12 Aralık 2017

Leon Troçki’nin Almanya ve Japonya’yla İşbirliğinin Kanıtları

Grover Furr
Çeviri Funda Hülagü
Bu makale, Leon Troçkinin 1930'lu yıllarda hükümet ve/veya ordu dan Alman ve/veya Japon görevlilerle işbirliği kurmuş olabileceğine dair kanıtlara yönelik bir sondaj çalışmasıdır.

Troçki, 1936,1937 ve 1938’de Moskova’da halka açık biçimde düzenlenen ve bu nedenle de kendilerine “Şov Mahkemeleri” denilen mahkemelerde,böylesi bir işbirliği yapmakla suçlanmış ve gıyabında mahkum edilmiştir.1 Her ne kadar Troçki ve oğlu Leon Sedov2 bu mahkemelerde sanık olarak bilfiil yer almamış olsalar da, davanın asli oyuncularıydılar.

Troçki bu suçlamaların doğru olmadıklarını bizzat kendisi dile getirmiş olsa da, hakkındaki iddialar 1956 yılına kadar evrensel denemeyecekse de oldukça geniş bir ölçekte inanılırlıklarını korumaya devam etti. Aynı yılın Şubat ayında, Nikita Hruşçov, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi’ndeki şu meşhur “Gizli Konuşma”sını yaptı. Bu konuşmada dile getirdiği ve bizi burada alakadar etmeyen birçok başka meseleyi bir kenara bırakırsak, Hruşçov bu mahkemelerde en azından kimi sanıkların 
adil olmayan bir şekilde cezalandırıldıklarını ima yoluyla dile getirdi.

Takip eden yıllarda birçok sanığa, diğer binlercesiyle beraber itibarları iade edildi ve bu kişilerin gerçekte masum olduktan iddia edildi. Hruşçov’un 1965 ve 1985 yıllan arasındaki ardıllarının yönetimi altında “rehabilitasyon" [“iade-i itibar”, ç.n.j dalgası neredeyse durduruldu. Ancak daha sonra, Mihail Garbaçov’un 1985’den SSCB’nfn dağıldığı 1991 yılına kadar süren iktidarı esnasında..çok daha büyük bir “rehabilitasyon” dalgası işleme konuldu. Bu makalenin ilerleyen bölümlerinde, “iade-i itibar” uygulamasının aslen hukuki değil, siyasi bir öze sahip olduğu iddiasını tartışacağız.

1980’lerin sonu itibariyle Moskova Mahkemeleri’nin neredeyse tüm sanıklan ve Mayıs-Haziran 1937 tarihli “Tuhaçevskiy Davası” sanıkları ve daha birçoklan tüm suçlamalar karşısında masum ilan edildiler. Bu durumun ana istisnaları Genrih Yagoda ve Nikolay Yejov gibi NKVD’nin (içişleri Halk Komiserliği)3 liderliğini yapmış ve büyük çaplı baskıların sorumlusu olduklanna kesin gözüyle bakılan figürler ve onlann astlarıydı. NKVD dışında kalan muhalif sanıklardan bir tek Troçki ve Sedov’a “itibarları hiçbir zaman iade edilmedi.” Ancak aynı davadan yargılanan diğer sanıklara dair suçlamaların düşmesi ve tüm iddiaların aslında uydurma olduğuna dair bildirimlerde bulunulması, her ne kadar hukuki açıdan “itibarları iade” edilmemiş olsa da, onların da masum ilan edildikleri anlamına geliyordu.

Moskova Mahkemeleri’nin uydurma, sanıkların tümünün komplo kurbanı masum şahıslar ve tüm iddiaların aslında NKVD’nin ya da bizzat Stalin'in kendisinin icadı olduğuna dair akademik bir mutabakat bulunmaktadır. Bu mutabakat, Rusya’da ve hatta bu ülkenin sınırlarının çok ötesinde egemen olan Sovyet tarihi modelinin ya da paradigmasının ana unsurudur. Ancak henüz ne davaların aslında uydurma olduklarını gösteren herhangi bir kanıt gün yüzüne çıkarıldı, ne de sahte oldukları
söylenen sanık itirafları kamunun bilgisine açıldılar. Bu mahkemeler kapsamındaki soruşturma dosyalarının çok büyük kısmı Rusya’da hâlâ çok gizli olarak tutuluyorlar ve kendilerine düzen tarafından bir hayli güvenilen araştırmacıların erişime dahi açık değiller.

Sovyet arşivleri “konuşuyor”
SSCB henüz ayaktayken ve özellikle 1953 yılında Hruşçov’un iktidara gelmesiyle Moskova Mahkemeleri’ne ve 1930’ların sonlarındaki baskılara dair oldukça az sayıda belge yayımlandı veya araştırmacıların erişimine açıldı. Hruşçov ve yetkilendirilmiş tarihçi ve yazarlar, tarihin bu dönemine dair birçok önemli iddia ileri sürdülerse de, bu döneme dair kanıtların hiçbirine erişim imkânı sunmadılar.

Şöyle bir örnek verilebilir. 1962 yılının Aralık ayındaki bir tarih konferansında, Sovyet tarihi hakkında Hruşçov’un resmi pozisyonunu destekleyen birçok sunuşun yapılmasının ardından, toplantının düzenleyicisi, Prezidyum üyesi Piyotr Pospelov şu sözleri sarf etti:
Öğrenciler, Buharin ve diğerlerinin yabancı hükümetler adına ajanlık yapıp yapmadıklarını ve bu konu hakkında neler okunabileceğini soruyorlar. SBKP’nin 22. Kongre belgelerini dikkatlice çalışmanın yeterli olduğunu rahatça söyleyebilirim. Bu belgelere göre, elbette ki ne Buharin ne de Rıkov ajan ya da teröristtirler.4
Pospelov’un ifadesi her ne kadar genel anlamıyla doğru olsa da, yanlış bir izlenim bırakıyor. 1938 Mahkemesi’nde Buharin ve Rıkov’un bizzat kendileri casusluk yapmakla değil casusluk eylemlerine girişen “Sağcıların veTroçkistlerin Bloğu’nda öncü görevlerde bulunmakla suçlanırlar. Aynı şekilde, hem Buharin hem de Rıkov, bazı şahsiyetleri diğerlerine karşı şiddet kullanmak için istihdam etmekle suçlanır - “terör” kelimesi Rusçada İngilizcedeki anlamından oldukça farklı olarak ve ancak bu şekilde ifade edilebilir. Bizzat kendileri bu eylemlerin faili olarak itham edilmezler. Bu nedenle de Pospelov’un kelimeleri birçok okuyucunun doğal olarak onları anlayacağı yönde doğrudur - “casus” kendisi casusluk yapan kişiye ve terörist de bizzat kendisi şiddet eyleminde bulunan kişiye denir.

