29 Mayıs 2017

Sosyalizm ve Savaş - II. ENTERNASYONALİN ÇÖKÜŞÜ

Lenin: Sosyalizm ve Savaş

Bütün dünya sosyalistleri, 1912'de Basle'da, Avrupa'da yaklaşmakta olan savaşı, bütün hükümetlerin "canice" ve gerici bir girişimleri olarak gördüklerini ve bu girişimin devrimi hızlandırarak kapitalizmin yıkılmasını çabuklaştıracağını ilan etmişlerdir. Savaş çıktı, ve birlikte bunalımları da getirdi. Sosyal-demokrat partilerin çoğu, devrimci taktikler yerine, gerici taktiklere saptılar ve kendi hükümetleri ile burjuvazilerinin yanında yer aldılar. Sosyalizme karşı bu ihanet, II. Enternasyonalin (1889-1914) çöküşü demekti. Bu çöküşün nedenlerini açıkça ortaya koymamız ve sosyal-şovenizmin doğuş ve gelişme koşullarını belirtmemiz gerekir.


SOSYAL-ŞOVENİZM TASTAMAM BİR OPORTÜNİZMDİR

II. Enternasyonal dönemi boyunca sosyal-demokrat partiler içinde devrimci ve oportünist kanatlar arasında her yerde bir savaşım sürüp gidiyordu. Bir dizi ülkede (İngiltere, İtalya, Hollanda, Bulgaristan), bu ayırıcı çizgi boyunca parçalanmalar olmuştur. Oportünizmin, işçi sınıfı hareketi içinde burjuva politikasını dile getirdiği konusunda, hiçbir Marksistin en küçük bir kuşkusu yoktur. Oportünizm, küçük-burjuvazinin çıkarlarını, ve burjuvalaşmış işçilerin küçük bir kesiminin, proleter yığınların, ezilen yığınların çıkarlarına karşı "kendi" burjuvaları ile birleşmesini ifade eder.

19. yüzyılın sonundaki nesnel koşullar oportünizmi olağanüstü güçlendirdi, legal burjuva olanak ve fırsatlarının kullanılmasını legalizme tapma durumuna getirdi; işçi sınıfı içinde ince bir bürokrat ve aristokrat katman yarattı, sosyal-demokrat partilerin saflarına birçok küçük-burjuva "yoldaşı" çekti.
Savaş bu gelişmeyi hızlandırdı ve oportünizmi sosyal- şovenizm biçimine dönüştürdü, yani oportünistler ile burjuvazi arasındaki gizli ittifakı açık duruma getirdi. Aynı zamanda her yerde askeri makamlar sıkıyönetim ilan ettiler, ve eski liderlerinin hemen hepsi, burjuvaziye katılan işçi yığınlarının ağzına gem vurdular.

Oportünizm ile sosyal-şovenizmin ekonomik temeli aynıdır: ayrıcalıklı işçilerin önemsiz bir kesimi ile kendi ayrıcalıklı durumlarını savunan küçük-burjuvazinin ortak çıkarları; yani kendi ulusal burjuvazilerinin, egemen ulus durumundan yararlanarak öteki ulusları soymasından paylarına düşecek kırıntılar...

Oportünizm ile sosyal-şovenizmin ideolojik ve politik özü de aynıdır: sınıf savaşımı yerine sınıf işbirliği; savaşımın devrimci anlamını yadsıma; güçlüklerden bir devrim için yararlanacak yerde, zor duruma düşen "kendi" hükümetlerine yardımcı olmak. Bütün Avrupa ülkelerini bir bütün olarak alır, bireyleri (ne kadar yetkili olsalar da) önemsemezsek, oportünist eğilimin sosyal-şovenizmin kalesi durumuna geldiğini, buna karşılık devrimci kamptan bu tutuma karşı az ya da çok tutarlı protestoların her yerden yükseldiğini görürüz. Örneğin, 1907 Stuttgart Uluslararası Sosyalist Kongresinde[7] beliren fikir ayrılıklarına bakarsak, uluslararası marksizmin emperyalizme karşı olmasına karşılık, uluslararası oportünizmin daha o zamandan emperyalizmden yana olduğunu görürüz.

OPORTÜNİSTLERLE BİRLİK OLMAK, İŞÇİLERLE "KENDİ" ULUSAL BURJUVAZİLERİ ARASINDA İTTİFAK KURMAK VE ULUSLARARASI DEVRİMCİ İŞÇİ SINIFINI PARÇALAMAK DEMEKTİR

Savaştan önceki dönemde, oportünizme, Sosyal-Demokrat Partinin "saptırıcı" ve "aşırı" bir bölümü gözüyle bakılmakla birlikte, gene de bu bölüm meşru olarak kabul edilirdi. Savaş, bunun gelecekte de böyle olmayacağını göstermiştir. Olgunlaşan oportünizm, artık işçi sınıfı hareketi içinde burjuvazinin elçiliği rolünü eksiksiz oynamaya başlamıştır. Oportünistler ile birlik, tam bir ikiyüzlülük durumunu almıştır. Örneğin Alman Sosyal-Demokrat Partisinde gördüğümüz bütün önemli anlarda (örneğin, 4 Ağustos oylamasında olduğu gibi)[8] oportünistler, partinin karşısına, burjuvazi ile çeşitli ilişkileri, sendikalar ve benzeri kuruluşların yürütme kurullarındaki çoğunlukları ile sağlanan birer ültimatomla çıkmaktadırlar. Bugün oportünistler ile birlik, aslında işçi sınıfının "kendi" ulusal burjuvazisinin boyunduruğu altına girmesi, öteki ulusların ezilmesi ve büyük devletlerin ayrıcalıklarının korunması amacı için onlarla işbirliği yapılması, bütün ülkelerde devrimci proletaryanın parçalanması demektir.

