ortalama gerçek hareketleri yansıttığı, oysa yeni fiziğin çok büyük hızların gerçek hareketlerini yansıttığı kuşkusuzdur. Teoriyi bir kopya olarak, nesnel gerçekliğin yaklaşık bir kopyası olarak kabul etmek materyalizmdir. Rey, modern fizikçiler arasında "kavrama okul [mahçı] ve erkeci okula karşı bir tepki" vardır dediğinde, ve elektron teorisi fizikçilerini bu tepkinin temsilcileri arasına soktuğunda (s. 46), mücadelenin temelde materyalist ve idealist eğilimler arasında olduğu olgusunu bundan daha iyi onaylayan bir şey yapmasını isteyemezdik. Yalnız unutmamak gerekir ki, bütün eğitim görmüş darkafalı burjuvaların ortak yanı olan materyalizme karşı genel peşin yargılar bir yana, en ileri gelen teorisyenler bile diyalektik konusunda karacahildirler.

3. MADDESİZ HAREKET KAVRANABİLİR Mİ?

Felsefi idealizmin yeni fiziği kendi hesabına sömürmesi, bu fizikten çıkartılan idealistçe sonuçlar, tözün, kuvvetin, maddenin ve hareketin yeni görünümlerinin bulunmasından değil, hareketi maddesiz kavramaya kalkışmaktan ileri gelmektedir. Bizim mahçıların inceleyemedikleri de, bu çabanın özüdür. Onlar, Engels'in "maddesiz hareket düşünülemez" olumlamasını hesaba katmakta isteksizdiler. J. Dietzgen, 1869'da, İnsan Zihninin İşleyişinin Esası adlı kitabında Engels'le aynı düşünceyi dile getiriyordu, ama doğrusunu isterseniz, bunu o alışılagelen materyalizm ile idealizmi uzlaştırmak konusundaki bulanık çabaları olmadan yapamıyordu. Dietzgen'in, Büchner'in diyalektik olmayan materyalizmine karşı çıkışıyla bir dereceye kadar açıklanabilecek bu girişimleri bir yana bırakalım, ve Dietzgen'in sözkonusu sorun üzerindeki kendi ifadelerini inceleyelim. Şöyle diyor: "idealistler, özel olmaksızın geneli, madde olmaksızın zihni, töz olmaksızın kuvveti, deney ya da malzeme olmaksızın bilimi, göreli olmaksızın mutlağı istiyorlar." (Das Wesen der menschlichen Kopfarbeit, 1903, s. 108.) Böylece, hareketi maddeden, kuvveti tözden ayırma çabasını, Dietzgen, bunu, düşünceyi beyinden ayırma çabası ile bir tutarak idealizme  bağlıyor. Dietzgen şöyle sürdürüyor: "Kendi tümevarım bilimini kurgusal alana saptırmaktan özellikle hoşlanan Liebig, idealist bir hava içerisinde söyle diyor: kuvvet görülemez." (s. 109). "Tinselci ya da idealist, ruhsal olana, yani hayaletimsi ve açıklanamaz kuvvet biçimlerine inanır." (s. 110.) "Madde ile kuvvet arasındaki çelişki idealizmle materyalizm arasındaki çelişki kadar eskidir." (s. 111.) "Kuşkusuz, ne maddesiz kuvvet, ne de kuvvetsiz madde vardır. Maddesiz kuvvet ve kuvvetsiz madde saçmalıktır. Eğer idealist doğa bilginleri kuvvetin maddi olmayan varlığına inanıyorlarsa, onlar bu konuda ... doğacı değil, falcıdırlar." (s. 114.) 

Burada da görüyoruz ki, daha kırk yıl önce de maddesiz hareketin kavranabilirliğini kabul etmeye hazır ve Dietzgen'in, bu yüzden, falcı dediği doğa bilginlerini görebiliyoruz. Peki öyleyse, felsefi idealizm ile bu maddeyi hareketten ayırma ve maddeyi kuvvetten sürüp atma eğilimi arasındaki bağ nedir? Gerçekten de, hareketi maddesiz kavramak "daha ekonomik" değil midir acaba? 

Tüm dünyanın kendi duyumları, düşüncesi vb. olduğunu iddia eden tutarlı bir idealist varsayalım (eğer biz, "hiç kimseye ait olmayan" duyum ya da tasarım deseydik, felsefi idealizmin özü değil, yalnızca çeşidi değişirdi). Bu idealist, bir an olsun dünyanın bir hareket olduğunu, yani düşüncesinin, fikirlerinin, duyumlarının hareketi olduğunu yadsımayı aklına bile getirmeyecektir. Hareket eden şey sorununu ise saçma bir şey diye reddedecektir: Bütün olup biten şeyin onun duyumlarında ki bir değişme, düşüncelerinin gelip gitmesidir, hepsi bu. Kendisi dışında hiç bir şey yoktur. "Hareket eder" – hepsi bu. Bundan daha "ekonomik" bir düşünce yolu bulmak olanaksızdır. Eğer kendi görüşüne tutarlı bir biçimde bağlı kalırsa, hiç bir kanıt, hiç bir kıyas ya da tanım, bu tekbenciyi çürütecek yetenekte değildir. 

Materyalist ile idealist felsefe yanlısı arasındaki temel ayrım materyalistin, duyumu, algıyı, düşünceyi ve genellikle  insanın bilincini nesnel gerçekliğin imgesi gibi tutmasıdır. Evren, bilincimiz tarafından yansıtılan bu nesnel gerçekliğin hareketidir. Fikirlerin, algıların vb. hareketine, dış maddenin hareketi uygun düşer. Madde kavramı, bize, duyum içinde verilen nesnel gerçekten başka bir şey ifade etmez. Bunun içindir ki, hareketi maddeden ayırma isteği, düşünceyi nesnel gerçeklikten ayırmaya ya da duyumlarımı dış dünyadan ayırmaya eşdeğerdir, yani idealizme varmaktır. Maddeyi yadsımakla ve düşüncesiz maddeyi varsaymakla yapılan hokkabazlık, madde ile düşüncenin ilişkilerini hasıraltı etmekten ibarettir. Sorun, bu İlişki yokmuş gibi sunuluyor; gerçekte ise, madde el altından işin içine sokuluyor, uslamlamanın başında maddenin adını anmaktan beri duruluyor ve o, sonradan belli belirsiz yeniden ortaya çıkıyor. 

Madde kayboldu, deniyor bize, ve bundan bilgibilimsel vargılar çıkarılmak İsteniyor. Ya düşünce, o duruyor mu? diye soruyoruz. Eğer durmuyorsa, eğer düşünce de madde ile birlikte kayboldu ise, eğer fikirler ve duyumlar beyin ile ve sinir sistemi ile birlikte kayboldularsa, o zaman bundan çıkan sonuç her şeyin kaybolduğu ve "düşünce"nin (ya da bir düşünme yetersizliğinin) örneği olarak uslamlamanızın kaybolduğudur. Ama eğer düşüncenin (fikir ve duyumun) madde ile birlikte kaybolmadığını varsayarsanız, o zaman, gizlice, felsefi idealizmin görüşünü benimsemiş olursunuz. İşte, "tasarruf" uğruna, maddesiz hareketi kavramak isteyenlerin başına gelen de tam budur, çünkü üstü kapalı olarak onlar uslamlamalarını sürdürüyorlar, maddenin yitip gitmesinden sonra düşüncenin varlığım kabul ediyorlar. Ve bu demektir ki, temel olarak çok yalın ya da çok karmaşık bir felsefi idealizm benimseniyor: açıkça tekbenciliğe gidildiği zaman (ben varım ve dünya ancak benim duyumumdur) çok yalın; eğer canlı bir kimsenin düşünce, fikir ve duyumları yerine ölü bir soyutlama, yani herhangi bir kimseye ait düşünce, herhangi bir kimseye ait fikir, herhangi bir kimseye  ait duyum değil de, genel olarak düşünce (mutlak düşünce, evrensel irade vb.), belirsiz bir "öğe" olarak duyum, tüm fiziksel doğanın yerine konan "ruhsal", vb., vb. ise çok karmaşık. Felsefi idealizmde küçük görüş ayrılıklarının binlerce çeşidi olabilir ve her zaman bunlara bir yeni binbirincisi eklenebilir (örneğin ampiryomonizm), bunu diğerlerinden ayıran şey, onun yaratıcısına önemli gözükebilir. Materyalizm ağısından, bu ayrılıkların hiç bir önemi yoktur. Önemli olan çıkış noktasıdır, önemli olan, maddeden ayrılmış düşünce içerisine maddesiz hareketi el altından sokuşturmayı düşünme girişimidir ve bu da felsefi idealizmdir. 

Bunun için, örneğin, mahçılar arasında en açık, en tutarlı ve sözcük oyunlarına en karşı olanı, İngiliz mahçısı Karl Pearson, kaçamağa başvurmadan, kitabının "madde"ye ayrılmış VII. bölümünü, şu ilginç alt-başlıkla açıyor: "Bütün şeyler hareket eder, ama yalnız algıda ("All things move, but only in conception")". "işte bundan ötürü algılar alanında neyin hareket ettiğini ve niçin hareket ettiğini sormak yersizdir (if is İdle to ask)." (The Grammar of Science, s. 243.) 

Onun için Bogdanov'un felsefe alanındaki kötü maceraları, doğrusunu isterseniz, Mach'la tanışmadan önce, maddesiz hareketin düşünülebileceğini öne süren büyük bir kimyacı, ama zayıf filozof Ostwald'a inandığı günden başladı. Felsefi idealizm ile yeni fizikteki bazı eğilimler arasındaki ilişkiden sözederken Ostwald'ın "energetiğini" görmezden gelmek olanaksız olduğuna göre, Bogdanov'un felsefi evriminin bu çok eskilerde kalmış sahnesi üzerinde durmak çok daha yerinde olur. 

Bogdanov 1899'da şöyle yazıyordu: "19. yüzyılın, şeylerin değişmez özü' sorunundan kendisini kesin bir biçimde kurtarmayı başaramadığını daha önce de söylemiştik. Bu öz, madde adı altında, yüzyılın en ileri düşünürlerinin genel görüşlerinde önemli bir rol oynar." Doğanın Tarihi  Anlayışının Temel Öğeleri, s. 38.) 

Bunun bir kafa karışıklığı olduğunu söylemiştik. Dış dünyanın nesnel gerçekliğinin kabulü, bizim zihnimizin dışında, boyuna hareket edip duran, durmadan değişen bir maddenin varlığının kabulü, burada, şeylerin değişmez özünün kabulü ile karıştırılmıştır. Bogdanov'un 1899'da, Marks ve Engels'i "ileri düşünürler" arasına katmamış olması pek olası değildir. Ama onun diyalektik materyalizmi anlamadığı da apaçıktır. 

"... Doğal süreçlerde, alışılageldiği gibi, iki görünüm hâlâ ayırdedilir; madde ve onun hareketi. Madde kavramının büyük bir açıklıkla ayırdedildiği söylenemez. Madde nedir? sorusuna doyurucu bir yanıt vermek kolay değildir. Madde, duyumların nedeni' ya da duyumların kalıcı olanağı' diye tanımlanır, ama besbelli ki, bu durumda madde hareket ile karıştırılır. ..." 

Açıktır ki, Bogdanov yanlış uslamlama yapıyor. Bogdanov, duyumların nesnel kaynağının (bu, "duyumların nedeni" sözcüklerinde açıkça formüle edilmemiştir) materyalist biçimde kabulü ile Mill'in duyumun kalıcı olanağı olarak maddenin bilinemezci tanımını birbirine karıştırıyor. Yazarın en bellibaşlı yanılgısı, burada, duyumların nesnel kaynağının varlığı ya da yokluğu sorununa yakından "değinirken, onu yarı yolda bırakmasından ve hareketsiz maddenin varlığı ya da var olmayışı sorununa atlamasından ileri gelmektedir. idealist, dünyayı, ("toplumsal olarak örgenlenmiş" ve en yüksek düzeyde "uyumlaştırılmış" olsalar da) duyumlarımızın hareketi olarak değerlendirebilir; materyalist ise, dünyayı, duyumlarımızın bir nesnel kaynağı, nesnel modelinin hareketi olarak değerlendirir. Metafizikçi, yani diyalektiğe kargı olan materyalist ("ilk itiş"ten önce vb. geçici olsa bile) hareketsiz maddenin varlığım kabul edebilir. Diyalektikçi materyalist ise hareketi maddenin kendinden ayrılmaz bir özelliği olarak görmekle kalmaz, aynı zamanda yalınlaştırılmış hareket anlayışını reddeder, vb.. 

"... En doğru tanım belki de şu olurdu: Madde hareket edendir'; ama bu da, bir kimsenin, madde, yüklemi hareket eder' olan bir tümcenin öznesidir demesi gibi içerikten yoksundur. öyle görülüyor ki, olan şudur: statik çağında insanlar, nesnenin oynadığı rolde zorunlu olarak katı bir şey görmek alışkanlığındaydılar, bir nesne', ve hareket' gibi durağan düşünce için böylesine elverişsiz bir şeye ise yalnızca bir yüklem olarak, madde'nin sıfatı olarak katlanmaya hazırdılar." 

Bu, Akimov'un, iskracılara karşı yönelttiği suçlamaya, yani programlarının "proletarya" sözcüğünün yalın isim halini içermediği suçlamasına benzer bir şeydir.[95] Evren hareket halinde maddedir demek ve evren maddesel harekettir demek, işin özünü değiştirmez 

"... Enerjinin bir taşıyıcısı olmak gerekir!" diyor madde yandaşları. "Neden?" diye soruyor Ostwald haklı olarak, "Doğa zorunlu olarak özne ve yüklemden mi oluşmalıdır?" (s. 39.) 

1899 yılında Bogdanov'u hayran eden Ostwald'ın bu yanıtı, bilgiçlikten başka bir şey değildir. Ostwald'a şöyle karşılık verilebilirdi: bizim yargılarımız, zorunlu olarak, elektron ve esirden mi oluşmalıdır? Aslında "özne"nin, maddenin "niteliğinden" zihinsel olarak arındırılması, yalnızca "özne" olarak (yani birincil olarak, hareket noktası olarak, maddeden bağımsız olarak) düşünce felsefesi içine gizlice kabul edilmesi anlamına gelir. Arındırılan "özne" değil, duyumun nesnel kaynağıdır; duyum sözcüğü sonradan ne kılığa sokulursa sokulsun, duyum "özne" olur, yani felsefe, berkeleyciliğe bürünür. Ostwald, bu kaçınılmaz felsefi (idealizm mi, yoksa materyalizm mi) seçeneğini "enerji" sözcüğünü belirsiz bir biçim: de kullanarak başından atmaya çalıştı, ama işte bu çaba, yalnızca bir kez daha bu tür kurnazlıkların yararsızlığım doğruluyor. Eğer enerji hareket ise, güçlüğü öznenin üzerinden  alıp onu yükleme kaydırmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz, yalnızca madde hareket eder mi? sorusu yerine, enerji maddi midir? sorusunu koymuş oluyorsunuz. Enerji dönüşümü, benim zihnimin dışında, insandan ve insanlıktan bağımsız olarak mı yer alır, yoksa enerji dönüşümü yalnız bir fikir, bir simge, saymaca bir işaret vb. midir? "Erkeci" felsefe, bu sorun üzerinde, "yeni" bir terminolojinin yardımıyla eski bilgibilimsel yanılgılarını gizlemek çabasıyla kendini tüketti. 