Ancak eğer Pospelov, bu sözlerden dinleyicilerinin sanık ifadelerinin ve onlar hakkında verilen kararların yanlış olduklarını çıkarmalarını istediyse, hatalıdır. Ayrıca soru "Buharin ve diğerleri” ile alakalıdır - büyük ihtimalle 1938 mahkemesindeki diğer tüm sanıklar kast ediliyor. Oysaki Pospelov cevabını yalnızca Buharin ve Rıkov’la sınırlamıştır.

Yukarıda yapılan alıntının hemen ardından sarf etliği cümlelerde Pospelov, tarihçilerin okumaları gereken materyallerin yalnızca 22. Kongre’de yapılan resmi konuşmalardan ibaret olduğunu dinleyicilerine açıkça ifade eder:

"Merkez Parti arşivinde çalışmak için neden olağan koşulların yaratılması mümkün olmuyor? SBKP'nin eylemleri hakkındaki materyalleri bizlere vermiyorlar.” Bu sorulara cevabımı da böylece vermiş oldum.

Aslında Pospelov özetle şöyle diyor: “Birincil kaynaklara erişim olanağını kimseye vermeyeceğiz.”

Bu durum SSCB dağılana kadar sürmüştür. SSCB’nin dağılmasından bugüne dek yayımlanan belgeler sayesinde, 22. Parti Kongresi’ndeki kimi konuşmacıların, 1930’ların muhalifleri hakkında apaçık bir şekilde yalan söylediklerini görebiliyoruz -bu durum Pospelov’un kimsenin kanıtları görmesine neden izin vermediğini de açıklıyor.

Bizler, 22. Parti Kongresi ve Hruşçov döneminde yapılan çarpıtmaların derecesinin bir göstergesi olarak, genelde Nazi Almanyası’yla işbirliği yapmakla suçlanan Birinci derece Komaııdarm (General, Tümgeneral'in bir altındaki rütbe - ç.n.) Yona E. Yakir’in Stalin’e yazdığı bir mektuptan
Aleksaııdr Şelepin’in5 yaptığı alıntıyı gösteririz. Şelepin'in Yakir’in Stalin'e yazdığı 9 Haziran 1937 tarihli mektuptan yaptığı alıntı koyu harflerle belirtilmiştir. 1994’te tüm metni yayımlanan orijinal mektubun Şepelin tarafrndan görmezden gelinen kısımlarıysa, italik olarak belirtilmektedir.

Stalin, Kaganoviç, Molotov, Malenkov ve Voroşilov tarafından tutuklananların mektuptan ve bildirileri üzerine alaycı bir üslupla kaleme alınan bir önergeler serisi, bir dizi soruşturmaya tabi tutulmuş bu öncü yoldaşların ne kadar zalim bir muameleye maruz kaldıklanna şahitlik ediyor. Örneğin, eski bir tümen komutanı olan Yakir, Stalin'e yazdığı şu mektupla kendi masumiyeti üzerine yemin etmiştir.

Bakın ne yazmış: 
“Sevgili yakın arkadaşım Stalin. Sana bu şekilde hitap etme cesareti gösteriyorum, çünkü söylenebilecek her şeyi söyledim, lıer şeyi geride bıraktım ve bana öyle geliyor ki ben hâlâ, tıpkı yıllardır olduğu gibi, kendisini partisine, halkına ve devletine adamış onurlu bir savaşçıyım- ve bir de o kâbusun içine düşüş anı, telafisi olmayan o ihanet dehşeti... Soruşturma tamamlandı. Resmi olarak devlete hıyanetle suçlandım , suçumu itiraf ettim , pişman olduğumu beyan ettim . Mahkeme nin ve d evletin kararının uygunluğuna ve adaletine olan inancım sonsuz... Şimdi söylediğim her söz dibine kadar doğruyken, sana, partime ve ülkeme olan bağlılığımla ve komünizmin zaferine olan sonsuz inancımla ölmeye hazırım.6
Şepelin'in okuduğu şekliyle mektup, sadık, dürüst bir adamın kendi masumiyetini dile getirişi gibi gözüküyor. Gerçekteyse Yakir suçunu itiraf etmiştir.

(Yalnız burada not edilmesi gereken iki nokta var. Yakir’e ait mektubun başka bir kısım daha bu yayımlanan kısma dâhil edilmemiştir. Yakir, devlete karşı işlediği ihaneti itiraf ettiğine göre, burada Troçkiyle ve hatta kim bilir belki bir kısım başka istihbarat örgütleriyle beraber Almanya’yla yaptıkları işbirliğine atıfta da bulunuyor olabilir. Örneğin, az sonra kısaca tartışacağımız Uritskiy vakasında geçen kışkırtıcı alıntıda bu durum bizzat ima edilmektedir. Yakir hem Almanya hem de Troçki'le işbirliğine dâhil olmuş askeri figürlerden yalnızca birisidir.)

Yalanlama 22. Kongre’de gerçekleşen konuşmaların çok ötesine gidiyor. Şu anda erişilebilir olan arşiv kayıtları açık bir şekilde Hruşçov’un ve daha sonra Garbaçov’un ve onların yönetimi altında yazan tarihçilerin, Stalin yıllarında olanlar hakkında tahayyül edilmesi zor bir düzeyde ve ısrarlı bir şekilde yalan söylediklerini göstermektedir.

SSCB sona erdiğinden beri gizli tutulan Sovyet arşivlerinden çok sayıda belge yayımlanmaya başladı. Elimizdekiler var olduğunu bildiklerimizin yalnızca çok küçük bir kısmı. Özellikle 1930’ların muhalefeti, Moskova Mahkemeleri, askeri "tasfiyeler” ve 1937-38 döneminin büyük çaptaki baskıları hakkındaki belgelerin çoğunluğu halen daha çok gizli; ve hatta ayrıcalıklı resmi araştırmacılardan bile uzak tutuluyorlar. Elbette hiçbir sansür sistemi mutlak değildir. Birçok belge yayımlandı. Bu küçük sayı bile 1930’lar Sovyetleri'ne dair çerçevenin bizlere anlatılan "resmi” hikâyeden çok daha farklı olduğunu gösteriyor.

