29 Mayıs 2017

VII. ULUSLAR ARASI LONDRA KONGRESİ (1896) KARARI

Bu kararda şöyle denmektedir:

"Kongre, bütün ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını [Selbstbestimmungsrecht] tam olarak desteklediğini beyan eder ve şu anda askeri, ulusal ya da başka biçimdeki despotlukların boyunduruğu altında acı çeken bütün ülkelerin işçilerine sempatisini ifade eder; Kongre, bütün bu ülkelerin işçilerini, dünyanın sınıf bilinçli [Klassennbewusste = sınıf çıkarlarını anlayan] işçilerin saflarına katılmaya ve bunlarla, uluslararası kapitalizmin yenilgiye uğratılması için ve uluslar arası sosyal-demokrasinin amaçlarının gerçekleştirilmesi için omuz omuza savaşmaya çağırır."[12*] Belirttiğimiz gibi bizim oportünistlerimiz, Bay Semkovski, Liebmann ve Yurkeviç bu kararın farkında değillerdir. Ama Rosa Luxemburg farkındadır ve bizim programımızdaki  "kendi kaderini tayin etme" terimini içeren bu kararı tam metin olarak yazısına aktarmaktadır.

Sorun, Rosa Luxemburg'un, kendi "özgün" teorisinin yolu üzerinde duran bu engeli nasıl ortadan kaldırdığı sorunudur.


Kolayca... Kararın ikinci bölümü üzerinde özellikle durarak... Bildiri karakterini belirterek... İnsan bu bölüme ancak yanlış anlama sonucu atıfta bulunabilir!!


Yazarın çaresizliği ve şaşırmış hali inanılacak gibi değil. Çoğunlukla, yalnız oportünistler, programdaki tutarlı demokratik ve sosyalist noktaların yalnızca bildiri edebiyatı olduğunu iddia ederler ve bu noktalar üzerinde tartışmadan kaçınırlar. Rosa Luxemburg'un, kendisini bu kez Semkovskilerin, Liebmann'ların ve Yurkeviçlerin berbat eşliğinde bulmuş olması nedensiz değildir. Rosa Luxemburg, yukarda ki kararın doğru mu, yoksa yanlış mı olduğunu açıkça söylemeye yanaşmamaktadır. Sanki kararın ikinci bölümünü okumaya başlayana kadar birinci bölümü unutan, ya da Londra Kongresinden önce sosyalist basında yer alan tartışmaları hiç duymamış olan, dikkatsiz ya da dünyadan habersiz okura güveniyormuşçasına, dolambaçlı yollara başvuruyor.

Ama eğer, Rosa Luxemburg, Rusya'nın sınıf bilinçli işçileri önünde, Enternasyonalin bu kadar önemli bir ilke sorunu üzerindeki kararını, bu kararı eleştirip tahlil etmeye tenezzül etmeden, ayaklar altında çiğneyebileceğini sanıyorsa çok yanılmaktadır.

Rosa Luxemburg'un görüşü Londra Kongresinden önceki tartışmalar sırasında, daha çok Alman marksistlerinin organı Die Neue Zeit'ın sütunlarında ifade edilmişti, ve bu görüş, sonuçta, Enternasyonal tarafından reddedilmişti! Rus okurun aklında özellikle tutması gereken sorunun özü budur.

Tartışma, Polonya'nın ,bağımsızlığı sorunu üzerinde oldu. Üç ayrı görüş ileri sürüldü.

1. "Fraki"nin görüşü, ki onlar adına Hecker konuşmuştur. (sayfa 96) Bunlar, Enternasyonalin kendi programına, Polonya'nın bağımsızlığı istemini koymasını istediler. Öneri kabul edilmedi. Bu görüş, Enternasyonal tarafından reddedildi.


2. Rosa Luxemburg'un görüşü, yani Polonyalı sosyalistlerin, Polonya'nın bağımsızlığını istememeleri gerektiği görüşü. Bu görüş, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının tanındığı yolundaki resmi beyana tamamen aykırıydı. Bu görüş de, Enternasyonal tarafından aynı şekilde reddedildi.


3. Kautsky tarafından, Rosa Luxemburg ile polemiği sırasında, onun materyalizminin aşırı ölçüde "tek yanlı" olduğunu tanıtladığı zaman, en kapsamlı biçimde açıklanan görüş. Bu görüşe göre, Enternasyonal şu anda Polonya'nın bağımsızlığını programına bir madde olarak koyamaz; ama Kautsky, Polonyalı sosyalistlerin böyle bir istemle ileri çıkmaya tam hakları olduğunu belirtmiştir. Sosyalistler açısından, ulusal baskı ve zulüm mevcut olduğu bir durumda, ulusal kurtuluş görevlerini görmezlikten gelmek kesin olarak yanlıştır.

Enternasyonalin kararı, bu görüşün en öz, en temel öğelerini içermektedir: bir yandan bütün ulusların kendi kaderlerini tayin etmede tam haklarının doğrudan doğruya, kuşkuya yer vermeyecek biçimde tanınması; öte yandan aynı kesinlikle işçilere sınıf savaşımlarında uluslararası birlik için çağrı.

Biz, bu kararın kesin olarak doğru olduğu, ve Doğu A Avrupa ve Asya ülkeleri için, 20. yüzyılın başında, her iki bölümüyle birlikte ayrılmaz bir bütün olarak ele alınacak olan bu kararın, ulusal sorunda, proletaryanın sınıf siyasetine tek doğru yönelimi sağladığı inancındayız.