Erkeciliğin yaratıcısı Ostwald'ın nasıl bir kafa karışıklığına kadar vardığını birkaç örnek bize gösterecektir. Ostwald, Doğal Felsefe Dersleri3 adlı kitabının önsözünde, "madde ve zihin kavramlarının uzlaştırılmasındaki eski güçlüğün, bu her iki kavramın da enerji kavramına indirgenmesi ile kolayca ve kendiliğinden ortadan kalkmış olmasını büyük bir kazanım" olarak gördüğünü belirtiyor. Bu bir kazanım değil, bir kayıptır, çünkü bilgibilimsel incelemelerin (Ostwald ortaya kimyasal bir sorun değil, bilgibilimsel bir sorun attığının doğru dürüst farkında değildir!) idealist doğrultuda mı, yoksa materyalist doğrultuda mı yürütülmesi gerektiği sorununu çözümlemek şöyle dursun, "enerji" teriminin keyfi kullanımı ile büsbütün karmakarışık hale gelmiştir. Kuşkusuz, madde ve zihnin enerji kavramına indirgenmesi, çelişkinin yalnızca laf planında ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanır, ama örneğin gulyabanilere, cinlere inanmadaki saçmalık, bu inanca "erkeci" dememizle ortadan kalkmayacaktır. Ostwald"ın Dersleri'nin 394. sayfasında şunları okuyoruz: "Bütün dış olayların, enerjiler arasında olup biten süreçler olarak gösterilebilmeleri olgusunun en yalın açıklaması, zihinsel süreçlerimizin kendilerinin energetik olmaları ve bu özelliklerini bütün dış görüngülere kabul ettirmeleridir" (aufprägen). Katıksız idealizm: Dış dünyadaki enerji dönüşümünü yansıtan bizim düşüncemiz değildir, ama zihnimizin "özelliğini" yansıtan dış dünyadır! Amerikalı filozof Hibben, Ostwald'ın gerek bu pasajı, gerekse Dersleri'nin benzer bazı metinleri konusunda, çok yerinde olarak, yazarın "burada kantçı kılığında göründüğünü" söylüyor: dış dünyanın görüngülerinin açıklanabilirliği bizim zihnimizin özelliklerinden çıkarılıyor!4

Hibben diyor ki: "Besbelli ki, eğer ilkel enerji kavramını ruhsal görüngüleri de içine alabileceği bir biçimde tanımlarsak, bu artık, bilimsel çevrelerin ve Energetiger'lerin kendilerinin bile kabul ettikleri yalın enerji kavramı olmayacaktır." Enerjinin dönüşümü, doğa bilimleri tarafından insanın zihninden ve İnsanlığın deneyinden bağımsız bir nesnel süreç olarak değerlendirilir; yani enerji dönüşümü, materyalist bir biçimde değerlendirilir. Birçok olayda, hatta olasılıkla, olayların çok büyük bir çoğunluğunda, Ostıvald, kendisi de enerji sözünden maddi hareketi anlar. 

Onun içindir ki, şu ilginç olayın meydana geldiği görüldü: Ostwald'ın öğrencisi Bogdanov, Mach'ın öğrencisi olduktan sonra, Ostwald'ı materyalist bir enerji anlayışını tutarlı bir biçimde savunmadığından ötürü değil, enerjinin materyalist anlayışını kabul ettiğinden (ve hatta zaman zaman onu kendine temel aldığından) ötürü suçlamaya başladı. Materyalistler Ostwald'ı idealizme düştüğü için, materyalizmle idealizmi uzlaştırmaya kalkıştığı için eleştiriyorlar. Bogdanov, Ostwald'ı idealist bir açıdan eleştiriyor. 1906'da şöyle yazmıştı: "... Ostwald'ın atomculuğa karşı, ama bütün öteki noktalarda eski materyalizme çok yakın olan energetiği, içten sempatimi kazanmıştı. Bununla birlikte, kısa zamanda, Ostwald'ın doğal felsefesinde önemli bir çelişki farkettim: bir yandan enerji kavramının salt yöntembilimsel önemini sık sık belirtirken, pek çok durumda yazarın kendisi bu anlayışa bağlı kalmayı başaramıyor. Deneysel olgular arasındaki  karşılıklı ilişkilerin salt simgesi olan enerji, Ostwald'da sık sık deneyin tözü, dünyanın maddesi haline dönüşür." (Ampiryomonizm, kitap IH, s. xvi-xvii.) 

Enerji, salt simge! Bundan sonra, Bogdanov artık istediği kadar, "ampiryosemboleri" Yuşkeviç ile, "Mach öğretisinin sadık öğretilileri" ile, ampiryokritikçiler ve ötekilerle bol bol tartışabilir, tartışma, materyalistlerin gözünde, sarı şeytana inanan adamla yeşil şeytana inanan adam arasındaki tartışmadır. Çünkü önemli olan Bogdanov'u öteki mahçılardan ayıran şey değil, ama onların ortak yanlarıdır: "deney"in ve "enerji"nin idealist yorumu, insan deneyinin kendini uydurmaktan başka bir şey yapmadığı, bilimsel "yöntembilimin" ve bilimsel "energetiğin" kopya etmekle sınırlı kaldıkları nesnel gerçekliğin yadsınması. "O [Ostwald'ın energetiği] dünyanın maddesine kayıtsız kalmaktadır, eski materyalizmle olduğu kadar kamutinselcilik (panpsychisme) ile de tümüyle bağdaşır (s. xvii)... yani felsefi İdealizm mi? Bu karışık energetikten yola çıkan Bogdanov, materyalizmin yoluna değil de idealizmin yoluna sapar. ... "Enerjiyi bir töz gibi sunmak, mutlak atomları çıkartılmış eski materyalizme, var olanın sürekliliğini kabul etmek anlamında düzeltilmiş bir materyalizme geri dönmek demektir." (İbid..) Bogdanov, "eski materyalizm"den, yani doğa bilginlerinin metafizik materyalizminden 1906'da da 1899'dakinden daha fazla anlamadığı diyalektik materyalizme gitmedi, idealizme ve inancılığa gitti, çünkü çağdaş inancılığın bilgili hiç bir temsilcisi, hiç bir içkinci, hiç bir "yeni-eleştirici", "yöntembilimsel" enerji anlayışına, ne de onun "deneysel olgular arasındaki ilişkilerinin salt simgesi" olarak yorumuna bir itirazda bulunmayacaktır. Kafa yapışım daha önceden yeterince tanıdığımız P. Carus'u alınız, göreceksiniz ki, bu mahçı da Ostwald'ı tamı tamına Bogdanov'un eleştirdiği gibi eleştiriyor: "... Materyalizm ve energetik, diye yazıyor Carus, kesinlikle aynı ve tek bir kategori içine  girerler." (The Monist, c. XVII, 1907, nr. 4, s. 536.) "Materyalizm, her şey maddedir, cisimler maddedir, düşünce maddenin bir işlevi olmaktan başka bir şey değildir derken bizi yeterince aydınlatmaz; Profesör Ostwald'ın energetiği, mad de enerjidir ve ruh da bu enerjinin yalnızca bir etkenidir dediğinde, durum hiç de daha iyi bir hale gelmiş olmuyor." (s. 553.) 

Ostvvald'ın energetiği bir "yeni" terminoloji dalgasının nasıl çabucak moda haline geldiğinin iyi bir örneğini veriyor bize, ve gene felsefenin temel sorunlarını ve temel eğilimlerini nasıl çabucak, bir yana atmak için deyimleri birazcık değiştirmenin yeterli olmadığını da gösteriyor. Materyalizm ve İdealizm, (kuşkusuz aşağı yukarı tutarlı bir biçimde) "deney" terimleri içerisinde olduğu kadar "energetik" terimleri vb. içerisinde de açıklanabilirler. Erkeci fizik, şimdiye kadar bölünmez madde parçacıklarının bölünmesi sonucu, ve maddesel hareketin daha önce bilinmeyen biçimlerinin bulunması sonucu maddesiz hareketi kavrama yolunda yeni idealist girişimlerin kaynağı olmaktadır. 

4. MODERN FİZİKTE İKİ AKIM VE İNGİLİZ TİNSELCİLİĞİ

Yeni fizikten çıkartılan çeşitli vargılar üzerinde günümüz yazınında sürdürülen felsefi kavgayı somut bir biçimde göstermek için sözü, İngilizlerden başlamak üzere, "kavgacıların" kendilerine bırakalım. Fizikçi Arthur W. Rücker bir doğa bilgini açısından bir eğilimi savunuyor; filozof James Ward ise bilgibilim açısından bir başka eğilimi savunuyor. 

İngiliz doğa bilginlerinin Glasgow'da, 1901'de toplanan kongresinin fizik bölümü başkanı A. W. Rücker konuşmasına konu olarak fizik teorisinin değerini ve atomların, özellikle de esir'in varlığı konusunda su yüzüne çıkan kuşkuları seçti. Konuşmacı, bu sorunu ortaya atmış olan, fizikçi Poincaré'den, Poynting'den (bu sonuncusu simgecilerin ve mahçıların bir İngiliz kafadarıdır) ve filozof Ward'dan ve E. Haeckel'in ünlü kitabından sözetti ve kendi özel görüşlerini sunmaya çalıştı.5

"Sözkonusu olan sorun, diyor Rücker, bilimsel teorilerin temelinde yatan ve şimdi en genel bir biçimde benimsenmiş olan varsayımların bizi çevreleyen evrenin yapısının tam doğru bir betimlemesi olarak mı, yoksa kısaca elverişli kurgular olarak mı değerlendirilmeleri gerektiğidir." (Bogdanov, Yuşkeviç ve ortakları ile olan tartışmamızın terimlerini kullanacak olursak: bu varsayımlar nesnel gerçekliğin, hareket eden maddenin kopyaları mıdırlar, yoksa bir "yöntembilim", bir "salt simgeler", "deneyin örgenlenmiş biçimleri" midirler?) Rücker iki teori arasında pratikte bir ayrım olmayacağım kabul ediyor: bir ırmağın doğrultusu, yalnızca bir haritayı ya da bir diyagram üzerindeki mavi çizgiyi İnceleyen birisi tarafından olduğu kadar, bu çizginin gerçek bir ırmağı temsil ettiğini bilen biri tarafından da belirlenebilir. Elverişli bir kurgu açısından teori "belleğin işini kolaylaştıracak", yapay bir sisteme uygun olarak gözlemlerimizde bir "düzen yaratma" aracı, "bilgimizi düzenleyen", onu denklemlere indirgeyen bir araç olacaktır, vb.. Söz gelişi, ısı bir hareket biçimidir, bir enerjidir demekle ve böylece "hareket halindeki atomların canlı bir kavramını, gerçek niteliğini tanımlamaya girişmediğimiz ısı enerjisi gibi renksiz bir tümce ile" değiştirmekle yetinebiliriz. Bununla birlikte bu yolla çok büyük bilimsel başarılara varma olanağını kabul eden Rücker, "böyle bir taktikler sisteminin ortaya konmasının, bilimin gerçek uğruna mücadelesinde son söz olarak kabul edilemeyeceğini iddia eder". Sorunlar hâlâ çözüm bekliyor: "Maddenin ortaya koyduğu görüngüden maddenin kendi yapısına doğru giderek bir sonuç çıkarabilir miyiz? ... bilimin daha önce çizmiş olduğu krokinin, bir ölçüde, gerçeğin basit bir diyagramı değil de, bir kopyası olduğuna inanmaya hakkımız var mı?" 

Maddenin yapısı sorununu tahlil ederken, Rücker, örnek olarak havayı alıyor. Hava, diyor, gazdan yapılmıştır ve bilim "her basit gazı bir atomlar ve esir karışımı halinde" ayrıştırır. "... ˜Dur!' diye bağıranlar var ... moleküller ve atomlar doğrudan algılanamazlar... ve yalnızca işe yarayan basit kavramlardır bunlar, gerçeklikler olarak kabul edilemezler." Rücker bilimin evrimi içinde karşılaşılan pek çok olaylardan birine başvurarak, bu itirazı göğüslüyor: Satürn'ün halkaları teleskopla incelendiğinde, sürekli bir kütle olarak görünmektedir. Matematikçiler, hesaplamalarla bunun olanaksız olduğunu tanıtladılar, tayf analizi bu hesaplardan çıkartılan sonuçları doğruladı. Bir başka itiraz şöyle: atomlara ve esire, duyularımızın sıradan maddede ortaya çıkarmadıkları özellikler yakıştırılır. Rücker, gazların ve sıvıların vb. yayılması örnekleri ile bunu da yanıtlar. Olgular, gözlemler, deneyler, maddenin birbirinden ayrı parçacıklardan ya da taneciklerden yapılmış olduğunu göstermektedir. Bu parçacıklar, bu atomlar, onları kuşatan "ilk ortamdan", ya da "temel ortamdan" (esirden) değişik midirler, yoksa bu ortamın özel bir durumdaki parçalan mıdırlar sorunu henüz çözümlenmemiş bir sorundur ve hiç bir bakımdan bizzat atomların varlığı teorisi ile ilgili değildir. Sıradan maddeden (atomlar ve esir) farklı "yarı-maddi tözlerin" varolduklarını gösteren deney tanıtlarını önsel olarak yadsımanın hiç bir temeli yoktur. Ayrıntılarda yapılan hatalar kaçınılamazdır, ama bilimsel verilerin tamamı atomların ve moleküllerin varlığından kuşkuya yer bırakmaz. 

Rücker, daha sonra negatif elektrik yükü taşıyan cisimciklerden (ya da elektronlardan) bileşmiş atomların yapısı ile ilgili yeni verilere işaret ediyor ve değişik deneylerin ve moleküllerin boyutları üzerine yapılan hesapların benzer sonuçlarını anıyor: "ilk yaklaşık hesapla" moleküllerin çapı, aşağı yukarı yüz milimikron (ya da milimetrenin milyonda biri) kadardır. Rücker'in özel gözlemleri ve yeni-dirimselcilik (neo-vitalisme)[96] eleştirisi üzerinde durmaksızın sadece çıkardığı sonuçları aktaralım: 

"Şimdiye kadar bilimsel teorinin ilerlemesinde başı çeken fikirlerin değerini azımsayanlar da, çok kez, şu taban tabana birbirlerine karşı iki sav arasında seçim yapmaktan başka bir çare olmadığını kabul ediyorlar: atom ve esir, ya bilimsel imgelemin basit yapıntılarıdır, ya da şimdi artık yeterli olmadığı kabul edilen atomların ve esirin bir mekaniksel teorisi, eğer yetkinleştirilebilseydi, bize sözkonusu temel gerçekliklerin tam ve uygun bir ifadesini verebilirdi. Ama kendi payıma ben bir via media (orta yol) olduğuna inanıyorum." Karanlık bir odadaki insan, nesneleri çok belirsiz olarak seçer, ama eğer eşyalara çarpmıyor, kapı yerine aynadan çıkmaya kalkışmıyorsa, bazı şeyleri doğru görüyor demektir. Onun için, ne doğanın daha derinliklerine inmekten caymaya, ne de bizi kuşatan dünyanın bütün gizemini açığa çıkardığımızı ileri sürmeye gerek vardır: "Atomların ve atomların içinde var oldukları esirin niteliğinin tutarlı bir imgesini henüz çizmediğimiz kabul edilebilir. Ama teorilerimizin bazılarının niteliklerinin geçici olmalarına karşın, birçok önemli güçlüklere karşın, atomlar teorisinin birçok olguyu birleştirdiği, pek karmaşık olanları yalınlaştırdığı, teorimizin esas yapısının doğru olduğu konusunda direnmekte – hiç olmazsa eşit ölçüde akla uygun karşı varsayımlar ortaya atılana dek – haklı olduğumuzu; atomların şaşkın matematikçilere yardım etmekten çok fiziksel gerçekliklere yardımcı olduğunu göstermeye çalıştım." 

Konuşmasını böyle tamamladı. Okur, görecektir ki, bu konuşmacı bilgibilimle uğraşmayıp aslında kuşkusuz bir  yığın bilim adamı adına, esas olarak içgüdüsel bir materyalist görüş açısını savunuyordu. Onun tutumunun özü şudur: Fizik teorisi nesnel gerçekliğin (gittikçe daha kesinleşen) bir kopyasıdır; dünya, onun hakkındaki bilgimizin gittikçe daha derinlemesine geliştiği hareket halindeki maddedir. Rücker'in felsefesinin doğru olmayan yanları, esir hareketinin "mekanik" (neden elektromanyetik değil de mekanik) teorisinin hiç de zorunlu olmayan savunmasından ve göreli gerçek ile mutlak gerçek arasındaki ilişkileri anlayamamış olmasından ileri geliyor. Bu fizikçide eksik olan yalnız diyalektik materyalizmi bilmemesidir (eğer İngiliz profesörlerinin kendilerini "bilinemezci" demeye zorlayan şu pek önemli toplumsal endişeleri bir yana bırakırsak). 