Troçki meselesi ve Almanya ve Japonya ile yapılan işbirliği 

Son on yıllık dönemde Sovyet arşivlerinden gün yüzüne çıkan birçok belgesel kanıt, Moskova Mahkemeleri ve bir askeri komplo davası olan “Tuhaçevskiy Davası”ndaki sanıkların yalan itiraflarda bulunmaya zorlanmış olduklarına dair Hruşçov döneminden beri hâkim hale gelen görüşün, gerçekte doğruyu yansıtmadığını gösterdi. İtirafların aslen yalan olmadıkları ve Moskova Mahkemeleri sanıklarının Sovyet hükümetine karşı düzenlenen komploları itiraf ederken gerçekte doğruyu söylediklerine dair güçlü kanıtlara sahip olduğumuzu gösteren birçok çalışma yaptık. Bu çalışmalar bizi, burada yürütmekte olduğumuz tartışmaya yönlendirdi.

Hipotez
Leon Troçki ve oğlu Leon Sedov, her üç Moskova Mahkemesi tarafından gıyaplarında suçlu bulunmuşlardı. Eğer suçlamalar ve diğer sanıkların itirafları yerindeyse, ki şimdiye kadarki araştırmamız yerinde olduğunu söylüyor, bu durum Troçki nin faşist Almanya ve militarist Japonya
ile işbirliği yürüttüğüne dair kimi neticeler doğurmaktadır. Bu ve benzeri değerlendirmeler bu çalışmayı sürdürmek için bizi şöyle bir hipotez inşa etmeye teşvik etti:

Yayımlanmış eski Sovyet arşivlerinin derinlemesine bir incelemesi bize Moskova Mahkemeleri’nin sağladığı kanıtların haricinde, Troçki nin Almanya ve Japonya ile yaptığı işbirliğine dair daha fazla kanıt sunabilir.

Bu hipotezi, Stephen Jay Gould'un çalışma arkadaşı Peter Ward'ın “Alvarez Hipotezi”ni test etmeye karar verdiğinde bensimsediği yönteme benzer bir yöntemle benimsedik. “Alvarez hipotezi", birçok canlı türünün 60 milyon yıl önce aşamalı bir şekilde neslillerinin yok olduğu yönünde o güne kadar yaygın bir şekilde kabul edilen tezin Kretase-Tersiyer [toplu yok oluş, ç.n.) adı verilen, katastrofık bir şekilde yok oluş önermesiyle çürütülmesidir.7 Farklı birçok araştırma projesi vesilesiyle eski Sovyet
arşivlerinden türlü dokümanlar okurken, Troçki nin Almanya ile işbirliği yapmış olabileceğine dair ek bir takım kanıtlar sunar gibi gözüken birçok belge tespit ettik.

Bu meselenin peşine düşersek, farklı birçok belgesel kanıta ulaşabiliriz gibi gözüküyordu. Ayrıca şunun da farkındaydık ki eğer kimse bu işe girişmezse, bu kanıtlar hiçbir zaman ortaya çıkmayacak ve bizler de onların varlığını dahi öğrenemeyeceğiz.

Böyle bir hipotez şekillendirmiş olmamız araştırmamızın sonucuna daha en baştan karar verdiğimiz anlamına gelmiyor. Her araştırma, bir hipotez ya da bir “teori” ile yola çıkar. Bu, bir önkoşuldur. Gould bize, Danvin’in 1861 yılında Henry Favvcett’e söylediği önemli bir sezgisel önermeyi hatırlatır:

Her türlü gözlem, eğer bu gözlemler gerçekten bir işe yarayacaksa, bir görüşün lehine ya da aleyhine olmalıdır. Bu gerçeği kimsenin görememesi ne kadar tuhaf!" 

Şu an elinizde tuttuğunuz bu çalışma, Gould’un önerdiği anlamda bir testtir: Teorinin bizzat kendisi böyle bir testi zorunlu kılmadan önce kimsenin derlemeyi akıl etmediği bir verinin ortaya çıkması ya da derlenmesi ile doğrulanan “inceltilmiş bir teori örneği”, yani Gould’un deyimiyle' bir hipotezdir.

Bir testin, araştırmanın kendisine dair bir önyargı geliştirmemesi gerektiği konusunda Gould haklı bir uyanda bulunmaktadır:

Lütfen bir testin gerekliliği ile sonucun kesinliği arasında temel bir aynm olduğu gerçeğini teslim ediniz. Test pekâlâ başansız da olabilir,böylece teori çuvallar, iyi teoriler meydan okur, ama sonuca dair erken bir yargı oluşturmazlar.

Bir negatifi [var olmayan bir şeyi, ç.n] normal koşullarda ispatlamanın imkânı yoktur. Eğer Troçki Almanlar ve/veya Japonlarla işbirliği yapmadıysa, yaptığına dair herhangi bir kanıt bulunamaz. 

Ancak doğa tarihinin aksine, insan tarihi söz konusu olduğunda sahte ya da üretilmiş kanıtların olması mümkündür. Elinizdeki çalışmada bu hususta çok özenli davranıyoruz.

Troçki nin Alman ve Japonlarla işbirliği yapmış olabileceğine dair daha fazla kanıt bulabilir miyiz diye sorduk ve aramaya koyulduk. Araştırmamız esnasında böyle bir kanıta ulaştığımız noktada, onu çalışmaya başladık ve ne anlama geldiğini anlamaya çalıştık. Sonuç elinizdedir. Trotksiy'in, Almanya ve Japonya ile işbirliği meselesi hariç. 1930’larda SSCB’deki muhalif eylemliliklere gizlice müdahil olduğuna dair çok fazla kanıt bulunuyor. Moskova Mahkemeleri’ndeki sanıkların tanıklıkları haricinde, böylesi bir eylemliliği ispatlayacak arşivsel kanıtlarımız da bulunuyor. Hepsinin üzerinden geçmek, bu makalenin ya da başkalarının baş edebileceğinin çok ötesinde bir iş. Elinizdeki bu çalışma yalnızca Trotksiy’in Alman ya da Japon hükümetlerinin ya da ordularının görevlileriyle
yaptığı işbirliğine dair. Trotksiy hakkında ileri sürülen diğer iddiaları incelemiyoruz. Alman ya da Japon işbirliğine dair olan suçlamalar, aralarında en ağır olanları. En çok şüpheyle karşılananlar.