Yukarda anılan üç ayrı görüşü oldukça ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

Pek iyi bilindiği gibi Karl Marx ve Engels Polonya'nın bağımsızlığı istemini etkin olarak desteklemeyi bütün (sayfa 97) Batı Avrupa demokrasisinin ve özellikle sosyal-demokrasinin görevi saymışlardır. 1840-1850 ve 1860'lar döneminde, Avusturya'da ve Almanya'da burjuva devrimleri döneminde ve Rusya'da da "Köylü Reformu"[53] döneminde, bu görüş doğruydu ve tutarlı demokratik ve proleter tek görüştü. Rusya'daki ve Slav ülkelerinin çoğundaki halk yığınları henüz uykudayken, bu ülkelerde yığınları kucaklayan bağımsız demokratik hareketler yokken, Polonya'nın aristokratik kurtuluş hareketi, yalnızca Rusya bakımından değil, yalnızca Slavlık bakımından değil, bir tüm olarak Avrupa demokrasisi bakımından da pek büyük bir önem taşıyordu.[13*]

Ama Marx'ın bu tutumu, 1860'larda ya da 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinde doğru olmakla birlikte, 20. yüzyılda artık doğru değildir. Slav ülkelerinin çoğunda, hatta en geri Slav ülkelerinden birinde, Rusya'da bile, bağımsız demokratik hareketler, hatta bağımsız proleter hareketler ortaya çıkmıştır. Aristokrat Polonya yok olmuş, yerini kapitalist Polonya'ya bırakmıştır. Bu koşullar altında Polonya'nın istisnai devrimci önemini yitirmesi doğal bir şeydir.

PSP'nin (Polonya Sosyalist Partisinin, bugünkü "Fraki"lerin) 1896'da Marx'ın bu konudaki başka bir çağa ait görüşünü sonsuzluğa kadar "saptamaya" kalkışması, marksizmin metnini, marksizmin ruhuna karşı kullanma yolunda bir çabadır. Onun için Polonyalı sosyal-demokratlar, Polonya küçük-burjuvazisinin aşırı milliyetçiliğine karşı çıktıkları ve ulusal sorunun Polonya işçileri için ikincil önem taşıdığını belirttikleri zaman, ilk kez Polonya'da sırf proleter bir (sayfa 98) parti kurdukları ve Polonyalı ve Rus işçilerin sınıf savaşımlarında en sıkı ittifakı kurmaları gerektiği son derece önemli ilkesini ilan ettikleri zaman çok haklıydılar.

Ama bu, 20. yüzyılın başında, Enternasyonalin ulusların kendi siyasal kaderlerini tayin etme ilkesini, ya da ayrılma hakkını Doğu Avrupa ve Asya için gereksiz saymalımı demekti? Bu, büyük bir saçmalık olurdu, ve (teorik bakımdan) Türk, Rus ve Çin devletlerindeki burjuva demokratik dönüşümün tamamlanmış olduğunu kabul etme anlamını taşıyan bir davranış olurdu, ve (etkisi bakımından) despotizmin yararına, oportünistçe bir tutumu benimsemek olurdu.

Hayır, Doğu Avrupa'da ve Asya'da belirmeye başlayan burjuva demokratik devrimler döneminde, ulusal hareketlerin uyanması ve yoğunlaşması döneminde, bağımsız proleter partilerin kurulması döneminde, bu partilerin ulusal sorun konusundaki görevleri iki yönlü olmalıdır: birincisi, bütün ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını tanımak, çünkü burjuva demokratik devrim henüz gerçekleşmemiştir, çünkü işçi sınıfı demokrasisi tutarlı olarak, ciddiyetle ve içtenlikle (liberal Kokoşkin tarzında değil) ulusların eşit hakları için savaşır, ve ikincisi, belirli bir devlet içinde, tarihinin geçirdiği bütün değişmeler boyunca, burjuvazinin birey olarak devletlerin sınırlarında meydana getirdiği değişiklikler ne olursa olsun, bütün ulusların proleterlerinin sınıf savaşımında en sıkı ve bölünmez bir ittifakı gerçekleştirmek için savaşım verir.

1896 Enternasyonalinin kararının formüle ettiği, proletaryanın işte bu iki yönlü görevinin ta kendisidir. Ve 1913 yazında toplanan Rus Marksistleri Kongresinde kabul edilen kararın dayandığı temel ilkeler bunlardır. Bazıları, bu kararın ulusların kendi kaderlerini tayin etme ve ayrılma hakkını tanıyan 4. maddesinin milliyetçiliğe azami "ödünde" bulunur görünmesine ,karşılık (gerçekte bütün ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının tanınması, demokrasiyi (sayfa 99) azami ölçüde tanıma ve milliyetçiliği asgari ölçüde tanıma anlamını taşır), 5. maddenin herhangi bir ulusun burjuvazisinin milliyetçi sloganlarına karşı işçileri uyarmasında ve bütün ulusların işçilerini uluslararası ölçüde birleşmiş proleter örgütlerde birliğe ve kaynaşmaya çağırmasında bir "çelişki" görmektedirler. Ama bu "çelişkiyi", ancak, örneğin, İsveç ve Norveç proletaryasının birliğinin ve sınıf dayanışmasının, İsveçli işçiler Norveç'in ayrılma ve bağımsız bir devlet kurma özgürlüğünü tanıdıkları zaman güçlendiğini anlayamayacak kadar yüzeyde kalan kafalar görebilirler.