Şimdi de bu felsefenin tinselci James Ward tarafından eleştirisini görelim: "Doğalcılık bir bilim değildir, ve ona temel hizmeti gören mekanikçi doğa teorisi de bir bilim değildir. ... Ama her ne kadar doğalcılık ile doğa bilimleri, evrenin mekanikçi teorisi ve bir bilim olarak mekanik, mantık açısından, başka başka şeyler olsalar da, ilk bakışta aralarındaki benzerlik büyüktür ve tarihsel olarak birbirlerine yakındırlar. Doğa bilimlerinin idealist (ya da tinselci) felsefe il& karıştırılması diye bir tehlike yoktur, çünkü bu felsefe, bilimin bilinçsiz olarak kabul ettiği bilgibilimsel varsayımların zorunlu olarak eleştirilmesini içerir."6 Doğrudur! Doğal bilimler bilinçsizce kendi öğretilerinin nesnel gerçekliği yansıttığını varsayarlar ve yalnızca böyle bir felsefe doğal bilimler ile bağdaştırılabilir! "... Doğalcılık için durum bambaşkadır, doğalcılık bilimin -kendisi kadar bilgi teorisinden de habersizdir. Gerçekte, materyalizm gibi doğalcılık da, metafizik gibi ele alınan bir fiziktir. ... Doğalcılık kuşkusuz materyalizmden daha az dogmatiktir, çünkü, gerçekliğin en son niteliği üzerine bilinemezci kayıtlar koyar; ama bu Bilinemez'in maddi yönünün önceliği üzerinde kararlılıkla direnir." 

Materyalist, fiziği bir metafizik gibi ele alır. Bu kanıtı çok iyi biliyoruz. İnsanın dışındaki nesnel gerçekliğin kabulüne metafizik deniliyor; tinselciler, materyalizme bu suçlamayı yöneltmekte kantçılara ve Hume'ün yandaşlarına katılıyorlar. Anlaşılması kolay bir şey; çünkü ilkin şeylerin, cisimlerin ya da herkesin bildiği nesnelerin nesnel gerçekliğini ortadan kaldırmadıkça, Rehmke'ninkiler cinsinden "gerçek kavramlar"ın yolunu temizleyip açmak olanağı yoktur!.. 

"Bir tüm olarak deney en iyi şekilde nasıl sistemleştirilir [Bogdanov'dan aşırıyorsunuz Bay Ward!] şeklindeki temelde felsefi olan sorun ortaya çıktığında, doğalcılar ... işe fiziksel yandan başlamamız gerektiğini söylemekten hoşlanırlar. Yalnızca fiziksel olgular, kesin, belirgin, sımsıkı birbirine bağlıdırlar; insanı heyecana getiren her düşünce, deniyor bize, maddenin ve hareketin tam ve kesin bir yeniden dağılımına götürülebilir. ... Bu denli felsefi genelliğe ve yaygınlığa sahip hu önermeler, fizik biliminden çıkan haklı çıkarsamalardır, ki modern fizikçilerimizin hiç biri değilse bile pek azı bunları doğrudan doğruya söyleyecek kadar yüreklidir. Ama bunların birçokları, bilimlerinin, Evrenin Mekanik Teorisinin üzerine oturduğu görünmeyen metafiziği, fiziksel gerçekçiliği açığa çıkarmaya uğraşanlarca saldırıya uğradığını düşünürler. ... Bu teorinin eleştirisi bundan önceki konuşmalarda [Rücker tarafından] böyle değerlendirilmiştir. ... Gerçekte, benim eleştirim [bütün mahçıların da tiksindikleri bu "metafizik" konusundaki eleştirim] bir fizik okulunun, neredeyse ortaçağ gerçekçiliğini tümüyle reddeden, sayıları ve etkileri gittikçe artan – eğer onlara bu ad verilebilirse – bir fizikçiler okulunun yorumlanmasına dayanır baştan aşağı. ... Uzun zamandan beri, bu gerçekçilik hiç bir karşı çıkma ile karşılaşmadı, ona karşı her başkaldırma, simdi bilimsel bir  anarşi gibi değerlendiriliyor. Bununla birlikte ona meydan okuyan Kirchhoff ve Poincaré gibi insanların –birçok başkaları arasında bu iki büyük adamın adını anıyoruz– bilimin yöntemlerini geçersiz kılmaya' çalıştıklarını düşünmek, kuşkusuz, saçmalığın daniskasıdır. ... Bunları fiziksel gerçekçiler olarak kolayca adlandırabileceğimiz eski okuldan ayırdetmek için, yeni okulu fiziksel simgeciler olarak adlandırabilirdik, Bu terim pek de yerinde sayılmaz, ama hiç değilse iki okul arasında bizi özellikle şimdi İlgilendiren, temel bir ayrımı belirtiyor. Sözkonusu sorun çok basit. Her iki okul da, besbelli, aynı algılanabilir deneylerden yola çıkıyorlar; her ikisi de temelde bir, ama ayrıntıda farklı soyut bir kavramsal sistem kullanıyorlar, her ikisi de aynı doğrulama yöntemine başvuruyorlar. Ama bu iki okuldan biri gittikçe son gerçekliğe yaklaştığına ve görüntüleri gittikçe daha çok arkasında bıraktığına inanıyor, öteki ise, somut olguların karmaşıklığı yerine, kafa ile yönlendirilebilir genelleştirilmiş betimleyici bir şemayı koyduğuna inanır. Her iki görünüşte de şeyler konusundaki, [Ward'ın italiği] sistemli bilgi olarak fiziğin değeri, değişmemiştir; her iki durumda da fiziğin gelecekteki gelişme ve pratik uygulama olanakları aynıdır. Ama iki okul arasındaki felsefi (speculative) farklılık çok büyüktür, ve bu bakımdan hangisinin doğru olduğu sorunu önem kazanır." Bu açık sözlü ve tutarlı tinselci, sorunu dikkate değer bir doğruluk ve açıklıkla koyuyor. Modern fiziğin iki okulu arasındaki fark gerçekten de yalnızca felsefidir, yalnızca bilgibilimseldir. Bu iki okul arasındaki başlıca ayrılık yalnız şu konudadır: biri, bizim teorimizin yansıttığı "en son" gerçeği (nesnel gerçeği demek gerekirdi) kabul eder, oysa öteki, teoriyi, yalnız deneyin sistemleştirilmesi, bir ampiryosemboller sistemi vb., vb. olarak gördüğünden bu gerçeği kabul etmez. Yeni fizik maddenin hareketinin yeni çeşitlerini ve biçimlerini bulmuş olarak, eski fiziksel kavramların yıkılmasından ötürü, felsefenin eski sorunlarım ortaya attı. Ve  felsefenin "orta" eğilimlerinden yana olanlar ("olgucular", Hume'ün ve Mach'ın öğretilileri) tartışmalı sorunu açıklıkla koymayı bilmiyorlarsa da, bu sorun üzerindeki bütün örtülerin yırtılıp atılması, açık yürekli idealist Ward'a kalıyor. 

"Rücker açış konuşmasını, son zamanlarda profesör Poincaré, prof. Poynting ve benim tarafımdan savunulmuş bulunan sembolik yorumlamalara karşı fiziksel gerçekçiliğin savunulmasına ayırdı." (s. 305-306; ve kitabının diğer kısımlarında Ward, bu listeye Duhem'in, Pearson'ın ve Mach'ın da adlarını eklemektedir; bkz: c. II, s. 161, 63, 57, 75, 83, vb..) 

"... O [Rücker] sürekli olarak zihinsel imgeler'den söz-ediyor, ama öte yandan da atomların ve esirin bunlardan daha ötede bir şeyler olmaları gerektiğine de sürekli olarak karşı çıkıyor. Böyle bir düşünme tarzı, gerçekte şu demeye gelir: Bu durumda başka hiç bir imge yaratamam; onun için de gerçeklik ona benzemelidir. ... Profesör Rücker, farklı bir zihinsel imgenin soyut olasılığını kabul ediyor. ... Öte yandan ˜bazı teorilerimizin geçici niteliğini' kabul ediyor ve birçok önemli güçlüklerin' varlığını teslim ediyor. Aslında, yalnızca işlerliği olan bir varsayımı, üstelik de yüzyılın ikinci yarısında saygınlığını önemli ölçüde yitirmiş bir varsayımı savunuyor. Ama, atom teorisi ve maddenin yapışma ilişkin öteki teoriler, işlerliği olan varsayımlardan başka birşey değillerse, ve yalnız fiziksel görüngülerle sıkıca sınırlandırılmışlarsa, mekanikçiliği her yerde temel sayan, yaşamın ve zihnin olgularını yangörüngülere (épiphénoménes) indirgeyen, yani başka terimlerle onları madde ve hareketten bir derece daha görüngüsel, bir derece daha az gerçek yapan teoriyi hiç bir şey haklı gösteremez. Mekanikçi evren teorisi işte böyle bir teoridir ve eğer bunu istemeyerek savunuyor görünmesini bir yana bırakacak olursak, profesör Rücker ile aramızda mesele kalmıyor demektir." (s. 314-315.) Kuşkusuz, materyalizmin bilinci "daha az" gerçeklik saydığını ya da hareket halindeki maddenin dünyasının görünümünün elektromanyetik değil de, "mekanik" ya da bundan son derece daha karmaşık başka şeyler olduğunu zorunlu olarak ileri sürdüğünü söylemek tümüyle saçmadır. Ama, açık sözlü ve dosdoğru bir idealist olan Ward, gerçekten de hileli bir biçimde, bizim mahçılardan (yani karışık kafalı idealistlerden) çok daha büyük bir beceriyle, "içgüdüsel" doğabilimsel materyalizmdeki, örneğin göreli gerçek ile mutlak gerçek arasındaki ilişkiyi açıklama yeteneksizliği gibi, zayıf noktalara sarılmaktadır. Ward birçok kez çark ediyor ve gerçek, göreli ve yaklaşık olduğuna göre, "geçicidir", gerçekliği yansıtamaz diyor! Ama öte yandan atomlar, vb. sorunu, "işlerliği olan bir varsayım" olarak tinselciler tarafından çok doğru bir biçimde konmuştur. Modern, gelişmiş inancılık (Ward'ın kendi tinselciliğinden çıkarttığı biçimiyle), doğa bilimleri kavramlarının "işlerliği olan varsayımlar" olduklarının açıklanmasından başka bir şey istemeyi aklından geçirmez. Baylar, biz bilimi siz bilim adamlarına teslim edeceğiz, ama bilgibilimi, felsefeyi bize teslim etmeniz koşuluyla; işte "ileri" kapitalist ülkelerde tanrıbilimcilerle profesörler arasındaki bir arada yaşama koşulu budur. 

Ward'ın bilgibilimini "yeni" fiziğe bağladığı noktalar arasında onun maddeye karşı kararlı mücadelesini de hesaba katmak gerekir. Madde nedir? enerji nedir? diye soruyor Ward, ve varsayımların bolluğu ile ve çelişik nitelikleri ile alay ediyor. Esir midir, yoksa esirler midir – yoksa acaba sözkonusu olan, yeni ve beklenmedik niteliklerle keyfi olarak donatılmış yeni bir "yetkin sıvı" mıdır? Ve Ward'ın çıkardığı sonuç şöyle: "... hareketin dışında belirli hiç bir şey bulamıyoruz. Isı hareketin bir biçimidir, esneklik bir hareket biçimidir, ışık ve manyetizm de birer hareket biçimleridirler. Kütlenin kendisi de, son tahlilde, ne katı, ne sıvı, ne de gaz olan, yani ne kendisi bir cisim, ne de bir cisimler kümesi  olan, yani görüngüsel olmayan ve akıl yoluyla da bilinmemesi (ne doit pas étre un nonméne) gereken, kendi terimlerimizi ona kabul ettirebileceğimiz gerçek bir aperion [Yunan filozofları tarafından kullanılan ve sonsuz-, sınırsız anlamına gelen bir terim] olan bir şeyin olsa olsa bir hareket biçimi olması gerekir." (c. I, s. 140.) 

Tinselci, hareketi maddeden ayırırken kendisine karşı dürüst davranıyor. Cisimlerin hareketi, doğa içinde, değişmez bir kütlede cisim olmayan bir şeyin hareketine, bilinmeyen bir esir içindeki bilinmeyen bir elektriğin bilinmeyen bir yükünün hareketine dönüşüyor. Laboratuarlarda ve fabrikalarda olup biten bu maddesel dönüşümün diyalektiği, idealistlerin gözünde (geniş kamuoyunun ve mahçıların gözünde de olduğu gibi), materyalist diyalektiği doğrulamak şöyle dursun, materyalizme karşı bir kanıt görevi görmektedir: "... Dünyanın sözde bir açıklaması olarak mekanikçi teori, bizzat mekaniksel fiziğin ilerlemesinden ölümcül bir darbe yer." (s. 143.) Biz diyoruz ki, dünya hareket halinde maddedir, orta hızlarda hareketinin yasaları mekanik tarafından, büyük hızlarda elektromanyetik teori tarafından yansıtılır. Genişletilmiş, sağlam, parçalanmaz atom, her zaman materyalist evren anlayışının kalesi olmuştur. Ama bu görüşlerin bahtsızlığına bakınız ki, katı, genişletilmiş atom, artan bilginin kendisinden beklediği istemleri karşılayamadı (was not equal to the demands) (s. 144). Atomun yıkılabilirliği (destructibilité), onun tükenmezliliği, maddenin ve onun hareketlerinin bütün biçimlerinin değişebilirliği diyalektik materyalizmin her zaman kalesi olmuşlardır. Doğada bütün sınırlar, koşula bağlı, göreli ve oynaktır ve hepsi bizim zihnimizin maddenin bilgisine doğru giderek yaklaşımını ifade ederler, ama bu, hiç de, doğanın, maddenin bizzat kendisinin, bir simge, saymaca bir İşaret, kısaca bizim zihnimizin bir ürünü olduğunu göstermez. Bu kitaptaki bir nokta işareti, 64 metre uzunluğu, 32 metre genişliği  ve 16 metre yüksekliği olan bir yapıya göre ne ise elektron da atoma göre aynı orandadır (Lodge), Elektron saniyede 270.000 kilometre hızla hareket eder, kütlesi hızının bir işlevidir; saniyede 500 trilyon devir yapar; bütün bunlar eski mekanikten çok daha karmaşıktır, ama bütün bunlar maddenin uzay ve zaman içinde hareketidir ancak, insan aklı, doğada, pek çok şaşırtıcı şeyler buldu ve daha nicelerini bulacaktır ve bununla doğa üzerindeki gücünü artıracaktır. Ama bu demek değildir ki, doğa bizim zihnimizin ya da soyut zihnin, yani Ward'ın tanrısının ve Bogdanov'un "ikamesi"nin vb. yarattığı bir şeydir. 

"Gerçek dünyanın teorisi olarak amansızca uygulanan bu ülkü [mekanikçiliğin ülküsü], nihilizme götürür; bütün değişmeler harekettir, çünkü hareketler bizim anlayabileceğimiz tek değinmelerdir, öyleyse, hareket eden şeyden onun kendisinin hareket olduğu anlaşılmalıdır." (s. 166.) "Göstermeye çalıştığım ve inandığım gibi, varlığın tümünün en soyut simgeleri olmaktan çok, en derin töz olarak madde ve harekete bu bilisizce inancın en etkin çaresini, fizikteki işte bu ilerleme getirmektedir. Katıksız mekanikçilik ile hiç bir zaman Tanrı'ya varamayız." (s. 180.) 

İşte bu, tamı tamına Marksist Felsefe "Üzerine" Deneme-ler'in ruhuna uyuyor! Lunaçarski'ye, Yuşkeviç'e, Bazarov'a ve Bogdanov'a başvursanız iyi ederdiniz Bay Ward: onlar da tamamıyla aynı öğretiyi öğütlüyor, ama sizden biraz daha "utangaçça". 


5. MODERN FİZİKTE İKİ AKIM VE ALMAN İDEALİZMİ

Çok tanınmış kantçı idealist Hermann Cohen,- 1896'da, olağanüstü bir zafer sevinci ile. Materyalizmin Tarihi'nin (Geschichte des Materialismus) beşinci baskısına, F. Albert Lange tarafından yazılmış materyalizmin tahrif edilmiş  tarihine, bir önsöz yazdı. "Teorik idealizm, diye düşüncesini açıklıyordu. H. Cohen (s. xxvi), doğa bilginlerinin materyalizmini kökünden sarsmaya daha şimdiden başladı, kesin zafer için belki de çok az bir zaman gerekiyor." "idealizm yeni fiziğin içine sızıyor (Durchwiekung)." "Atomculuk dinamizme yer açmak zorundadır. ..." "Tözün kimyasal sorununa yönelik araştırmanın materyalist madde görüşü üzerinde, temel bir zafere yol açması gerektiği, dikkate değer bir değişikliktir. Thales nasıl töz düşüncesinin ilk soyutlamasını yaptı ve bunu elektron konusundaki kurgul düşüncelerle bağladıysa, elektrik teorisinin de madde anlayışında en büyük devrime yol açması ve maddenin kuvvete dönüşmesi yoluyla idealizmin zaferini sağlaması kaçınılmazdı." (s. xxix.) 