Çok büyük oranda Troçki, Almanlar ve Japonlar hakkındaki doğrudan kanıtlara atıfta bulunuyoruz ya da onları inceliyoruz. Bu oldukça sınırlandırılmış bir yaklaşım, zira Troçki nin faşistlerle yaptığı işbirliği suçuna dair elimizdeki doğrudan kanıtlara daha fazla inandırıcılık katabilecek birçok başka destekleyici kanıtı dışarıda bırakıyor. Örneğin Nikolay Buharin, Troçki nin Alınan ve Japonlarla sürdürdüğü pazarlıklara ve anlaşmalara dair detayları Kari Radek’ten öğrendi. Buharin bu hususta ne Troçki ne de Sedov’la doğrudan bir iletişim kurmadı. Ancak bu durum kendi başına Troçki nin Radek'e işbirliği başlığında anlattığı şeylerin doğruluğundan şüphe etmemize bir sebep olamaz. Buharin tam da Radek’in mahkemede tanıklık ettiği hususları Radek’in kendisine söylediğini iddia etmişti; yani Radek’in bu noktada doğru söylediğini kendisi de doğrulamış oldu. Buharin aynı zamanda, Radek’iıı Troçki hakkında söylediklerine ve Radek’in Troçki’den, yani ilk elden bilgi elde ettiğine dair iddiasına da dolaylı yoldan destek sunmuş oluyor. Buharin’in tanıklığı Radek’in doğru söylediğini doğruluyor ve bu da, Radek’in Troçki’le kendi kurduğu iletişim ve Trolskiy’in kendisine ilettiği bilgiler ve diğer konular hakkmdaki tanıklığını daha güvenilir kılıyor. Ancak burada biz sadece Radek’in tanıklığına değineceğiz, Buharin’le ilgilenmeyeceğiz.
İlgili okuyucuya Buharin hakkındaki bir önceki çalışmamızı önerebiliriz.9 İlerleyen sayfalarda doğrudan kanıtları bir bağlama oturtabilmek amacıyla bazı yerlerde destek kanıtlar da sunuyoruz.


Objektiflik ve ikna
Sovyet tarihi çalışmalarında hâlâ siyasi önyargılar egemen durumda. Hâkim paradigmayla çelişen sonuçlar, taraflı ya da yetersiz oldukları gerekçesiyle ısrarlı bir şekilde görmezden geliniyor. Stalin hakkındaki suçlamalara şüphe düşüren bulgular ya da onu “iyi” ya da hâlâm paradigmanın onu gösterdiğinden daha az “kötü" gösteren her durum, “Stalinist” olarak adlandırılıyor. İsler genel anlamda anlikomiinist ya da özel olarak Troçkist olsun, bu türden güçlü siyasi önyargıları olan bir-kişiye sunulan her türlü objektif araştırma, siyaseten tahammül edilemez sonuçlara sebep olabileceği düşüncesiyle “Stalinist” olarak adlandırılıyor.

Elinizdeki bu çalışmanın amacı, şu an itibariyle erişilebilir olan kanıtların ışığında 1930’Iarda SSCB’de LeonTroçki nin Almanya ve Japonya ile işbirliği yaptığına ilişkin iddiaların incelenmesidir. Bu çalışma, Troçki ye karşı düzenlenmiş bir “savcılık iddianamesi" değildir. Amaç Troçki nin Alman ve Japonlarla kurduğu gizli ittifak “suçunu” ispatlamak değildir. Ne de Troçki yi böyle suçlamalar karşısında “savunmaktır”.

Bir suç meydana geldiğinde, suçu araştıran soruşturmacının bu suçta hiçbir taraf tutmaksızın yalnızca suçu çözmek amacını gütmesi gerekir. Biz de bu tavrın aynısını takınmak için elimizden geleni yaptık. Günümüzden çok daha eski dönemleri ya da Sovyetler Birliği haricina deki ülkelerin tarihlerini araştıran birçok tarihçi ele genellikle böyle bir tavır takınır.

Adil ve objektif okuyucuyu, yeterli ve dürüst bir araştırma yaptığımız konusunda ikna etmek isteriz. 

Açıkçası şunu yaptık:
• Troçki nin Almanlar ve Japonlarla işbirliği yaptığı iddiasını destekleyen her türlü kanıtı derledik;

• Tüm “negatif türden kanıtlan derledik - Troçki nin ya da oğlu ve kendisinin siyasi sağkolu olan L.eon Sedov’un sahip olabileceği her türden “karşı” [suç işlendiğinde kendilerinin orada olmadığını ispat etmeye dayalı, ç.n.] iddialarına, özellikle Troçki nin 1937 yılında Dewey Komisyonu’nda kendi savunmasını verdiği oturumdaki tanıklıklarına özel bir özen göstererek yer verdik;

• Tüm kanıtlar üzerine dikkatli ve dürüst bir şekilde çalıştık; 
• Sonuçlarımızı bu kanıtlar üzerinden çıkardık.

Objektif okuyucuyu, vardığımız sonuçların hepsinin kanıt araştırma ve incelemesi temelli olduğu ve asla siyasi bir önyargıya dayanmadığı konusunda temin ederiz. Troçki'i yargılamak ya da ona “hüküm giydirmek” amacında DEĞİLİZ. İleride Troçki ye yönelik suçlamaların yanlış olduğuna dair başka kanıtlar sunulması halinde, Troçki nin Almanya ve Japonya ile işbirliği yapmadığına ikna olmaya hazırız.

Yerinde şüpheciliğin rolü
Bu makale boyunca şüpheci bir eleştirmenin sunacağı itirazları öngörmeye çalıştık. Dikkatli ve objektif bir araştırmacı böyle yapmalıdır. Tıpkı bir suç soruşturması esnasında, hem iddia makamının hem de savunmanın yapacağı gibi.

Bu makalenin başında kanıt üzerine uzunca bir tartışmamız var. Makalenin gövde kısırımda her kanıt tanıtımını eleştirel bir inceleme kısmıyla tamamlıyoruz. “Sonuç” olarak adlandırılan kısımda okuyucu bir özet ve keskin, ama adil bir eleştirmenin sunabileceği itirazların bir çürütmesiyle karşılaşacak.

Bir kısım okuyucu için kanıtın bir öneminin olmadığını ve -kibarca söylemek gerekirse- meselenin bir kanıt değil, inanç ya da sadakat meselesi olduğunu biliyoruz. Bu taraftan doğan iddiaları “Objektiflik ve İnkâr” adlı ali bölümde tartışıyoruz. Her türlü tarihsel araştırma ya da suç davasında “inanç” ve “sadakaf’in hipotezin doğru ya da yanlışlığıyla hiçbir alakası yoktur. Tanımsal olarak rasyonel bir temelde herhangi bir kanıta dayanmayan inanç, güçlü bir iddia ve kanıtla yok edilemez.