H. Cohen, temel felsefi eğilimlere parmak basmakta James Ward kadar açık ve kesindir, ve kendisini (bizim mahçıların yaptığı gibi) şu ya da bu energetik, simgeci, ampiryokritikçi, ampiryomonist vb. idealizmleri arasındaki küçük ayrımlar içerisinde kaybetmiyor. Cohen, bugün için Mach ve Poincaré ve ötekilerin adıyla anılan fizik okulunun temel felsefe eğilimini ele alıyor ve bu eğilimi doğru bir biçimde idealist olarak tanımlıyor. "Maddenin kuvvete dönüşmesi", Cohen'e göre, tıpkı 1869'da J. Dietzgen'in maskelerini düşürdüğü "falcı" bilim adamları üzerindeki zaferi gibi, idealizmin en önemli zaferidir. Elektrik, idealizmin bir yardımcısı olarak ilan ediliyor, çünkü elektrik, maddenin yapısı ile ilgili eski teoriyi yıkmış, atomu darmadağın etmiş ve, maddesel hareketin, eskilerinden o kadar değişik, o kadar incelenmemiş, o kadar üzerinde çalışılmamış, o kadar "şaşılası" yeni biçimlerini bulmuştur ki, böylece doğanın yorumu içerisine maddi olmayan (kutsal, zihinsel, ruhsal) hareketi sokuşturmak olanağı doğmuştur. Maddenin son derece küçük parçacıklarına değgin bilgimizin dünkü sınırı kaybolmuş, böylece madde kaybolmuştur (ama düşünce durmaktadır) sonucuna varıyor idealist filozof. Her mühendis, her fizikçi, elektriğin  (maddesel) bir hareket olduğunu bilir, ama hiç kimse neyin hareket ettiğini açık seçik bilmez; onun için, diye sonuca varıyor idealist filozof, felsefe eğitiminden yoksun kişileri, şu ayartıcı "ekonomik" önermeyle kandırabiliriz: gelin hareketi madde olmaksızın düşünelim. ... 

H. Cohen, ünlü fizikçi Heinrich Hertz'i kendi müttefiki yapmaya çalışıyor. Hertz bizimdir, bir kantçıdır, kimi zaman onda önseli kabul edilmiş görüyoruz, diyor. Hertz bizimdir, bir mahçıdır diye ileri sürüyor mahçı Kleinpeter, çünkü onda "kavramlarımızın niteliği konusunda tıpkı Mach'ta olduğu gibi aynı öznel görüşler"7 görülebilir. Hertz'in nereye ait olduğu konusundaki bu ilginç tartışma, tazelenen inancılık savunmalarını haklı göstermek için, idealist filozofların, ünlü bilginlerin ifadelerindeki en ufak bir yanılgıya, en ufak bulanıklığa nasıl sarıldıklarının güzel bir örneğidir. Aslında, Hertz'in Mekanik'ine8 yazdığı felsefi önsöz, materyalizmin "metafiziği "ne karşı profesörce bağrış çağrışlardan gözü korkan, ama dış dünyanın gerçekliği konusundaki içgüdüsel inancını da yenemeyen bir bilim adamının alışılmış görüş açısını açığa vuruyor. Bu, bir yandan geniş okur yığınlarına doğa biliminin bilgi teorisi konusunda baştan aşağı yanlış ve içerisinde Mach'ın Hertz ile yanyana boy gösterdiği küçük kitapçıklar dağıtan; öte yandan ise, özellikle felsefi olan makalelerde "Hertz'in, Mach ve Pearson'ın tersine, bütün fiziğin mekanik bir yoldan açıklanabileceği önyargısına hâlâ sarıldığını"9, kendinde-şey kavramına ve fizikçilerin alışılmış görüş açılarına hâlâ sahip çıktığını ve hâlâ "kendinde bir evren görünümünü" savunduğunu vb. söyleyen Kleinpeter'in kendisi tarafından da kabul edilmiştir.10 Hertz'in energetik konusundaki görüşüne değinmek ilginç olacaktır. Hertz şöyle diyor: "Eğer fiziğin bugün kendini enerji teorisinin terimleri içerisinde ifade etmeyi seçmesinin gerçek nedenini araştıracak olursak, bunu, onun çok az bildiği şeyler konusunda konuşmaktan ancak en iyi şekilde bu yoldan sakındığı için yapıyor diye yanıtlayabiliriz. ... Kuş kuşuz hepimiz, ağırlığı olan maddenin atomlardan oluşmuş olduğu kanısındayız; hatta bazı durumlarda bu atomların boyutları ve hareketleri konusunda oldukça kesin bir fikre sahibiz. Ama birçok durumda, atomların biçimi, bağıntıları, hareketleri, bütün bunlar tümüyle bizden saklıdır. ... Onun için, bizim atomlar hakkındaki fikirlerimiz ilerideki araştırmaların önemli ve ilginç bir konusunu oluştururlar, ama gene de matematiksel teoriler için bilinen ve sağlam bir dayanak olabilecek şekilde uyarlanmamışlardır." (Op. cit, c. III, s. 21.) Hertz, esir konusunda daha ilerideki araştırmaların "geleneksel maddenin niteliği ... onun süredurumu ve yerçekimsel kuvvetinin bir açıklamasını getireceğini umuyordu, (c. I, s. 354.) 

Böylece, materyalist olmayan bir enerji anlayışı olanağının Hertz'in aklına bile gelmediği buradan açıkça ortaya çıkmaktadır. Energetik, filozoflara idealizm uğruna materyalizmi terketme bahanesi yaratmıştır. Bilim adamı energetiği, eğer deyim yerindeyse, fizikçilerin atomu terkettiği, ama daha elektrona ulaşmadıkları bir dönemde, maddi hareketin yasalarının ifade etme yönteminde bir kolaylık olarak görür. Bu dönem büyük çapta hâlâ son bulmamıştır; bir varsayım ötekini kovuyor; pozitif elektron konusunda hiç bir şey bilinmiyor; ancak üç ay önce (22 Haziran 1908'de), Jean Becquerol, Paris Bilimler Akademisi'nde, "maddenin yeni bir tamamlayıcı parçasını" bulmayı başardığını açıkladı (Comptes rendus des séances de L'Académie des Sciences, s. 1311). "Madde"nin hâlâ insan zihni tarafından yalnızca "aranmakta" olması ve bu yüzden bir "simge"den başka bir şey olmaması  gibi böylesine elverişli bir ortamdan idealist felsefe yararlanmamazlık edebilir miydi? 

Cohen'den çok daha gerici başka bir Alman idealisti Eduard von Hartmann modern fiziğin dünya görüşü üzerine koca bir kitap yazdı (Die Weltanschauung der modernen Physik, Leipzig, 1902). Yazarın, savunduğu idealizm çeşidi üzerine düşünceleri bizi ilgilendirmez elbette. Yalnız bizim için önemli olan, bu idealistin de, Rey, Ward ve Cohen gibi aynı görüngüleri saptamış olmasını açıklamaktır. "Modern fizik gerçekçi bir temel üzerinde yükseldi, diyor E. Hartmann ve yalnızca zamanımızın yeni-kantçı ve bilinemezci hareketi, modern fiziğin sonuçlarını idealist bir anlayış içerisinde yorumlamaya yöneltti." (s. 218.) E. Hartmann'a göre, modern fiziğin temelinde üç bilgibilimsel sistem vardır: Hilokinetik (Yunanca hule=madde, kinesis=hareket, yani fiziksel görüngülerin hareket halindeki madde olarak tanınması), enerji bilimi ve dinamizm (maddesiz kuvvetin kabulü). Anlaşılıyor ki, Hartmann "dinamizmi" savunuyor ve bundan doğa yasalarının evrensel düşünceye indirgendikleri sonucunu çıkarıyor, bir sözcükle ruhsal olanı fiziksel doğanın "yerine koyuyor". Ama Hartmann, fizikçilerin çok büyük bir kesiminin hilokinetikten yana olduklarını ve bu sistemin "en çok kullanılan sistem" (s. 190) olduğunu ve onun en büyük kusurunun "salt hilokinetiği tehdit eden materyalizm ve tanrıtanımazlık" (s. 189) olduğunu kabul etmek zorunda kalmaktadır. Yazar, haklı olarak, energetikte, kendisinin bilinemezci diye nitelendirdiği bir ara sistem görüyor (s. 136). Kuşkusuz bu sistem "salt dinamizmin yandaşıdır, çünkü bu tözü tahtından İndirir" (s. vi, 192) ama Hartmann gerçek bir Alman gericiliğinin esas idealizmi ile bağdaşamayan bir "İngiliz hayranlığı" biçimi olarak bilinemezcilikten hoşlanmaz. Bu uzlaşmaz partizan idealistin (yansızlar, politikada olduğu kadar felsefede de iflah olmaz bir ahmaklık içindedirler), şu ya da bu bilgibilimsel eğilimi izlemenin ne anlama geldiğini fizikçilere nasıl açıkladığını görmek kadar ibret verici bir şey olmaz. Hartmann fiziğin son bulguları ile ilgili idealist yorumlar konusunda şunları yazıyor: "Bu modayı izleyen fizikçilerin pek azı, bu yorumun bütün kapsamının ve tüm sonuçlarının farkındadır. Bunlar kendilerine özgü yasaları ile fiziğin idealizmine karşın, ancak gerçekçi temel önermelere, yani kendinde-şeylerin varlığına, bunların zaman içindeki gerçek değişebilirliğine, gerçek nedenselliğine bağlı kaldığı ölçüde önemini koruduğunu göremediler. ... Ancak bu gerçekçi öncüllerin (nedenselliğin, zamanın ve üç boyutlu uzayın fizikötesi geçerliliğinin), kabul edilmesi, yani yasalarından fiziğin sözettiği doğanın kendinde-şeyler alanıyla çakışması koşuluyladır ki ... kişi doğa yasalarından, psikolojik yasalardan farklı şeyler olarak sözedebilir. Doğa yasaları eğer zihnimizden bağımsız bir alanda işlev yapıyorlarsa, ancak o zamandır ki, bu yasalar, imgelerimizin mantıksal olarak zorunlu etkileri, her zaman, bu imgelerin bizim bilincimizde yansıttıkları ya da simgeledikleri bilinmeyenin doğal-tarihsel zorunluluğun etkileri olgusunu açıklamaya yararlar." (s. 218-219.) 

Hartmann, yeni fiziğin idealizminin gerdekten de bir moda olduğunu ve bunun doğal-tarihsel materyalizmden ciddi bir felsefi sapma olmadığını doğru bir biçimde seziyor; onun için, "moda"nın tutarlı ve tam bir felsefi idealizme dönüştürülmesi için, zamanın, uzayın, nedenselliğin ve doğa yasalarının nesnel gerçekliği öğretisini kökten değiştirmek gerektiğini fizikçilere doğru bir biçimde açıklıyor. Yalnızca atomlara, elektronlara ve esire, sadece simge, "işlerliği olan bir varsayım" gözüyle bakamayız: zamanın, uzayın, doğa yasalarının ve bütün dış dünyanın da "işlerliği olan bir varsayım" olduğu açıklanmalıdır. Ya materyalizm, ya da tüm fiziksel doğanın yerine ruhsalın evrensel ikamesi: bu iki şeyi birbirine karıştırmaya meraklı bir yığın insan vardır; ama Bogdanov ve ben, onlar arasında değiliz. 1906'da ölmüş olan Alman fizikçilerinden Ludwig Boltzmann, Mahçı eğilimle sistematik bir biçimde mücadele etmiştir. "Yeni bilgibilimsel dogmalara kendini kaptırmış" olanların tersine, Boltzmann'ın, inancılığı basitçe ve açıkça tekbenciliğe indirgemiş olduğuna daha önce de değinmiştik. (bkz: Bölüm I, § 6.) Boltzmann, kuşkusuz kendisine materyalist demekten korkuyordu ve hatta Tanrı'nın varlığım yadsımadığını da açıkça belirtmişti.11 Ama onun bilgi teorisi, temelde materyalisttir; bu teori, 19. yüzyıl doğa bilimleri tarihçisi S. Günther'in12 de kabul ettiği gibi doğa bilginlerinin çoğunluğunun görüşünü ifade eder. "Biz şeyleri, diyor Boltzmann, bizim duyularımız üzerinde meydana getirdikleri izlenimlerden biliyorum." (Op. cit., s. 29.) Teori, doğanın, dış dünyanın bir "imge"si (ya da bir kopyası)dir. (s. 77.) Maddenin bir duyu algıları karmaşasından başka bir şey olmadığını söyleyenlere, Boltzmann, bu durumda öteki insanlar da konuşanın duyumlarından başka bir şey değildirler, diye yanıt veriyor. (s. 168.) Bu "ideologlar" –Boltzmann zaman zaman bu sıfatı idealist filozoflar için kullanıyor– bize "öznel bir dünya görünümü" sunuyorlar (s. 176). Oysa yazar, "dünyanın daha yalın nesnel bir görünümü"nü yeğliyor, "idealist, duyumlarımız kadar maddenin de varolduğu iddiasını, attığı taşın can acıttığı düşüncesinde olan bir çocuğun görüşü ile karşılaştırır. Gerçekçi, zihinselin maddeselden ve hatta atomların hareketinden nasıl oluştuğunu kişinin kavrayamayacağı iddiasını yeryüzü ile güneş arasındaki uzaklığın, kendisi böyle bir ölçüyü tasarlayamayacağı için, yirmi milyon mil olamayacağını iddia eden eğitilmemiş bir kişinin görüşüyle kıyaslar." (s. 186.) Boltzmann, zihnin ve iradenin "madde parçacıklarının karmaşık etkileri" olarak sunulmasının bilimin ülküsü olduğu görüşünü reddetmiyor (s. 396). L. Boltzmann, bir fizikçinin bakış açısından, Ostwald'ın energetiğine kargı sık sık polemiğe girmiş ve Ostwald'ın, kinetik enerji formülünü (bu, kütlenin yarısının hızının karesiyle çarpımıdır) ne çürütebileceğini ne de çıkarıp atabileceğini, ve ilkin enerjiyi maddeden çıkarsayarak (kinetik enerji formülünü kabul ederek) sonra da kütleyi enerji olarak tanımlayarak bir kısır döngü içinde dönüp durduğunu söylemiştir (s. 112-139). Bu, bana Bogdanov'un Ampiryomonizm'inin üçüncü kitabında Mach konusundaki açıklamasını anımsatıyor. "Bilimsel madde anlayışı, diye yazıyor Mach'ın Mekanik'ini kaynak gösteren Bogdanov, mekanik denklemlerde de görüldüğü gibi, kütlenin katsayısına indirgenmiştir, ancak eksiksiz tahliller yapıldığında, kütlenin katsayısının, iki fiziksel karmaşa –cisimler– etkileşime girdiğinde, ivmenin tersi olduğu ortaya çıkar." (s. 146.) Açıktır ki, eğer herhangi bir cisim birim olarak alınırsa, bütün öteki cisimlerin (mekanik) hareketi basit bir ivme bağıntısı ile ifade edilebilir. Ama bu hiç de "cisimler"in (yani maddenin), kaybolduğu, ya da bizim zihnimizden bağımsız olarak var olmaktan çıktığı anlamına gelmez. Evren, elektronların hareketine indirgendiği zaman, bütün denklemlerden elektronu çıkarıp atmak mümkün olacaktır, çünkü elektronun her yerde bulunacağı varsayılacaktı, ve elektron grup ve kümeleri arasındaki bağıntı onların karşılıklı ivmelerine indirgenecekti – hareket biçimlerinin mekanikte oldukları kadar yalın olmaları koşuluyla. 

Mach ve ortaklarının "görüngücü" fiziği ile savaşan Boltzmann, "diferansiyel denklemler yoluyla atomculuğu çıkarıp atacaklarını düşünenler, ağaçlara bakarken ormanı görmüyorlar" diyor (s. 144). "Eğer diferansiyel denklemlerin önemi konusunda hayale kapılmak istemiyorsak, ... dünyanın (diferansiyel denklemlerle ifade edilen) bu görünümünün, yapısı gereği, yine atomcu bir görünüm, yanı çok büyük sayıdaki şeylerin zaman içerisindeki değişmelerinin üç boyutlu uzay içerisindeki düzenlenmelerinin belirli kurallara  uygun olarak düşünülmesi gerektiğine ilişkin bir öğreti olduğundan kuşku duyamayız. Kuşkusuz şeyler, benzer ya da benzemez, değişebilir ya da değişmez olabilir" vb. (s. 156). Boltzmann, 1899'da doğa bilginlerinin Münih kongresinde yaptığı konuşmada, "besbelli ki bilgibilimsel fizik, diferansiyel denklemlerin süslü görünüşü arkasına gizlenmekten başka bir şey yapmaz, diyor; o da, gerçekte, aynı şekilde atomlara benzer tikel varlıklardan (Einzelwesen) yola çıkar. Ve atomları, farklı görüngü gruplarında farklı özelliklere sahip olarak tasarlamak gerektiğinde, daha yalın ve daha tek-düzeli bir atomculuk gereksinmesi kısa zamanda kendini duyuracaktır." (s. 223.) "Elektronlar öğretisinin gelişmesi, özellikle, elektriğin her türlü ortaya çıkış biçimi için geçerli bir atom teorisinin doğuşuna yol açar." (s. 357.) Doğanın birliği, çeşitli görüngü alanlarına ilişkin diferansiyel denklemler arasındaki "şaşırtıcı benzeşme"lerinde açığa çıkar: "Aynı denklemler, hidrodinamiğin potansiyel teorisi problemlerini çözmeye hizmet edebilir. Sıvı burgaçlar (su çevrintileri) teorisi ve gazların sürtünme (Guzreibung) teorisi, elektromanyetizm teorisi ile çok çarpıcı bir benzeşim ortaya koyar, vb.." (s. 7.) "Evrensel ikame teorisini" kabul edenler, şu sorudan hiç bir şekilde yakalarını kurtaramayacaklardır: Fiziksel doğayı böylesine tekdüzen' "ikame etmeyi" kim akü etti acaba? 

Boltzmann, "eski okulun fiziği"ni bir kenara atanlara sanki bir yanıtmış gibi, "fiziksel kimya"da bazı uzmanların mahçılığın takındığının nasıl tersi bir bilgibilimsel tutum takındıklarını ayrıntılarıyla anlatıyor. 1903'te yayınlanan çalışmaların (Boltzmann'a göre) "en kapsamlılarından biri"nin yazarı olan Vaubel, "bugün o kadar övülen görüngüsel fiziğe kesinlikle karşı" bir tutum almıştır (s. 381). "O, diyor Boltzmann, atomların ve moleküllerin yapısı hakkında, ve ayrıca onlar arasında etki yapan kuvvetler hakkında elden geldiğince somut ve açık bir fikre ulaşmaya çalışır. Bu fikri o, bu  alanda (iyonlar, elektronlar, radyum, Zeemen etkisi vb.) yapılan en son deneylerle uyumlu kılmaya çalışır, ... Yazar madde ve enerji ikilemine sımsıkı bağlı kalır13 ve bunların her ikisinde de ortak olan şey, özel bir sakınım yasasıdır. Maddeyle ilgili olarak yazar, ağırlığı olan madde ile esir arasındaki ikileme sımsıkı sarılıyor, ama bununla birlikte esiri, en kesin anlamıyla maddesel olarak görüyor." (s. 381.) Yapıtının ikinci cildinde (elektrik teorisi) yazar, daha işin başında, elektrik görüngülerinin atom benzeri özlerin, elektronların etkileşimi ve hareketi ile belirlendiği görünüşünü benimsiyor." (s. 383.) 

Tinselci J. Ward'ın İngiltere için tanıyıp kabul ettiği şey, Almanya için de doğrulanır, yani gerçekçi okulun fizikçileri, son yılların olgularını ve bulgularını sistemleştirmede simgeci okulun fizikçilerinden daha az başarılı değillerdir ve bunların arasındaki temel farklılık, "yalnızca" bilgibilimsel görüş açısıdır.14 


6. MODERN FİZİKTE İKİ AKIM VE FRANSIZ İNANCILIĞI

Fransız idealist felsefesi, Mach'ın fiziğinin yanılgılarına dört elle sarılmakta daha az gayretkeşlik göstermedi. Yeni-eleştiricilerin Mach'ın Mekanik'ini nasıl karşıladıklarını, bu yazarın felsefesinin temellerinin idealist niteliğini nasıl hemen ortaya çıkardıklarını daha önce görmüştük. Fransız mahçısı Henri Poincaré, bu bakımdan daha da başarılı olmuştu. En gerici, açıkça inancı eğilimdeki idealist felsefe, onun teorisine hemen el attı. Bu felsefenin temsilcisi Le Roy şu uslamlamayı yapıyordu: bilimsel doğrular, saymaca işaretler, simgelerdir; nesnel gerçekliği tanımak gibi saçma "metafizik" bir iddiadan vazgeçmiş bulunuyorsunuz; şu halde mantıklı olunuz ve bizimle birlikte, bilimin, insan eyleminin bir alanında, ancak pratik bir değeri olduğunu, ve dinin de insan eyleminin başka bir alanında, daha az gerçek olmayan bir değeri olduğunu açıkça kabul ediniz; Mach'ın "simgesel" biliminin, tanrıbilimini yadsımaya hakkı yoktur. H. Poincaré, bu vargılardan çok tedirgin oldu ve Bilimin Değeri adlı kitabında bunlara özel olarak saldırdı. Ama kendini Le Roy tipi yandaşlardan uzak tutmak için nasıl bir bilgibilimsel tutum benimsemek zorunda kaldığına bir bakalım. Şöyle yazıyor: "Bay Le Roy, bilginin öteki kaynaklarına, örneğin yüreğe, duyguya, içgüdüye, inana, daha geniş yer vermek üzere zekaya onmaz ölçüde güçsüz gözüyle bakar."  (s. 214-215.) "Onu sonuna kadar izleyemeyeceğim" diyor. Bilimsel yasalar saymacadır, simgedir, ama "eğer bilimsel reçeteler'in etki kuralı olarak bir değerleri varsa, bu, bizim, onların, hiç değilse genel olarak, başarılı olduklarını bilmemizdendir. Ama bunu bilmek, zaten bir şeyler bilmek demektir; ve eğer durum buysa, nasıl olur da bir şey bilmeyiz diyorsunuz?" (s. 219.) 

H. Poincaré, pratiğin ölçütüne başvuruyor. Ama o, sorunu çözmeksizin yalnızca kaydırıyor; çünkü bu ölçüt, nesnel anlamda olduğu kadar öznel anlamda da yorumlanabilir. Le Roy da bilim ve sanayi için bu ölçütü kabul ediyor. Onun yadsıdığı tek şey, bu ölçütün nesnel gerçeği tanıtlamasıdır, ama bu yadsıma bilimin (insanlığın dışında var olmayan) öznel gerçeği yanında dinin öznel gerçeğini de tanımasına yetiyor. Henri Poincaré, Le Roy'a karşı koymak için, pratiğe başvurmanın yeterli olmadığım görerek bilimin nesnelliği sorununa geçiyor. "Onun nesnelliğinin ölçütü nedir? Bizim dış nesnelere karşı inancımızın ölçütü ne ise, o da aynıdır. Bu nesneler, onların bizde uyandırdıkları duyumlar, bize, bir günlük bir raslantıyla değil de, bilmem hangi parçalanmaz bir harçla birleşmiş göründükleri ölçüde gerçektirler." (s 269-270.) 

Böyle bir düşüncenin yazarı, pekala büyük bir fizikçi olabilir, ama hiç kuşkuya yer yok ki, onu bir filozof olarak ciddiye alabilecek olanlar, olsa olsa Voroşilov-Yuşkeviç'Ierdir. Materyalizm, inancılığın ilk saldırısında materyalizmin kanadı altına sığınan bir "teori" tarafından yıkılmış ilan edildi! Çünkü, duyumların gerçek nesneler tarafından uyarıldığını ve bilimin nesnelliğindeki "inancın" dış nesnelerin nesnel varlığındaki "inanç" ile aynı şey olduğunu söyleyen salt materyalizmdir. 

"... Örneğin denilebilir ki, esirin gerçekliği herhangi bir dış cismin gerçekliğinden daha az değildir." (s. 270.) 

Eğer bir materyalist bunu söyleseydi, ne büyük bir şamata  koparırlardı mahçılar! Nice kurusıkı oklar fırlatırlardı bu "esiri materyalizm"e, vb.. Ama çağdaş ampiryosembolizmin kurucusu beş sayfa ötede şunu bildiriyor bize: "Düşünülmemiş olan her şey salt hiçliktir; çünkü biz, ancak düşünmeyi düşünebiliriz." (s. 276.) Yanılıyorsunuz Bay Poincaré. Yapıtlarınız gösteriyor ki, bazı kişiler yalnız saçmalığı düşünebilirler, Bu adı çıkmış kafa karıştırıcısı Georges Sorel de bunların arasındadır; o, bilimin değeri konusunda Poincaré'nin kitabının "ilk iki bölümü"nün "Le Roy havasında" yazıldığını ve bu yüzden iki filozofun şu aşağıda olduğu gibi "uzlaştırılabileceğini" söylüyor: dünya ile bilim arasında bir özdeşlik kurma çabası bir kuruntudur; bilimin doğayı tanıyıp tanıyamayacağını sormanın hiç bir gereği yoktur, çünkü bilimin bizim yarattığımız mekanizma ile uyum içinde olması yeterlidir. (Georges Sorel, Les préoccupations metaphysiques des physiciens modernes, Paris, 1907, s. 77, 80, 81.) 

Poincaré'nin felsefesinin adını anıp geçmek yeter; buna karşılık, A. Rey'in yapıtları üzerinde durulmaya değer. Modern fiziğin, Rey tarafından "kavramsal" ve "yeni-mekanikçi" diye nitelendirilen iki temel eğilim arasındaki, idealist ve materyalist bilgibilim arasındaki ayrılığa indirgendiğini daha önce belirtmiştik. Şimdi de, olgucu Rey'in tinselci J. Ward ve idealist H. Cohen ve E. Hartmann'ınkilere taban tabana karşıt bir sorunu, yani yeni fiziğin felsefi yanılgılarına, idealizme yönelimine değil de, bu yanılgıların düzeltilmesine ve yeni fizikten çıkartılan idealist (ve inancı) sonuçların geçersizliğinin tanıtlanmasına sarılmak sorununu nasıl çözdüğünü görelim. 

A. Rey'in bütün yapıtının temel çizgisi, "kavramaların" (mahçıların) yeni fizik teorilerinin, inancılık (s. ii, 17, 220, 362, vb.) ve "felsefi idealizm" (s. 200) tarafından, usun ve bilimin haklar: olarak şüphecilik tarafından (s, 210-220), öznelcilik tarafından (s. 311) vb. kullanılması olgusunun kabul edilmesidir. Onun için, Rey, haklı olarak, "fiziğin nesnel geçerliliği konusunda fizikçilerin görüşlerini" (s. 3) yapıtının ekseni olarak tahlil eder. 

Bu tahlilin sonuçları nelerdir? 

Temel kavramı, deney kavramım alalım. Rey, Mach'ın öznelci yorumunun, (kısaltmak ve basitleştirmek için Mach'ı Rey'in "kavrama" diye adlandırdığı okulun bir temsilcisi olarak alacağız) bir yanlış anlamadan başka bir şey olmadığı konusunda bize güvence verir. "19. yüzyıl sonu felsefesinin başlıca yeni özelliklerinden birinin" şu olduğu doğrudur: "Gün günden daha kademelenip çeşitlenen ve incelip ustalaşan görgücülük inancılığa, inanın üstünlüğüne varıyor, o görgücülük ki, bir zamanlar, metafiziğin savlarına karşı şüpheciliğin güçlü bir silahı olmuştu. ˜Deney' sözcüğünün gerçek anlamı, belli belirsiz ayırtılarla yavaş yavaş temelden çarpıtılmadı mı? Deney, yeniden varlık koşulları içine, kendisini belirginleştiren ve kendisini arıtıp temizleyen deneysel bilimler içine yerleştirildikten sonra, bizi zorunluluğa ve gerçeğe götürür." (s. 398.) Bütün mahçılığın, terimin geniş anlamıyla, "deney" sözcüğünün gerçek anlamının belli belirsiz ayırtılar yoluyla çarpıtılmasından başka bir şey olmadığından hiç kuşku yok! Ama yalnızca inancıların çarpıtmalarını suçlarken Mach'ı suçlamayan Rey, bu çarpıtmayı nasıl düzeltiyor? Dinleyin: "Deney, tanım olarak, bir nesne bilgisidir. Bu tanım, fizik biliminde, başka herhangi bir yerde olduğundan daha çok yerindedir. ... Deney, zihnimizin kumanda etmediği, isteklerimizin, irademizin söz geçiremediği, verilen ve kendi yapımız olmayan bir şeydir. Deney, özne ile yüzyüze olan nesnedir." (s. 314.) 

İşte Mach öğretisinin Rey tarafından savunulmasının güzel bir örneği! Engels, felsefi bilinemezciliğin ve görüngücülüğün en son yandaşlarını "utangaç materyalistler" diye tanımlamakla dahiyane bir kavrayış örneği veriyor bize. Olgucu ve ateşli görüngücü Rey, bu türün üstün bir örneğidir. Eğer deney "nesne bilgisi" ise, eğer "deney özne ile yüzyüze olan nesne" ise, eğer deney "dış bir şeyler (quelque chose du dehors) vardır ve zorunlu olarak vardır (se pose et en se posant s'impose – s. 324)" demekse, işte bu besbelli ki materyalizmdir! Rey'in görüngücülüğü, duyumların dışında hiç bir şeyin var olmadığı, genel olarak geçerli olanın nesnel olduğu vb., vb. yolundaki ateşli Ve çarpıcı savı – bütün bunlar birer edep örtüsü, materyalizmin üstünü örten boş sözlerdir, çünkü bize şöyle deniyor: 

"Nesnel, dışardan verilen, deney tarafından kabul ettirilmiş olandır; bizim kendi yapımız olmayan, ama bizden bağımsız olarak yapılan ve belli bir ölçüde bizi yapan şeydir." (s. 320.) Rey, kavramcılığı yıkarak "kavramcılığı" savunuyor! Mach öğretisinin idealist vargılarının çürütülmesi, ancak Mach öğretisinin utangaç materyalizme göre yorumlanmasıyla başarılır. Modern fiziğin iki eğilimi arasındaki ayrımı kabul eden Rey, kan ter içinde, bu ayrımı, materyalist eğilimin yararına gidermeye çalışıyor. Örneğin yeni-mekanikçi okul için, bu okul, fiziğin nesnelliği konusunda "hiç bir kuşku, hiç bir kararsızlık" kabul etmez diyor (s. 237): "İnsan burada [bu okulun öğreti alanında] kendini, bu nesnellik savına varmak üzere fiziğin başka teorilerinin görüşlerinden geçmek zorunda kaldığı dolambaçlı dönüşlerin uzağında hisseder." 

Ama Rey'in bütün açıklaması boyunca üstüne örtü atarak gizlediği işte Mach öğretisinin bu dolambaçlı "dönüşleri"dir. Materyalizmin temel niteliği, onun, bilimin nesnelliğinden, bilimin yansıttığı nesnel gerçeğin kabulünden yola çıkmasıdır, oysa idealizm, nesnelliği şu ya da bu biçimde, zihinden, bilinçten "ruhsal"dan "çıkarsamak" için' "dolambaçlı yollara" gerek duyar. "Fizikteki yeni-mekanikçi [yani egemen olan] okul, diye yazıyor Rey, tıpkı insanlığın dış dünyanın gerçekliğine inanması gibi, fiziksel teorinin gerçekliğine inanır." (s. 234, § 22; tezler.) Bu okula göre, "teori,  nesnenin bir kopyası olmayı amaçlar." (s. 235.) 