Ancak kimi önyargılı fikirlerini sorgulamak konusunda kendilerini ikna edemeyenler, yine bizzat aynı önyargılar tarafından kanıta eleştirel bir gözle bakmaya itilir ve başka okurların kendileriyle aynı derecede önemsemeyecekleri ufak bir noktada, kanıtın değerlendirilmesinde gözlerden kaçan bir yorum zafiyeti bulma arayışına girebilirler. Bu durum, kimi zamanlar, bu taraftan gelen itirazları dikkate değer kılar. Bu tarz itirazları öngörebilmek ve onlara tatminkâr cevaplar verebilmek için elimizden geleni yaptık.

Kanıt
Yeni arşiv kayıtlarını sunmaya ve incelemeye başlamadan önce, kanıt meselesinin kendisini tartışmalıyız. “Belgeler" maddi nesneler olmakla beraber - bizim durumumuzda bir kâğıt üzerinde yazılı bulunmak olarak tarif edilebilir - “kanıt” göreceli bir kavramdır. Biz bir suçlamayı araştırmakla
meşgulüz. Bu da şudur: Troçki, Alman ve/veya Japon yetkililerle işbirliği yapmıştır. Troçki nin suçlamaların iddia ettiği şekilde hareket ettiğine ışık tutabilecek kanıtları derlemeyi ve incelemeyi hedefliyoruz.

Mutlak kanıt diye bir şey yoktur. Her kanıt düzmece olabilir. Her türlü beyan -bir suçun itirafı, reddi, işkence sonucu elde edilen bir iddia ya da herhangi bir zorlamaya maruz bırakılmadan dile getirilen bir iddia- doğru ya da yanlış olabilir. Doğru, konuşmacının (ya da yazarın) hatırladığı şekilde sunuluyor olabilir ya da ortada kasıtlı bir yalan olabilir. Sahte belgeler düzenlenebilir ve Sovyet tarihi söz konusu olduğunda, bu, oldukça sık rastlanılan bir durumdur. Yanlış belgeler, fırsatı bulunulduğunda ileride “keşfedilsin” diye arşivlere sokulmuş olabilir. Ya da bulunmadığı halde bir belgenin arşivde bulunduğu söylenebilir. Fotoğraflar sahte olabilir.

Tanıklar yalan söyleyebilirler ve genelde o denli sık söylerler ki, bu tipte bir kanıt genelde en az güvenilir kanıttır. Prensipte, “tartışmasız kanıt” -reddedilemeyecek kadar güçlü ve gerçeği birebir yansıtan kanıt- diye bir şey yoktur.

Kanıttan yola çıkarak doğru sonuçlan tespit etme, derleme ve inceleme süreci kriminal soruşturma ve tarihsel araştırmalara benzer. Bu tespit özellikle bizim vakamızdaki gibi durumlarda çok daha doğrudur. çünkü burada da geçmişte bir suçun işlenip işlenmediği araştırılmaktadır. Ancak arada önemli farklar da vardır. Bu konuda açık olmakta fayda var.

Bir kamu davasında zanlının kimi hakları vardır. Davanın süre açısından bir sonu olması gerekir ve bu sürenin sonucunda sanık ya suçlıı bulunur  ya da aklanır. Savunmanın masumiyet karinesi vardır ve her türlü makul şüphe, sanığm lehine kullanılır. Savunmanın nitelikli bir savunma yapma hakkı vardır ve tek görevi kendi müvekkiline faydalı olabilecek şekilde kanıtları yorumlamaktır. Aynı zamanda yargıç ve hatta iddia makamı, yalnızca hüküm giydirmekle değil, adaleti tesis etmekle de sorumludurlar.

Her ne kadar jüriyi suçluluk hali konusunda ikna etme güçleri varsa da, sanığın masum olduğuna ikna oldukları zaman, sanık hakkındaki iddialar düşer ve sanık aklanır. Bu pratikler, masum bir sanığı adil olmayan bir karar ve cezadan korumak amacıyla geliştirilmişlerdir.

Tarihçilerin durumu biraz farklıdır. Ölmüş kişilerin, savunulması gereken bu türden hakları yoklur. Bu nedenle, tarihçinin herhangi bir şekilde masumiyet karinesi ya da “makul şüphe" ile bağlı olması beklenemez. Yasal bir kararın aksine, hiçbir sonuç kesin değildir. Tarihsel araştırmanın hiçbir zaman kesin olarak sonlanması gerekmez. Yeni kanıtlar ortaya çıktıkça ya da eski kanıtların yeni yorumlan yapıldıkça, araştııma yeniden ve yeniden ele alınabilir; alınacaktır da. Elinizdeki makalede bizler bunu yapıyoruz. Troçki nin Alman ve Japon görevlilerle işbirliği yapıp yapmadığı sorusunu yeni kanıtlar çerçevesinde ve aynı zamanda uzun zamandır var olan kanıtların yeniden değerlendirilmesiyle ele alıyoruz.

Kanıtın saptanması, yerinin tespit edilmesi, derlenmesi ve hatta kanıtın incelenmesi ve yorumlanması, herkesin öğrenebileceği becerilerdir. Tarihsel araştırmada en zor ve nadir rastlanan marifetse, nesnellik disiplinidir. Doğru sonuçlara ulaşmak, verili bir soruna dair diğer mümkün önermelere göre daha doğru olan önermeler üretmek için, bir araştırmacının öncelikle kendisinin araştırdığı konu hakkında peşin hükümlerinin olup olmadığını sorgulaması ve varsa bunları şüphe testinden geçilmesi gerekir. Bir kişinin peşin hükümleri ya da önyargıları, onu genelde kanıtın sübjektif bir değerlendirmesine yönlendirir. Bu nedenle araştırmacı,  bunun meydana gelmemesi için özel önlemler almalıdır.

Bu, yapılabilir. Teknikleri bilinmektedir ve fen bilimleri ile sosyal bilimler alanlarında oldukça yaygındırlar. Tarihsel araştırmaya da pekâlâ uyarlanabilirler. Eğer böyle teknikler kullanılmazsa, tarihçi kendi yerleşik tercihleri ve önyargıları nedeniyle, kanıtın objektif kavrayışından uzağa düşecektir. Bu durumda araştırmacı, kanıtların en mükemmeline ve bu kanıtlan incelemek için gerekli becerilerin tümüne sahip olsa bile, kaçınılmaz olarak, varılacak sonuçların yanlış olmasına sebep olacaktır.