Doğrudur bu. Ve "yeni-mekanikçi" okulun bu temel çizgisi, materyalist bilgibilimin temelinden başka bir şey değildir. Bu ana olgu, ne Rey'in yeni-mekanikçilerin de aslında görüngücü oldukları yolundaki savları ile, ne de Rey'in materyalizmi yadsıması vb. ile zayıflatılabilir. Yeni-mekanikçilerle (aşağı yukarı utangaç materyalistlerle) mahçılar arasındaki başlıca fark, mahçıların bu bilgi teorisinden uzaklaşmaları ve uzaklaşırken de kaçınılmaz olarak inancılığa yuvarlanmalarıdır. 

Rey'in, Mach'ın doğada nedensellik ve zorunluluk teorisine karşı tutumunu alınız. Ancak ilk bakışta, diye ileri sürüyor Rey, Mach, "şüpheciliğe" (s. 76), ve "öznelciliğe yaklaşıyor" gibi görünür (s. 76); bu "belirsizlik", Mach öğretisi bütünü içinde ele alınır alınmaz ortadan kaybolur. Ve Rey, onu bütünü içinde alarak, Wärmelehre ve Duyumların Tahlili'nden alınma çeşitli metinler aktarıyor, özellikle ilk kitaptaki nedenselliği ele alan bölüm üzerinde duruyor; –ama... asıl belirleyici pasajı, Mach'ın fiziksel zorunluluk olmadığı, yalnız bir tek mantıksal zorunluluk olduğu yolundaki beyanını aktarmaktan sakınıyor! Burada ancak şu söylenebilir, bu, bir yorum değil, ama Mach'ın düşüncesini değişik gösterme, süsleme çabasıdır ve "yeni-mekanikçilik" ile Mach öğretisi arasındaki ayrımı yoketme girişimidir. Rey şu sonuca varıyor: "Mach, Hume'ün, Mill'in ve bütün görüngücülerin tahlillerini ve vargılarını benimsiyor, ki bunlara göre, nedensel ilişkide tözellik yoktur, nedensel ilişki sadece bir düşünce alışkanlığıdır. Mach ayrıca görüngücülüğün temel savına da sahip çıkmıştır, görüngücülüğün bu temel savı ancak bir sonuçtur: duyumlardan başka hiç bir şey yoktur. Ama Mach, açıkça nesnelci bir doğrultuda şunu ekler: bilim, duyumları tahlil ederek, bu duyumlarda kalıcı ve ortak öğeleri bulur, bu öğeler, her ne kadar bu duyumlardan soyutlanmış iseler de, aynı gerçekliğe sahiptirler, çünkü, algısal gözlem yoluyla  duyumlardan çıkartılmışlardır. Ve bu kalıcı ve ortak öğeler, enerji ve enerjinin özel biçimleri gibi, fiziksel sistemleşmenin temelidirler." (s. 117.) 

Böylece, Mach, Hume'ün öznelci nedensellik teorisini benimsiyor, ama nesnelci anlamda yorumlamak üzere! Rey, Mach'ın tutarsızlığına değinerek onu savunuyor, ve deneyin "gerçek" yorumunda bu sonuncusunun "zorunluluğa" vardığı sonucuna ulaşarak işin içinden sıyrılıyor. Şimdi, deney bize dışardan verilen şeydir; ve, eğer doğanın zorunluluğu ve onun yasaları da insana dışardan, nesnel olarak gerçek doğadan verilmişlerse, o zaman, kuşkusuz, Mach'ın öğretisi ile materyalizm arasındaki bütün ayrılıklar ortadan kalkar. Rey, Mach'ın öğretisini "yeni-mekanikçiliğe" karşı savunurken, bütün cephelerde "yeni-mekanikçilik" önünde teslim bayrağını çekiyor, görüngücülük eğiliminin bizzat özüne değil, sözcüğüne hak vermekle yetiniyor. 

Tamamıyla Mach'ınkine benzer bir anlayıştan esinlenerek, Poincaré, örneğin, bütün doğal yasaları, uzayın üç boyutuna varıncaya dek, "kolaylık"tan çıkartıyor. Rey, hemen bu "kolaylık" terimini düzeltiyor, "kolaylık", hiç de "keyfilik" demek değildir, diyor. Hayır, "kolaylık", burada, "nesneye uyarlama"yı ifade eder (italikler Rey'indir, s. 196). iki okulun ayrılıklarının hayranlık verici bir biçimde ortaya konması ve materyalizmin güzel bir "çürütülmesi", hiç diyecek yok!.. "Poincaré'nin teorisi, mantık bakımından, mekanikçiliğin [teori, nesnenin kopyasıdır] varlıkbilimsel bir yorumundan geçit vermez bir uçurumla ayrılmış ise ... eğer Poincaré'nin teorisi, kendisini, felsefi idealizmi desteklemeye adamış ise, hiç değilse bilimsel alanda, klasik fiziğin düşüncelerinin genel evrimi ile ve fiziğe nesnel bilgi, deney kadar nesnel, yani deneyin çıkıp yayıldığı duyumlar kadar nesnel olarak bakan bir eğilimle görüş birliği içerisindedir." (s. 200.) 

Kişi, bir yandan tanımaktan başka bir şey yapamaz, öte  yandan ise kabul edilmelidir. Bir yandan, Mach'ın "kavramcılığı" ile yeni-mekanikçilik arasında durmasına karşın, Poincaré'yi yeni-mekanikçilikten ayıran aşılmaz bir uçurum vardır, oysa Mach, görünürde, yeni-mekanikçilikten herhangi bir uçurumla ayrılmamıştır. Öte yandan, Poincaré, bizzat Rey'e göre "mekanikçiliğin" görüş açısını tümüyle benimseyen klasik fizikle çok iyi uyuşur. 

Poincaré'nin teorisi, bir yandan felsefi idealizme dayanak hizmeti görebilir; öte yandan, deney sözcüğünün nesnel yorumu ile bağdaşır. Bir yandan, bu kötü inancılar, farkedilmez sapmalarla deney sözcüğünün anlamını çarpıttılar ve "deneyin nesne" olduğunu kabul eden doğru görüşten uzaklaştılar; öte yandan, deneyin nesnelliği, sadece, deneyin duyumlara indirgendiği anlamına gelir, ... bu da Berkeley ve Fichte'nin tümüyle onadıkları bir şeydir! 

Rey çıkmaza girmiş durumdadır, çünkü çözümlenmez bir sorunu kendine iş edinmiştir: materyalist ve idealist okullar arasındaki çatışkıyı yeni fizikte "uzlaştırmak". Kendi teorilerini nesnenin kopyalan gibi düşünen fizikçilerin görüşlerini görüngücülüğe çekerek yeni-mekanikçi okulun materyalizmini sulandırmaya kalkışıyor.15 Bir yandan da idealizm  yanlılarının en kesin ifadelerini yokederek bütün ötekileri de utangaç materyalizm anlayışında yorumlayarak, idealizmi de sulandırmaya kalkışıyor. Rey'in materyalizmi reddetmekte ne denli hayalci olduğunu ve aynı zamanda da ne büyük çaba gösterdiği, örneğin, onun Maxwell ve Hertz'in diferansiyel denklemlerinin teorik önemleri konusundaki görüşlerinden de görülmektedir. Bu fizikçilerin kendi teorilerini bir denklemler sistemi içerisinde sınırlamaları olgusu, mahçıların gözünde materyalizmin çürütülmesi demektir: yalnızca denklemler vardır, başka bir şey yoktur – madde, nesnel gerçeklik yok, yalnızca simgeler vardır. Boltzmann, görüngücü fiziği çürüttüğünün tamamen farkında olarak, bu görüşü çürütüyor. Rey ise, bu görüşü görüngücülüğü savunduğunu sanarak çürütmektedir! Şöyle diyor: "Lagrange'ın dinamiğinin diferansiyel denklemlerine benzer denklemlerle sınırlı kaldılar diye Maxwell ve Hertz'i mekanikçiler arasında sınıflandırmaktan cayamazdık. Bu demek değildir ki, Maxwell ve Hertz'e göre, gerçek öğeler üzerine mekanikçi bir elektrik teorisi kuramayacağız. Tam tersine, elektriksel görüngülerin, klasik mekaniğin genel biçimine özdeş olan bir biçimde teoride gösterilmesi olgusu, bunun olanaklı olduğunun kanıtıdır...." (s. 253.) Bu sorunun çözümünde bugün tanık olduğumuz kararsızlık, "niceliklerin özelliklerine göre, yani denklemlerde yer alan öğelerin daha kesin bir biçimde belirlenmesi ölçüsünde azalacaktır". Şu ya da bu maddesel hareket biçimlerinin henüz incelenmemiş olması, Rey'e göre, hareketin maddeselliğinin yadsınmasını haklı göstermez. Bir postulat gibi değil de, deneyin ve bilimin gelişmesinin sonucu gibi anlaşılan "maddenin türdeşliği" (s. 262), "fiziğin konusunun türdeşliği" – ölçüm  uygulamasını ve matematiksel hesaplamaları olanaklı kılan koşul, işte budur. 

Rey tarafından ifade edilen, bilgi teorisinde pratik ölçütünün değerlendirilmesini aktaralım: "Şüpheci' önermelerin tersine, bilimin pratik değeri, teorik değerinden türer demek, yerinde gibi görünüyor." (s. 368.) Rey şüpheciliğin bu önermelerinin, Mach, Poincaré ve onların bütün okullarınca su götürmez bir biçimde benimsendiği olgusundan hiç söz etmememizi yeğliyor. "Bunlar [bilimin pratik ve teorik değeri], her ikisi de, onun nesnel değerinin birbirinden ayrılmaz ve sımsıkı birbirine paralel iki yüzüdür. Bir doğa yasasının pratik bir değeri vardır demek... aslında, bu doğa yasasının bir nesnelliği vardır demeye gelir. Nesne üzerinde etki yapmak, nesneyi değiştirmek demeye gelir; bu etki, nesneden yana bir tepkiyi gösterir ki, bu, bizim onun sayesinde nesneyi etkilediğimiz şeklindeki önermenin içerdiği beklenti ve sezgiyle uyuşmaktadır. Böylece bu beklenti ve sezgi, nesne tarafından ve içinde bulunduğu etki tarafından denetlenen öğeleri içerir. ... Böylece, bu çeşitli teorilerde bir nesnellik payı vardır, (s. 368.) Bu bilgi teorisi baştanbaşa materyalisttir, yalnız materyalisttir, öteki görüşler, özellikle Mach'ın öğretisi, pratiğin ölçütünün nesnel önemi, yani insana ve İnsanlığa bağlı olmayan bir öneme sahip olduğunu yadsır. 

Özetlersek: soruna, Ward, Cohen ve ortaklarınınkinden bambaşka bir yaklaşımla bakmış olan Rey, aynı sonuçlara varmıştır, yani materyalist ve idealist eğilimlerin modern fiziğin belli başlı iki okulu arasındaki bölünmenin temelinde yattığının saptanmasına. 


7. BİR RUS "İDEALİST FİZİKÇİSİ"

İçinde çalışmak zorunda kaldığım kötü koşullar yüzünden tartışılmakta olan konuyla ilgili Rus yazınını tanıma olanağından hemen hemen tümüyle yoksundum. Bu bakımdan, bizim adı çıkmış gerici filozofumuz B. Lopatin'in kaleminden çıkma ve konum açısından çok önemli bir makaleyi özetlemekle yetineceğim. "Bir idealist fizikçi" adını taşıyan bu makale, Felsefe ve Psikoloji Sorunları[97] dergisinde (Eylül-Ekim 1907) yayınlandı. Gerçek bir Rus idealist filozofu Bay Lopatin'in, çağdaş Avrupalı idealistlere karşı sempatisi, örneğin Rus Halkının Birliği'nin[98] Batı'nın gerici partilerine olan sempatisi gibidir. Kültür ve toplumsal çevre yönünden birbirinden tümüyle farklı çevrelerde çok benzer felsefe eğilimlerinin kendini göstermesi daha az ibret verici bir şey değildir. Bay Lopatin'in makalesi, 1906'da ölen Rus fizikçisi N. I. Şişkin'in, Fransızların deyimiyle bir éloge'udur (övgüsüdür). B. Lopatin, Hertz'e ve yeni fiziğe karşı büyük bir ilgi duyan bu bilgili adamın yalnız Kadet partisinin sağ kanadına bağlı olmayıp (s. 339), aynı zamanda koyu bir dindar olmasından ve felsefede V. Soloviev'in fikirlerini kabul etmesinden vb., vb. büyük bir kıvanç duyuyor. Her ne kadar "çabalarının" esas çizgisi felsefe ile polisin komşuluk ettiği yörelerde kalıyorsa da, Bay Lopatin, okura, idealist fizikçinin bilgibilimsel görüşlerini nitelendiren bazı ipuçları da verebilmiştir. Şöyle yazıyor B. Lopatin: "O, bütünleşmiş ve yetkinleşmiş bir dünya anlayışının yapı malzemesi olarak bunların elverişliliği açısından araştırma yöntemlerinin, varsayımların. bilimsel olguların, en geniş biçimde eleştirilmesi yolunda gösterdiği yorulmak bilmez çaba ile gerçek bir olgucu olmuştur. N. I. Şişkin, bu bakımdan, çağdaşlarının pek çoğunun taban tabana karşıtı idi. Bu dergide yazmış olduğum daha önceki makalelerimde, bu sözümona bilimsel dünya görüşünü oluşturan birbirine benzemez çoğu kez yetersiz malzemeleri açıklamaya çalıştım. Bunlar azçok cesur genellemeler, belli bir anda, şu ya da bu bilimsel alanda kullanışlı olan varsayımlar ve hatta yardımcı bilimsel kurgulardan oluşmuş olguları içerir. Ve bunların tümü söz götürmez nesnel doğrular payesine yükselmişlerdir, ve bütün öteki fikirler, bütün öteki felsefi  ve dinsel nitelikteki inançlar, bu yadsınamaz nesnel doğrular açısından yargılanmalıdır ve bu doğrularda belirtilmemiş olan her şey reddedilmelidir. O bizim çok yetenekli doğa bilgini ve düşünür profesör V. I. Vernadski, örnek bir açıklıkla, belli tarihsel bir çağın bilimsel görüşlerini, hareketsiz. herkes için zorunlu, dogmacı bir sistemle değiştirme iddialarının ne kadar boş ve yersiz olduklarını göstermiştir. Üstelik böyle bir değiştirmenin suçlusu yalnızca geniş okur kitlesi değildir [B. Lopatin, burada not halinde şunları ekliyor: "geniş kamuoyu için, bütün sorulara yanıt getiren bilimsel bir ilmihalin varlığına olan inancı beslemek amacıyla çeşitli basit kitaplar yazılmıştır. Bu cinsten tipik yapıtlar şunlardır: Büchner'in Kuvvet ve Madde'si ve Haeckel'in Evrenin Bilmecesi"], bilimin belirli dallarındaki tek tek bilim adamları da değildir; işin daha da garibi bu günahın bütün çabaları, zaman zaman, daha önce özel bilimlerin temsilcilerinin söylemiş olduklarından fazla hiç bir şey söylemediklerini, ancak bunu kendi dillerince söylediklerini tanıtlamaya yönelik resmi profesörler tarafından sık sık işlenmiş olmasıdır. 

"N. I. Şişkin'de peşin yargılara dayanan bir dogmacılıktan eser yoktur. O, doğa görüngülerinin mekanikçi açıklamasının inançlı bir savunucusu olmuştur, ama bu açıklama onun için bir araştırma yönteminden başka bir şey değildir..." (s. 341.) Öyledir öyledir... Bildiğimiz nakarat! "O, mekanikçi teorinin, incelenen görüngülerin gerçek niteliğini ortaya çıkardığına inanmaktan uzaktı; bu teoriyi, yalnız, görüngüleri gruplar halinde bir araya toplamanın ve onları bilimsel amaçlarla açıklamanın en elverişli ve en verimli aracı olarak görüyordu. Bundan ötürü mekanikçi doğa anlayışı ile materyalist doğa anlayışı, onun gözünde, hiç bir biçimde çakışmıyorlardı. ..." Tıpkı Marksist Felsefe Denemeleri yazarlarının gözünde de olduğu gibi! "Tam tersine, ona öyle geliyordu ki, daha yüksek düzeydeki sorunlarda mekanikçi teori çok eleştirel ve hatta uzlaşmacı bir tutum benimsemelidir." 

Mahçıların dilinde, buna, "tekyanlı, dar ve modası geçmiş" materyalizm ve idealizm karşıtlığını "aşmak" deniyor. ... "Şeylerin ilk başlangıcı ve nihai sonu, zihnimizin iç ya pisi, irade özgürlüğü, ruhun ölmezliği vb. sorunları, bütün genişlikleri içinde konulduklarında, en geniş anlamlarında onun kapsamı içerisine giremezler, çünkü bir araştırma yöntemi olarak o, yalnızca fiziksel deneyin olgularına uygulanabilirliğinin doğal sınırları içerisinde kalır." (s. 342.) ... Son iki satır, besbelli, A. Bogdanov'un Ampiryomonizm'inden aşırmadır. 

Şişkin, "Mekanikçi Teori Açısından Psiko-Fiziksel Görüngüler" adlı makalesinde (Felsefe ve Psikolojinin Sorunları, c. I, s, 127), "Işık, töz olarak, hareket olarak, elektrik olarak, duyum olarak ele alınabilir" diye yazıyordu. 

B. Lopatin'in, Şişkin'i olgucular arasında sınıflandırmakta haklı olduğundan, ve bu fizikçinin, tümüyle yeni fiziğin mahçı okuluna bağlı olduğundan kuşku yoktur. Işık konusundaki bu sözleriyle Şişkin, ışıkla ilgili çeşitli yöntemler, farklı görüş açılarına göre hepsi de aynı ölçüde geçerli (A. Bogdanov'un terminolojisiyle) "örgenleyici deney"in çeşitli yöntemleridir, ya da bunlar (Mach'ın terminolojisiyle) çeşitli "öğe bağlantılarıdırlar, ve, herhalde, fizikçilerin ışık teorisi, nesnel gerçekliğin kopyası değildir demek istiyor. Ama Şişkin berbat bir uslamlama yapıyor: "Işık, madde olarak, hareket olarak ele alınabilir..." Doğa ne hareketsiz maddeyi, ne de maddesiz hareketi tanır. Demek ki, Şişkin'in birinci "çatışkı"sı anlamsızdır. ... "Elektrik olarak...." Elektrik, maddenin bir hareketidir; şu halde, Şişkin bunda da haklı değil. Elektromanyetik ışık teorisi, ışığın ve elektriğin bir ve aynı maddenin (esirin) hareket biçimi olduğunu gösterdi. ... "Duyum olarak. ..." Duyum, hareket halindeki maddenin bir imgesidir. Duyumlarımız aracılığıyla olmadıkça, ne maddenin biçimlerine. ne de hareketin biçimlerine değgin hiç bir şey  bilemeyiz; oysa, duyumları belirleyen şey, hareket eden maddenin bizim duyu örgenlerimiz üzerindeki etkisidir. Doğa bilimlerinin görüşü budur. Kırmızı duyumu, yaklaşık olarak saniyede 450 trilyonluk bir frekanstaki esir titreşimlerini yansıtır. Mavi duyumu, yaklaşık olarak saniyede 620 trilyon bir frekanstaki esir titreşimlerini yansıtır. Esirin titreşimleri bizim ışık duyumlarımızdan bağımsız olarak vardır. Bizim ışık duyumlarımız, esir titreşimlerinin insanın görme örgeni üzerindeki etkisine bağlıdır. Duyumlarımız nesnel, yani insanlıktan ve insanların duyumlarından bağımsız olarak var olan gerçeği yansıtırlar. Bilim bunu böyle görür. Şişkin'in materyalizme karşı kanıtları en ucuz türden bir safsatadır. 


8. "FİZİKSEL" İDEALİZMİN ÖZÜ VE ÖNEMİ

Yeni fizikten çıkartılacak bilgibilimsel sonuçlar sorununun İngiliz, Alman, Fransız yazınında ele alındığını ve en değişik görüş açılarından tartışıldığını gördük. Burada, uluslararası belli bir felsefe sistemine bağımlı olmayan, ama felsefe alanının dışında yer alan, genel nedenlerle belirlenen bir ideolojik akımla karşı karşıya bulunduğumuzdan kuşku yoktur. Gözden geçirmiş bulunduğumuz veriler, Mach öğretisinin yeni fiziğe "bağlı" olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak biçimde göstermektedir; bu veriler aynı zamanda, bizim mahçılarımız tarafından yayılan bu bağlılık fikrinin temelden yanlış olduğunu da göstermektedir. Bizim mahçılar, fizikte olduğu gibi felsefede de körü körüne modayı izlerler ve kendi marksist görüş açılarından bazı akımların genel görünümünü ve bunların önemini değerlendirmek yeteneğinde olmadıklarını ortaya koyarlar. 

Mach'ın felsefesinin "20. yüzyıl doğa bilimlerinin felsefesi", "doğa bilimlerinin modern felsefesi", "doğa bilimlerinin en modern olguculuğu", vb. olduğu yolundaki sözlerin tümü çifte bir kalpazanlıkla doludur. (Bogdanov, Duyumların  Tahlili, "Giriş", s. iv, xii; ayrıca bkz: Yuşkeviç, Valentinov ve ortakları.) Birincisi mahçılık, ideolojik olarak, modern doğa bilimlerinin dallarından birindeki bir okula bağlıdır. İkincisi, ve önemli olanı da bu noktadır, mahçılıkla bu okul arasındaki bağlantı, onu bütün öteki akımlardan, idealist felsefenin bütün küçük sistemlerinden ayıran şeyler değil, genellikle felsefi idealizmle olan ortak yanıdır. Bu savın doğruluğundan emin olmak için bu ideolojik eğilime bütünü içinde bir gözatmak yeterlidir. Bu okulun fizikçilerini düşününüz: Alman Mach, Fransız Henri Poincaré, Belçikalı P. Duhem, İngiliz K. Pearson. Bunların birçok ortak yanları vardır: bunların hepsinin temeli aynıdır ve aynı yönü izlemektedirler, ve kendileri de bunun böyle olduğunu kabul ederler. Ama onlarda ortak olan şey, ne genellikle ampiryokritisizm öğretisini, ne de özellikle Mach'ın sözgelimi "dünya öğeleri" öğretisini içerir. Sözü edilen son üç fizikçinin bu iki öğretiden haberleri bile yoktur. Onlar için ortak olan, "yalnızca" felsefi idealizmdir, bunların hepsi, ayrısız gayrısız, azçok bile bile, azçok açık bir biçimde felsefi idealizme eğinimlidirler. Yeni fiziğin bu okuluna dayanan, ona bilgibilimsel bir haklılık, bu- gerekçe sağlamaya ve onu geliştirmeye çalışan filozofları alınız; bunların arasında Alman içkinçilerini, mahçıları, Fransız yeni-eleştiricileri ve idealistleri, İngiliz tinselcilerini, Rus Lopatin'i, üstelik biricik ampiryomonist A. Bogdanov'u bulacaksınız. Bunların tümünde tek bir şey ortaktır, o da bunların hepsinin –azçok bilinçli, azçok kararlı, kimi zaman inancılığa doğru ani ve zamansız bir eğilim, ya da ona karşı kişisel bir tiksinti (Bogdanov)– felsefi idealizmin araçları olmalarıdır. 

Yeni fizik okulu tarafından tartışma konusu yapılan temel fikir, duyumla verilen ve teorilerimizin yansıttığı nesnel gerçeğin yadsınması ya da bu gerçeğin varlığından kuşku duyulmasıdır. Bu okul, bu noktada (yanlış olarak gerçekçilik, yeni-mekanikçilik, hilokinetik denilen ve fizikçilerin kendilerinin bile bilerek açıklayıp ortaya koymadıkları) ve herkesin kabul ettiğine göre, fizikçiler arasında ağır basan materyalizmden ayrılır, ve ondan "fiziksel" idealizmin bir okulu olma sıfatıyla uzaklaşır. 

Oldukça garip bir havası olan bu terimi açıklamak için, modern felsefe tarihindeki ve modern doğa bilimlerindeki bir olayı anımsamak gerekir. L. Feuerbach 1866'da, modern fizyolojinin kurucusu ünlü Johann Müller'e saldırıyor ve onu "fizyolojik idealistler" arasında sayıyordu (Werke, c. X, s. 197). Bu fizyologun idealizmi, duyumlara ilişkin duyu örgenlerimizin çalışma düzenini araştırırken, örneğin ışık duyumunun gözdeki çeşitli uyarmaların etkisinin sonucu olarak ortaya çıktığım göstererek, bundan duyumlarımızın nesnel gerçekliğin imgeleri olmadıklarının yadsınmasına varma eğilimi taşıyor olması olgusundan ibarettir. Bu, bilim adamlarının bir okulunun "fizyolojik idealizme" yönelmeleri, yani fizyolojinin bazı verilerinin idealistçe yorumlanmasına yönelmeleri eğilimi L. Feuerbach tarafından çok doğru bir biçimde saptanmıştır. Fizyoloji ile felsefi idealizmin, esas olarak kantçı türden "bağıntısı" gerici felsefe tarafından uzun süre sömürülmüştür. F. A. Lange, kantçı idealizmi desteklemede ve materyalizmi çürütmede fizyoloji ile büyük oyunlara girişti; (Bogdanov'un yanlış olarak Mach ile Kant arasında yer verdiği) içkincilerden J. Rehmke, 1882'de özellikle fizyolojinin sözde kantçılığı doğruladığı iddiasına başkaldırıyordu.16 Birçok tanınmış fizyologun o dönemde, idealizme ve kantçılığa eğilimli olmaları gibi, bugün de birçok ünlü fizikçinin felsefi idealizme eğinim gösteriyor olmaları tartışma götürmez. "Fiziksel" idealizmin, yani 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı fizikçilerinin bir okulunun idealizminin, materyalizmi "çürütme"de ve idealizm (ya da ampiryokritisizm) ile doğa bilimleri arasındaki bağın kurulmasında gösterdiği çaba, F. A. Lange ve  "fizyolojik" idealistlerin gösterdikleri benzer çabalardan daha fazla değildir. Her iki durumda da, doğa biliminin bir dalındaki doğa bilginlerinin bir okulunun gerici felsefeye doğru gösterdiği sapma, esas olarak eski yerleşik kavramların. aniden çöküşünün neden olduğu geçici bir sapış, bilim tarihindeki hastalığın bir geçiş dönemi, bir büyüme aksaklığıdır. 

Modern "fiziksel" idealizm ile modern fiziğin bunalımı arasındaki bağlar, daha önce de değindiğimiz gibi, herkesçe kabul edilmektedir. "Modern fiziğin şüpheci eleştirisinin kanıtlarının hepsi, aslında, dönüp dolaşıp her çeşit şüpheciliğin ünlü kanıtına varır: (fizikçiler arasındaki), görüşlerin çeşitliliği" diye yazan Rey, şüphecilerden çok Brunetiere gibi inancılığın içten yandaşlarını amaçlıyor. Ama bu çeşitlilik "fiziğin nesnelliğine karşı herhangi bir kanıt olamaz". "Fizik tarihinde, genel olarak tarihte olduğu gibi, teorilerin biçimleri ve genel görünümleri ile birbirinden ayrılan büyük dönemler ayırdedilebilir. ... Ama, yeni bir buluş yapılır yapılmaz, bu, fiziğin bütün alanlarını etkiler, çünkü bugüne dek yetersiz ya da eksik olarak anlaşılmış olan temel olguları yerleştirir, fiziğin bütün yapısı değişmiştir; yeni bir dönem başlamıştır. Newton'un bulgularından sonra da, Joule-Mayer ve Carnot-CIausius'un bulgularından sonra da olan budur. Radyoaktivitenin bulunmasından sonra olan da açıkça budur. ... Şeyleri belirli bir süre sonra görmek durumunda olan tarihçi, o şeylerle çağdaş olanların gördükleri çatışmaların, çelişkilerin değişik okullara bölünmelerin sürekli bir evrimini görmekte güçlük çekmez. Açıktır ki, şu son yıllarda fiziğin geçirmekte olduğu bunalım (felsefi eleştirilerin bundan çıkardıkları sonuçlara karşın), farklı bir şey değildir. Hatta, büyük modern bulguların yol açtığı tipik büyüme bunalımları, bunu çok iyi bir biçimde göstermektedir. Bunun sonucu ortaya çıkacak olan fiziğin yadsınamaz dönüşümü (bunsuz evrim ya da ilerleme olabilir miydi?) bilimsel anlayışı gözle  görülür ölçüde değiştirmeyecektir." (Op, cit., s. 370-372.) 

Uzlaştırmacı Rey, modern fiziğin bütün okullarını inancılığa karşı birleştirmeye çalışıyor! Ancak bu bir hatadır, kuşkusuz en iyi niyetlerle de olsa, gene de bir hatadır, çünkü Mach-Poincaré-Pearson okulunun idealizme (yani incelmiş inancılığa) eğinimi tartışma götürmez. İnancı anlayışın değil, "bilimsel anlayışın" temellerine bağlı ve Rey tarafından o kadar canla başla savunulan fiziğin nesnelliğine gelince, bu, materyalizmin "utangaç" bir tanımlamasından başka bir şey değildir. Fiziğin ve bütün modern bilimlerin temel materyalist anlayışı, bütün bunalımların üstesinden gelecektir, ama, metafizik materyalizmin yerine diyalektik materyalizmin zorunlu olarak konması koşuluyla. 

Modern fiziğin bunalımı, onun kendi teorilerinin nesnel değerini açık yüreklilikle, açıkça ve kararlı bir biçimde kabul etmekten caymış obuasından ileri gelmektedir; uzlaştırıcı Rey sık sık bunu gizlemeye çalışır, ama gerçekler bütün uzlaştırma girişimlerinden daha güçlüdürler. Matematikçiler, diye yazıyor Rey, "konusu, hiç değilse görünüşte, bilim adamlarının kafasında yaratılmış olan ve, herhalde, çalışmalarda somut görüngülerin yer almadığı bir bilimle uğraşırlarken, kural olarak, son derece soyut bir fizik bilimi anlayışı oluşturmuşlardır, Fiziği matematiğe yaklaştırmak yolunda sürekli girişimler olmuştur, ve genel bir matematik anlayışı, genel bir fizik anlayışına aktarılmıştır, ... Bu bütün deneycilerin karşı çıktıkları fiziği anlama ve değerlendirme yöntemlerinin matematik anlayış tarafından istilasıdır. Üstü örtülü olmakla birlikte gene de egemen bulunan bu etkiden ötürü değil midir ki, düşünce, fiziğin nesnelliği konusunda zaman zaman kesin görüşlere varmaktan çekiniyor, duraksamalara, dolambaçlı yollara sapıyor ya da fiziğin nesnelliğini kanıtlamak için engelleri aşmak zorunda kalıyor? ..." (s. 227.) 

Çok iyi söylenmiş. Fiziğin nesnelliği sorununda "düşüncenin duraksamaları" moda olan "fiziksel" idealizmin özünün ta kendisidir. 