Objektif olmak, Sovyet tarihinin Stalin dönemine dair çalışmalarda başka hiçbir yerde olmadığı kadar nadir rastlanılan bir özellik ve tam da bu nedenle çok yaşamsal. nesnelliğe bağlı kalmadan gerçeği keşfetmenin imkânsız olduğu bir gerçek. Bu nedenle bu makale objektif olabilmek için elinden gelen tüm çabayı sarf ediyor. Makalenin çıkarımları, Troçki nin onurlu bir devrimci olduğu efsanesini korumaya kendini objektiflik ve dürüstlükten çok daha öte adayanların ya da Sovyet tarihine bakışta antikomünist bir paradigma kullanarak Soğuk Savaş tarafgirliği yapmaya çalışan birçoklarının hoşuna gitmeyecek ve hatta onları bir hayli öfkelendirecektir.

Elbette konuyla ilintili olarak var olan bütün kanıtları bulduğumuzu iddia  etmiyoruz. Benzeri türden birçok kanıtın olması oldukça mümkün, çünkü 1930’ların Muhalefeli’ne dair birincil belgelerin büyük çoğunluğu Rusya’da ve Sovyet sonrası dönem devletlerinde tasnif edilmiş durumda ve araştırmacıların erişimine açık değil. Ancak yine de şu an elimizde çok fazla belge bulunuyor. Kanaatimize göre, Sovyetler'in 1930’larda Troçki ye isnat ettiği suça oldukça yakın bir iddia olan Troçki nin Almanya ve Japonya ile işbirliği yaptığı meselesi hakkında, elimizde gerekli olandan çok daha fazla kanıt bulunuyor. Troçki nin neden böyle davranmış olabileceği dikkate değer bir konu. Bu mesele hakkındaki kimi fikirlerimize makalenin sonlarına doğru rastlayabilirsiniz.


Troçki nin Sovyet Önderliğine Telgrafı
Burada sunmak istediğimiz ilk belge, belgesel nitelikteki bir kanıtı yorumlamanın hem sorunlarını hem de olanaklarını resmediyor.

1937 Haziranı Sovyet önderliği için çok ciddi bir kriz dönemiydi. Nisan ayında, bir önceki Eylül’e kadar NKVD’nin Komiserliğini yapmış olan Genrih Yagoda ve yakın döneme kadar hem Merkez Komitesi üyesi hem de Sovyet hükümetinin üst düzey bir çalışanı olan Avel Yeııukidze, hükümete karşı yapılan darbe planlarındaki önemli rollerini itiraf etmeye başladılar. Mayıs ayı, Ispanya'daki Cumhuriyetçi hükümete karşı Troçkistlerin de katıldığı bir anarşist ayaklanmasıyla başladı. Sovyet önderliği bu ayaklanmanın oradaki Troçki yanlısı kimi güçlerle Frankocu ve Alman -Nazi- istihbaratı arasındaki bir çeşit işbirliğini de içerdiğini biliyordu. Haziran ayının başı itibariyle, Kızıl Ordu’nun beş mareşalinden bii'isi olan Mihail Tuhaçevskiy’in de aralarında olduğu sekiz subay tutuklandı. Bu subaylar, Troçki ve Troçkistler, Buharın, Yagoda ve Rıkov tarafından yönetilen Sağcılar ve -e n kötüsü de- Nazi Almanyası ve Japonya’yla kurdukları gizli ittifaka dair itiraflarda bulundular.

2 Haziran’da Nikolay Buharin bir anda döndü ve aynı ittifakın liderlerinden birisi olduğunu itiraf etti. Aynı gün bir zamanlar Troçki ye yakından bağlı olan önemli bir Sovyet diplomatı, Lev M. Karahaıı da itiraflarda bulundu.1" Mareşal Tukaçevskiy ve diğer askeri liderler 9 Haziran’a kadar birçok başka itirafta bulunmaya devam ettiler. 11 Haziran’da mahkeme başladı. Burada bir defa daha ifade verdiler ve sonra infazları gerçekleşti. Birçok üst düzey Bolşevik ve Merkez Komitesi üyesi onlarla ilişkilendirildi.

23 Haziran'dan 29 Haziran’a kadar süren Merkez Komitesi toplantısının öncesinde ve sonrasında, komitenin yirmi dört üyesi ve on dört aday üyesi gizli işbirliği, casusluk ve vatana ihanet faaliyetlerinden ihraç edildiler.

Şubat ve Mart aylarında Buharin, Rıkov ve Yagoda da benzer şekilde ihraç edildiler. Partinin öncü organından, daha önce hiç bu şekilde toptan ihraçlar olmamıştı.

Kuşkusuz o döneme kadar kamuya açıklanmayan başka birçok mesele daha vardı. Ancak bu olaylar ve özellikle de askeri işbirliği, İç Savaş’m en karanlık günlerinden sonra Sovyetler Birliği’nin güvenliği ve geleceğinin karşısına dikilen en ciddi tehlike olarak görüldü.

Troçki ve oğlu Leon Sedov, Ağustos 1936’daki ilk Moskova Mahkemesi’nde gıyaplarında suçlu bulundular.11 Ocak 1937’deki ikinci Moskova Mahkemesi’nde Kari Radek, açık bir şekilde Leon Troçki yi ciddi bir Sovyet karşıtı komplonun lideri olarak tanımladı. Troçki nin takipçilerinin tehlikeli oldukları bir yer olarak özellikle Ispanya’yı belirtti ve takipçilere Troçki’den uzaklaşma çağrısında bulundu. Ne zaman ki 3 Mayıs’ta “1 Mayıs” ayaklanması patlak verdi, Radek’in yaptığı uyarının ileri görüşlü olduğu ortaya çıktı. Komünistler ve Ispanya Cumhuriyeti’ni destekleyen komünist olmayan birçok kişi için, Cumhuriyet e karşı ayaklanma Sağcıların. Troçkistlerin ve askeri figürlerin SSCB için tasarladıkları kumpasla aynı türden bir olay olarak tarihe geçti.

Haziran ayındaki Merkez Komite toplantısı öncesinde Troçki, Stalin ya da Politbüro’ya değil, ama Sovyet hükümetinin en yüksek organı olan Merkez Komitesi Yürütmesine, Meksika’daki sürgününden bir telgraf yollamaya karar verdi. Bu telgrafta açık bir şekilde Komite üyelerini Stalin’in liderliğini reddetmeye ve yüzlerini kendisine dönmeye davet etti.