"... Matematiğin soyut kurguları fiziksel gerçeklik ile matematikçileri bu gerçekliğin bilimini anlayış tarzları arasına bir perde çekmişe benzer. Matematikçiler fiziğin nesnelliğini belli belirsiz hissediyorlar. ... Her ne kadar fizikle uğraşırlarken her şeyden önce nesnel olmak istiyorlarsa da; her ne kadar gerçeklikte bir basamak bulmaya ve orada kalmaya çalışıyorlarsa da, eski alışkanlıklardan bir türlü kurtulamıyorlar. Öyle ki, eski mekanikçilikten daha somut ve daha az varsayımlı olarak kurulması gereken, duyulabilir evreni yeniden kurmaya değil de, onu kopya etmeye çalışan energetik kavramlarında bile hâlâ matematikçilerin teorileri ile uğraşmaktayız. ... Onlar [matematikçiler] nesnellik olmadan fizikten sözedilemeyeceğini çok iyi anladıklarından, nesnelliği kurtarmak için her şeyi yaptılar. ... Ama teorilerinin karmaşıklığı, ya da çapraşıklığı gene de bir tedirginlik yaratmaktadır. Bu teori aşırı ölçüde yapmacıklı, zorlama, cafcaflıdır; bir deneyci, burada, fiziksel gerçek ile sürekli temasta olmasının kendisine verdiği kendiliğinden güveni hissetmez. ... Esas olarak fizikçi olan, ya da yalnızca fizikçi olan bütün fizikçilerin aslında söyledikleri budur – ve bunlar tümen tümendir; tüm yeni mekanikçi okulun söylediği de budur. ... Fiziğin bunalımı matematik anlayışın fizik alanını fethetmesinde yatar. Bir yandan fizikteki ilerlemeler, öte yandan matematikteki ilerlemeler, 19. yüzyılda bu iki bilim arasında sıkı bir kaynaşmaya yol açtı. ... Teorik fizik, matematiksel fizik oldu. ... O zaman biçimsel dönem, yani salt matematiksel olan matematiksel fizik, fiziğin bir dalı değil de, söz yerindeyse, matematiğin dalı, matematikçiler tarafından işlenen matematiksel fizik dönemi başladı. Bu yeni evreden matematikçi, çalışmasının tek konusunu oluşturan kavramsal (salt mantıksal) öğelere alıştı ve kendisini yeterince esnek bulmadığı kaba, maddi öğelerle kısıtlanmış hissederek, zorunlu olarak, her zaman, bunları olabildiğince soyutlama, onları tümüyle maddi olmayan ve kavramsal bir biçimde, ya da onları tümüyle görmezden gelerek soyutlamaya yöneldi. Ve her şeyi birden söylemek, gerçek, nesnel veriler olarak, yani fiziksel öğeler olarak öğeler, tümüyle kayboldular. Ancak geride diferansiyel denklemlerle gösterilen biçimsel ilişkiler kaldı. ... Eğer matematikçi, teorik fiziği tahlil ederken, yapıcı çalışmalarında aldanmıyorsa ..., teorik fiziğin deneyimle olan bağlarını ve onun nesnel değerin; fark edebilir, ama ilk bakışta ve bu konuda önbilgisi olmayan kişiye keyfi bir gelişmeyle karşı karşıya bulunuyormuşuz gibi gelebilir. ... Kavram, düşünce, her yerde, gerçek öğenin yerini almıştır. ... Böylece, tarihsel olarak, hastalık, fizikteki bunalım, ve onun nesnel olgulardan gözle görülür gerilemesi ... teorik fizik tarafından kabul edilen matematiksel biçim yardımıyla açıklanır." (s. 228-232.) 

"Fiziksel" idealizmin ilk nedeni budur işte. Gerici girişimler, bizzat bilimin ilerlemesinden doğarlar. Doğa biliminin sağladığı büyük başarılar, maddenin öğelerine bunların hareket yasalarının matematiksel olarak ele alabilmelerini olanaklı kılacak kadar türdeş ve yalın bir biçimde yaklaşılması, matematikçilerin maddeyi görmezlikten gelmelerine yol açmıştır. "Madde kayboluyor", geriye denklemler kalıyor. Gelişmenin yeni bir aşamasında, açıkça yeni bir biçimde eski kantçı düşünceye varıyoruz: Us kendi yasalarını doğaya kabul ettirir. Hermann Cohen, gördüğümüz gibi, yeni fiziğin idealist anlayışından o denli hoşnut ki, işi, materyalist çağımızın sürüp attığı bu idealist anlayışı liseli öğrencilerin kafalarına yerleştirmek için bütün okullarda yüksek matematik öğretilmesini savunmaya kadar vardırıyor (F. A. Lange, Geschichte des Materialismus, 5. baskı, 1896, c. II, s. xlix). Bu, bir gericinin saçma rüyasından başka bir şey değildir: gerçekte ise, burada, küçük bir uzmanlar grubunun gözünde, geçici bir idealizm dalgasından başka bir  şey yoktur ve olamaz da. Ama, boğulmakta olanın saman çöpünden medet umması gibi, kültürlü burjuvazinin temsilcilerinin de, bilgisizliğin, şaşkınlığın ve kapitalist çelişkilerin akılalmaz acımasızlığının yarattığı inancılığa ufacık bir yer bulmak ya da yerini korumak için en inceltilmiş, en kurnaz çarelere başvurmaları son derece anlamlıdır. 

"Fiziksel" idealizmin bir başka nedeni de, görecilik ilkesi, bilgimizin göreliliği ilkesidir; görecilik ilkesi, eski teorilerin altüst oldukları bu dönemde, özel bir güçle fizikçilere kendini kabul ettirir ve eğer fizikçiler diyalektik konusunda bilisiz iseler bu kaçınılmaz olarak idealizme varır. Bu, görecilikle diyalektiğin ilişkileri sorunu, Mach öğretisinin teorik alandaki bahtsızlığının açıklanmasında belki de en önem li rolü oynamaktadır. Örneğin Rey'in, bütün Avrupalı olgucular gibi, Marks'ın diyalektiği hakkında hiç bir fikri yoktur. Diyalektik sözcüğünü yalnızca idealist felsefe spekülasyonları anlamında kullanır. Bunun sonucu olarak yeni fiziğin görecilik sorununda yolunu şaşırdığını hissetmiş olmasına karşın, gene de umutsuzca çırpınır durur ve ölçülü ile ölçüsüz görecilik arasında ayrım yapmaya çalışır. Kuşkusuz, "ölçüsüz görecilik, pratikte değilse bile mantıksal olarak, gerçek bir şüpheciliğin sınırlarına varır" (s. 215), ama görüyorsunuz ya, Poincaré'de böyle bir "ölçüsüz" şüpheciliğin kırıntısı bile yoktur. Ne boş kuruntu! Göreciliğin azlığı çokluğu eczacı terazisiyle tartılıyor ve böylelikle de mahçılık kurtarılmış oluyor! 

Aslında görecilik sorununun teorik olarak tek doğru formülasyonu Marks ve Engels'in diyalektik materyalizminde verilmektedir, ve bunun bilinmemesi görecilikten felsefi idealizme varmaya mahkûmdur. Ve Bermann'ın bu olguyu anla maması, Çağdaş Bilgi Teorisi Işığında Diyalektik adlı saçma küçük kitabını her türlü değerden yoksun bırakmaya yetiyor. B. Bermann bir tek sözcüğünü anlamadığı diyalektik üzerine eski, çok eski martavalları yineliyor. Bütün mahçıların, bilgi teorisinde, her adımda, aynı bilgisizliği ortaya koyduklarını daha önce de görmüştük. 

Fiziğin bütün eski doğrularının değişmez ve kesin sayılmış olanları da dahil, göreli doğrular oldukları ortaya çıkmıştır; şu halde insanlardan bağımsız nesnel hiç bir doğru olamaz. Mach'ın bütün öğretisinin, ve aynı zamanda genellikle bütün "fiziksel" idealizmin düşüncesi budur. Mutlak doğrunun gelişme süreci içindeki göreli doğruların toplamının bir sonucu olduğu, göreli doğruların, insanoğlundan bağımsız bir nesnenin göreli olarak güvenilir yansılarını temsil ettikleri, bu yansıların gitgide daha güvenilir olduğu, her bilimsel doğrunun göreli niteliğine karşın, mutlak doğrunun bir öğesini taşıdığı – Engels'in Anti-Dühring'i üzerinde düşünmüş olan herhangi bir kimse için apaçık olan bütün bu önermeler, "modern" bilgi teorisi için akılalmaz şeylerdir. 

Duhem'in Fizik Teorisi17 gibi ya da Stallo'nun Çağdaş Fiziğin Kavram ve Teorileri18 gibi, Mach'ın özellikle öğütlediği yapıtlar, bu "fiziksel" idealistlerin bilgilerimizin göreliliğini tanıtlamaya en büyük önemi verdiklerini ve temelde, idealizm ile diyalektik materyalizm arasında yalpaladıklarını çok iyi göstermektedir. Başka başka dönemlerden olan ve sorunu değişik görüş açılarından ele alan (Duhem, yirmi yıl bk deneyi olan bir fizikçi; Stallo ise, 1848'de eski hegelci bir anlayışla yazdığı doğa felsefesi ile ilgili kitabından ötürü utanç duyan bir eski ortodoks hegelci) bu adı geçen yazarlar. Özellikle, mekanikçi-atomcu doğa anlayışına karşı bütün güçleri ile savaşıyorlar. Bunlar, bu anlayışın darlığını, bu anlayışın bilgimizin sının olarak kabul edilmesinin olanaksızlığını, bu anlayışı savunan yazarların bir sürü düşüncelerinin katılığını tanıtlamaya çalışıyorlar. Ve gerçekten de eski materyalizmin böyle bir kusuru bulunduğu yalanlanamaz; Engels, eski zamanın materyalistlerinin bütün bilimsel teorilerin göreliliklerini anlamayışlarından, diyalektiği bilmemelerinden, mekanik görüş açışım abartmalarından yalanmıştır. Ama Engels, (Stallo'nun tersine), hegelci idealizmi bir yana itmeyi ve hegelci diyalektiğin büyük ve gerçek özünü kavramayı başarabilmiştir. Engels, öznelciliğe kayan göreciliği değil de, diyalektik materyalizmi benimsemek üzere, eski metafizik materyalizme sırt çevirmiştir. Örneğin Stallo söyle der: "Mekanikçi teori, bütün metafizikçi teoriler gibi, kısmi, düşünsel belki de salt saymaca sıfat gruplarını ya da hatta tek tek sıfatları gerçek varlıklar haline getirir ve onları nesnel gerçekliğin çeşitlemeleri olarak ele alır." (s. 150.) Bu, nesnel gerçeğin bilgisinden vazgeçmediğiniz ve anti-diyalektik olduğu için metafizikle savaştığınız sürece doğrudur. Stallo bu açık seçikliği farketmiyor. O, materyalist diyalektiği anlamamıştır ve bu yüzden de sık sık görecilik yoluyla öznelciliğe ve idealizme kayar. 

Duhem için de durum aynıdır. Duhem, büyük zahmetlere katlanarak, fizik tarihinden alınma –Mach'ta sık sık raslananlar gibi– değerli ve ilginç pek çok örneklerin yardımıyla, "yaklaşık oldukları İçin, her fizik yasasının, geçici ve göreli olduğunu" tanıtlar, (s. 280.) Bu konuyla ilgili uzun tartışmaları okuyan bir marksist, bu adam açık bir kapıyı çalıyor diye düşünür. Ama Duhem'in, Stallo'nun, Mach'ın, Poincaré'nin başarısızlıkları, diyalektik materyalizmin açmış olduğu kapıyı görememiş olmalarındadır. Onlar göreciliğin doğru bir tanımını yapamadıklarından idealizme yuvarlanıyorlar. "Bir fizik yasası, aslında ne doğru ne de yanlıştır, ama yaklaşıktır", diyor Duhem. (s. 274.) Buradaki "ama", bir sahteciliğin başlangıcını, nesneyi yaklaşık olarak yansıtan, yani nesnel doğruya yaklaşan bilimsel bir teori ile, örneğin bir dinsel teori ya da satranç oyunu teorisi gibi keyfi, hayali, düpedüz saymaca bir teori arasındaki sınırların kaldırılmasının başlangıcını içerir. 

Duhem bu sahteciliği algısal görüngülere uygun düşen "maddi gerçekliğin" metafizik olup olmadığı sorusunu ortaya atmaya kadar vardırıyor, (s. 10.) Allah belasını versin bu gerçeklik sorununun! Bizim kavrayışlarımız ve varsayımlarımız "keyfi" (s. 27) yapıların simgeleridirler (s. 26) ancak, vb.. Buradan idealizme, B. Pierre Duhem tarafından kantçı bir anlayışla öğretilen "inan sahibinin fiziği"ne (Rey, s. 162; karş; s. 160) ancak bir adımlık yol vardır. Ve şu kusursuz Adler (Fritz) –bu da marksist geçinen bir mahçı!– Duhem'i söyle "düzeltmek"ten daha akıllıca bir şey bulmuş değildir: Duhem, "görüngülerin ardına gizlenen gerçekliklerin, gerçekliğin nesneleri değil de, yalnız teorinin nesneleri olarak" ayıklayıp attığını öne sürer.19 Bu, kantçılığın Hume ve Berkeley'in görüş açısından bilinen bir eleştirisidir. 

Ama, kuşkusuz, P. Duhem'de hiç bir bilinçli kantçılık söz-konusu olamaz. Duhem, Mach gibi, göreciliğini neyle destekleyeceğini bilemeden yalpalar durur. Birçok pasajlarda diyalektik materyalizme son derece yaklaşır. O der ki, biz sesi, "kendi İçerisinde değil, ses üreten cisimler içerisinde değil, bizimle olan ilişkisi içerisinde tanırız. Duyumlarımızın bize ancak dışını, görünürünü verdikleri bu gerçek, akustik teorileri yardımıyla tarafımızdan bilinir. Bu teoriler, yalnız bu ses dediğimiz dış görünüşü kavradıkları yerde, gerçekte, çok küçük ve çok hızlı dönemsel bir hareketin var olduğunu bize gösterirler." (s. 7.) Cisimler duyumların simgeleri değillerdir, ama duyumlar cisimlerin simgeleridirler (ya da daha çok imgeleridirler). "Fiziğin gelişmesi, yeni malzemeler sunmaktan usanmayan doğa ile, bilmekten usanmayan us arasında sürekli bir mücadeleye neden olur." (s. 32) Doğa, tıpkı en küçük parçacığının (elektron da dahil) sonsuz oluşu gibi, doğa parçalarının en küçüğü gibi, sonsuzdur, ama us, tıpkı bunun gibi "kendinde-şeyleri" sonsuzcasına "bizim-için-şeyler"e dönüştürür. "Gerçeklik ile fizik yasaları arasındaki mücadele' böylece sonsuza dek sürecektir; fiziğin dile getirdiği her yasaya gerçeklik, er ya da geç olgu biçimindeki sert bir yalanlamayla karşı çıkacaktır, ama yorulmak bilmez fizik, yalanlanan yasayı iyileştirecek, değiştirecek ve karmaşıklaştıracaktır." (s. 290.) Eğer yazar sağlam bir biçimde insanlardan bağımsız bu nesnel gerçekliğin varlığını olumlasaydı, bu, kimsenin kusur bulamayacağı doğru bir diyalektik materyalizm açıklaması olurdu. "... Fizik teorisi, bugün kullanışlı, yarın ise işe yaramaz olan düpedüz yapma bir sistem değildir... bu, her gün daha çok doğallaşan bir sınıflandırma, giderek daha çok açıklık kazanan deneysel yöntemin yüzyüze gelmeyi kaldıramayacağı gerçekliklerin bir yansısıdır." (s. 445.) 

Mahçı Duhem, bu son tümcesinde kantçı idealizmle flört ediyor: sanki "deneysel" yöntemden daha başka bir yönteme götüren bir patika varmış gibi, sanki biz "kendinde-şeyleri" doğrudan doğruya, dolaysız olarak, yüzyüze tanıyamazmışız gibi! Ama eğer fizik teorisi gitgide daha "doğal" oluyorsa, bu demektir ki, bu teorinin "yansıttığı" bir "doğa", bir gerçeklik bizim bilincimizden bağımsız olarak vardır, ve kesinlikle diyalektik materyalizmin düşüncesi de budur. 

Kısacası, dünün "fizyolojik" idealizmi gibi bugünün "fiziksel" idealizmi de, yalnız, doğa bilimlerinin bir dalındaki doğa bilginlerinin bir okulunun, bir çırpıda doğrudan doğruya, metafizik materyalizmden diyalektik materyalizme yükselmeyi bilememesi yüzünden, felsefede gericiliğe düştüğünü gösterir.20 Modern fizik bu adımı atıyor ve atacaktır, ama fizik, tek iyi yönteme doğru, doğa bilimlerinin tek doğru felsefesine doğru, düz bir çizgi halinde değil de, zikzaklar çizerek, bilerek değil de içgüdüyle, "son amacı"nı açık seçik kavrayarak değil de, el yordamı ile, duraksamalarla, ve zaman zaman gerilemelerle yol almaktadır. Modern fizik sancı çekmektedir, diyalektik materyalizmi doğurmaktadır. Çocuk doğurma süreci acılıdır. Ve yaşayan sağlıklı bir varlık, pisliklerle birlikte çıkarılıp atılacak bazı ölü ürünleri ve fireleri de birlikte taşır. Bütün fiziksel idealizme, bütün ampiryokritikçi felsefeye, ampiryomonizme, ampiryosembolizme vb. bu tür fireler gözüyle bakılmalıdır.