HEM IÇTE HEM DIŞTA SİYASET MUTLAK BİR ÇÖKÜŞE SÜRÜKLÜYOR STOP
TEK KURTULUŞ SON MAHKEMELERİN AÇIKBİR ŞEKlLDE GÖZDEN GEÇİRİLMESİYLE BAŞLAYACAK SOVYET DEMOKRASİSİNE DOĞRU YAPILACAK RADİKAL BlR DÖNÜŞTEDİR STOP BU YOL BOYUNCA SİZLERE SONSUZ DESTEK ÖNERİYORUM- TROÇKİ
Bu telgrafın orijinali yayımlanırken metin şöyle bir açıklamayla verildi:

Haziran 1937’de, SSCB’nin en yetkin devlet organı olan Moskova’daki Merkez Komitesi Yürütmesine (MKY) hitaben Meksika’daki L.D. Troçki’den bir telgraf geldi: [telgraf metni].
Elbette bu paragraf MKY’ye değil NKVD’ye ulaştı. Buradan “özel iletişim” adı altında Stalin’e ulaştırıldı. Stalin telgrafın üzerine şu notu düştü: “Çirkin casus.'3 Hitler'in küstah casusu.” Stalin bu “cümle”sinin altına yalnızca imzasını atmakla kalmadı, ama aynı zamanda onu V. Molotov’a. K. Voroşilov’a, A. Mikoyan’a, ve A. Jdanov’a imzalamaları için verdi.14

Troçkist yazar Vadim Rogovin aynı metni bir dipnotta şu şekilde tefsir etli:

Troçki nin telgrafı MKY’ye değil ama NKVD'ye ulaştı. Burada İngilizceden (İngilizce, Meksika postanesinin metni ulaştırmak için kabul edebileceği tek yoklu) tercüme edildi ve Stalin'e “özel iletişim” başlığı alünda yollandı. Stalin telgrafı okudu ve telgrafın üzerine, öz kontrolünü kaybettiğine açık bir şekilde tanıklık eden bir not düştü: “Enayi casus. Hitler’in küstah casusu!” Bu cümlenin altındaki Stalin imzası Molotov'un, Voroşilov'un, Mikoyan’m ve Jdanov'un imzalarıyla tamamlandı. Bu durum Stalin’in değerlendirmesine verdikleri onayın da bir ifadesiydi.15

Novoye Vremya (10. dipnota bakınız)'daki makalenin isimsiz yazan Troçki nin notunu, Troçki nin bir fantezisi olarak görmezden geldi.

Troçki nin önerisini nasıl anlamalıyız? Kendisinin önerdiği yardımı kabul edeceklerine hiç inanmış olabilir mi? Ya da 1937’de “Sovyet Demokrasisine” bir dönüş imkânı var mıydı? Kimse buna bir ironi türü gözüyle dahi bakamaz; bu, basbayağı bir yanılsamadır.
(Birçok araştırmacının gösterdiği üzere, 1937’de “Sovyet demokrasisine bir dönüş” gerçekte ciddi bir mücadele başlığıydı).16

Yevgeni Piskun 1997’deki eleştirel Troçki çalışmasında şöyle yazdı:

Bu tuhaf belge, 4. Enternasyonal liderinin yakın gelecekte SSCB’nin büyük değişiklikler yaşayacağını ve kendisinin tekrar iktidara geleceğini umut ettiğine tanıklık ediyor. Ancak bu sefer de yanılıyordu. Merkez Koınitesisi'nin Haziran Toplantısı sona erdiğinde Parti liderliği değişmeyecekti.17
Rogovin, Troçki nin kendisinin, iktidara gelebilme şansının yüksek olduğuna inandığı konusunda söylenenlere hak veriyor:

Troçki anlamsız ya da dürtüsel adımlar atacak birisi değildi. Her  ne kadar bugün bile halen daha Troçki nin neden böyle bir davet yaptığı açık olmasa da, Troçki nin aslen Parti’de çoğunluğu teşkil eden bir kısmın ve Sovyet liderlerinin'Stalin’e duydukları gerçek bağlılıkla, bu bağlılığa dair yapılan resmi beyanlar arasında ters bir orantı bulunduğuna ve Stalin’in pozisyonunun oldukça kırılgan ve belirsiz olduğuna dair bir kanıya sahip olduğunu düşünmek oldukça doğal. Parti sıralarından birbirinin peşi sıra üyeleri koparan Büyük Terör koşulları altında, Stalin ve kliğini iktidardan almayı hedefleyen bir liderliğin ülkede konsolide olabileceğine dair bir ihtimal Troçki nin umutlarının kaynağı olabilir. (Rogovin 487)
Rogovin, Troçki nin Almanlarla gizli bir işbirliğine dâhil olmadığına dair halihazırda var olan ortodoks Troçkist konumlanışı, sorgusuz bir biçimde benimsedi. Ancak bu tutum onun için bir sıkıntıya sebep oldu: Troçki nin telgrafına Stalin’in el yazısıyla düştüğü yorumu nasıl açıklamalıydı?
Notun yalnızca Slalin’in en yakınında bulunanlara ve en çok güvendiklerine beyan edilmiş olmasından dolayı, Rogovin dahi telgraf üzerine düşülen bu notun Stalin ve diğerlerinin Troçki nin Alınanlarla işbirliği yaptığına gerçekten inandıklarına dair bir kanıt okluğunu kabul etmek zorunda kaldı. Rogovin’in tüm sunabildiği, bizi kendi meselemizin de kalbine götüren şu formülasyon oldu:

Bu belge, ayrıca Politbüro’nun birçok başka belgesi ve hatta üyelerinin kişisel yazışmaları, Stalin’in ve “en yakın silah arkadaşlarının”, aslında kendilerinin yarattıkları alaşımlara bizzat kendilerinin inandıkları hissini vermek amacıyla tasarlanmış basmakalıp bir kodla kendilerini ifade ettiklerini gösteriyor. Yoksa Troçki ile Hitler arasında bir ilişki olabileceğine hemen hiç inanmayan Stalin yalnızca kendi yakın çevresine açıklanan bu belgenin altına böyle kelimeler düşmezdi. (Rogovin, 487. sayfaya not; italikler yazara ait)

Stalin’in, Troçki nin Almanlarla ortaklaşa kumpas kurduğuna inandığına dair elimizde ek kanıtlar var. Rogovin bunun tersini ispat eden hiçbir kanıt sunmuyor. Ayrıca Troçki ve diğerlerinin de Almanya ve Japonya ile işbirliği yaptıklarına dair kanıtlarımız da var. Troçki ile ilgili olan kanıtlar bu makalenin konusudur.

Troçki nin, 18 Haziran 193718 tarihli telgrafı, hem SSCB’nin çözülmesinin ardından ortaya çıkan yeni kanıtlara ve hem de bu kanıtların ne anlama geldiğine dair yapılan tartışma ve sahip olunan önyargılara bir giriş niteliğindedir.

Bildiğimiz kadarıyla şimdiye kadar hiç kimse bütün bu kanıtları bir araya getirmeye ya da Leon Troçki nin, Moskova Mahkemeleri sanıkları ve Sovyet hükümeti tarafından ileri sürülen Japonya ve Almanya ile bağlan meselesini yeni kanıtlar ışığında değerlendirmeye çalışmadı. Peki ama neden? Piskun ve Rogovin tarafından ileri sürülen iki farklı yorumun bize bir cevap verdiği kanısındayız. Daha önceki bilgileri sorgulamak üzere dikkatli bir çalışmanın nesnesi olmak yerine, yeni kanıtlar eski tarihsel paradigmaların savunması uğruna sıraya dizildiler.

Piskun’un paradigmasına-Troçki nin Sovyet önderliğine karşı muhtemel bir tür darbe girişimi hazırladığı meselesi- yıllar boyunca pek az yüz verildi. Piskun, yine de Troçki nin telgrafını bu paradigmanın ışığında okudu ve ona göre telgrafın içeriği, değişime ve iktidara gelişe dair bir beklentiden başka bir şeyi dillendirmiyordu. Belki metnin kendisinden böylesi bir beklenti çıkarsanabilir. Ancak yalnızca telgraf metninden böyle bir girişimi çıkarsamamız mümkün değil. Telgraf metnine sadık bir okumadan, Troçki nin SSCB’de iktidara dönmeyi umduğu çıkarılabilir;
anıa bundan fazlası çıkarılamaz.

Rogovin’in yorumu daha da zorlama. Rogovin’e göre her ne kadar telgrafın üzerine yazmış ve yakın dostlarına göstermiş olsa da, Slalin’in, Troçki’nin bir Alman casusu olduğuna inanması mümkün değildi. Rogovin’in paradigması, Stalin’in, Troçki nin Almanlarla (ve Japonlarla) işbirliği yaptığı suçlamasını uydurduğu yönünde. Eğer bu paradigma korunacaksa, elbette Stalin metne düştüğü notla da insanları kandırıyor olmalı. Troçki nin telgrafının ve üzerindeki Stalin notunun objektif olarak
okunmasının, Rogovin’in ulaştığı sonuçlara ulaşılmasını sağlaması mümkün değil. Ayrıca Rogovin’in, Troçki ye yöneltilen bu suçlamaları yine bizzat Stalin’in uydurduğu iddiasını destekleyecek hiçbir kanıtı yok.

Kendisi yalnızca böyle olduğunu varsayıyor.

Piskun ve Rogovin, gerek bu belgenin kendisinin yorumlanmasında, gerekse Troçki nin Almanya ve Japonya ile ilişkisinin olup olmadığı sorunsalında iki karşıt kutbu simgeliyorlar. Ancak büyük Mihver devletleri nin istihbaratlarıyla işbirliği yapma suçlamaları yalnızca Troçki ye değil.

Ocak ve Mart 1937’de ikinci ve üçüncüsü yapılan kamuya açık Moskova Mahkemeleri’ndeki tüm sanıklara yöneltilmişti. Muhaliflerin, SSCB’ye  karşı Almanya ve Japonya ile bir tür gizli siyasi ilişki yürüttüklerine dair kanıtların bir kısmını başka bir yazıda sunmuştuk.10

Diğer muhalifler hakkında böylesi birçok kanıt var. Elinizdeki çalışma yalnızca ve özellikle Troçki ile ilgili olanlar üzerine yoğunlaşıyor.

Böylesi bir ilişkinin kesin olarak var olduğuna dair a apriori bir kararımız olduğu için değil, ama prensipte böyle bir ilişkinin olmadığını gösteren negatif bir kanıt olamayacağı için böyle bir ilişkinin var olduğunu gösteren kanıtlar arıyoruz. Eğer muhaliflerin böyle ilişkilerinin olduğuna dair bir kanıt bulamazsak, bu durumda ortaya çıkacak tek güvenilir sonuç, ilişkilerinin olmadığı yönünde olacaktır -elbette gelecekte aksini gösteren kanıtlanıl ortaya çıkabilmesi olasılığını hariç tutmak koşuluyla. Bu,
bir araştırmada izlenecek olağan tarihsel prosedürdür. Yalnızca pozitif kanıt “geçerlidir.” Ancak bu, her türden ve bütün “pozitif kanıtların" tek bir sonuca işaret ettikleri ya da tek bir sonuca işaret etmek konusunda yeterli olduklan anlamına gelmez.

Bu çalışma, Troçki ile Almanlar ve Japonlar arasında bir işbirliği olduğuna dair var olan iddiayı güçlü bir şekilde destekleyen bir kanıtın elimizde olduğu sonucuna varıyor. Bu, birer tarihçi olan bizler için özel bir sorun yaratıyor; çünkü kanıta dayalı bir makale, yani bu çalışma, Moskova Mahkemeleri ve özellikle Troçki hakkındaki egemen bakış açısına doğrudan meydan okuyor.

“Kanıt” Kelimesiyle Neyi Kast Ediyoruz?
İşkence Meselesi
Sovyet Kanıtları
Üç Moskova Mahkemesi’nden Gelen Kanıtlar
Arşivsel Kanıtlar ve 1936 Mahkemesi: 29 Temmuz 1936 Tarihli
“Kapalı Mektup”
Zinovyev’in Mektupları ve Temyiz Çağrısı
Arşivsel Kanıt ve Sedov’un Kızıl Kitabı
Kanıtların Değerlendirilmesi
Analiz
Kayıtlara dayanarak karar vermek

Mali gücü yetecek olanların Kitabı alıp okumalarını tavsiye ederiz.
Robert Conquest  gibi emperyalist ajanlarının, Negri gibi revizyonistlerin kitaplarının çevirildiği ülkemizde Marksist Leninist çeviri yapanların desteklenmesi anlamında bir dayanışma olur.