Birçok kuruluşlarda önemli yerler işgal eden oportünistlerle savaşımda tek tek olaylar ne kadar güç olursa olsun; çeşitli ülkelerde işçi partilerinin oportünistlerden temizlenmesi hangi özellikleri gösterirse göstersin, bu, yapılması mutlaka gerekli ve yararlı bir iştir. Reformcu sosyalizm ölüyor ve Fransız sosyalisti Paul Golay'ın deyimiyle yeni doğan sosyalizm "devrimci, uzlaşmaz ve isyancı olacaktır".

"K A U T S K İ C İ L İ K"

II. Enternasyonalin en büyük otoritesi Kautsky, marksizme lafebeliği ile yapılan hizmetin, aslında, onu nasıl "struveciliğe"[9]ya da "brentanoculuğa"[10] indirgemek olduğunu gösteren, çok tipik ve çarpıcı bir örnektir. Plehanov da, benzer bir örneği temsil eder. Bunlar, açıkça sırıtan sofistçe bir tutumla, marksizmi, yaşayan devrimci özünden ayırırlar; bunlar, marksizmde, devrimci savaşım yöntemleri, bu yöntemlerin savunulması ve hazırlanması, yığınların bu yönde eğitilmesi dışında her şeyi bulurlar. Kautsky, tam bir sorumsuzlukla, sosyal-şovenizmin temel fikri olan, bugünkü savaşta anayurdun savunulması tezini, sözde bir muhalefet tavrıyla, savaş harcamalarına çekimser oy kullanmak yoluyla sola karşı diplomatça ödünler vererek uzlaştırmak istemektedir. 1909'da yaklaşan devrimler çağı ve savaş ile devrimler arasındaki ilişki üzerine koskoca bir kitap [Der Weg zur Macht - "İktidar Yolu"] yazan Kautsky, 1912'de yaklaşan savaştan devrim adına yararlanılması konusunda Basle Bildirisine imza koyan Kautsky, bugün sosyal-şovenizmi her yönüyle haklı görüyor, savunuyor ve Plehanov gibi o da bütün devrimci düşüncelerle ve devrimci savaşıma doğru atılan her adımla alay etmede burjuvazi ile birlik oluyor.

İşçi sınıfı, bu dönekliğe, bu sorumsuzluğa, bu oportünizme kul-köle olmaya ve marksist teorinin bu eşi görülmemiş kabalaştırılmasına karşı acımadan savaşım vermeksizin, dünya ölçüsündeki devrimci rolünü oynayamaz. Kautskicilik bir raslantı değil, bir yandan sözde marksizme bağlı kalmak, bir yandan de eylemde oportünizme boyun eğmek gibi, II. Enternasyonaldeki çelişkilerin toplumsal bir ürünüdür.

Kautskiciliğin bu temel yanılgısı, her ülkede kendisini çeşitli biçimlerde göstermektedir. Hollanda'da Roland-Holst, bir yandan anayurdu savunma fikrini reddederken, bir yandan oportünist partilerle birlik olmayı savunmaktadır. Rusya'da da Trotski bir yandan bu fikri reddederken, öte yandan oportünist ve şovenist Naşo Zarya grubu ile işbirliğini savunmaktadır. Romanya'da Rakovski, Enternasyonalin yıkılmasından sorumlu gördüğü için oportünizme savaş açarken, aynı zamanda, anayurdun savunulması fikrinin doğruluğunu kabule hazır durumdadır. Bütün bunlar (Gorter ve Pannekoek gibi) Hollandalı marksistlerin "pasif radikalizm" dedikleri melanetin belirtileridir ve teoride devrimci marksizmin yerine seçmeciliği, uygulamada oportünizmin yanına köleliği ya da iktidarsızlığı koymaktadır. 

MARKSİSTLERİN SLOGANI, DEVRİMCİ SOSYAL-DEMOKRASİ SLOGANIDIR

Savaş, kuşku yok ki, şiddetli bir bunalım yaratmış, yığınların kaygısını beklenmedik ölçüde artırmıştır. Bugünkü savaşın gerici niteliği ile bütün ülkelerin burjuvazisinin kendi yağmacılık amaçlarını "ulusal" ideoloji sözü ardına gizleyerek söyledikleri hayasızca yalanlar, nesnel devrimci bir temele dayanarak, kuşkusuz, yığınlar arasında kıpırdanışlar yaratmaktadır. Bu duyguların bilinçli bir duruma gelmesi, derinleşmesi ve biçimlenmesinde yığınlara yardım etmek bizim görevimizdir. Bu görev ancak şu slogan ile doğru olarak ifade edilir: emperyalist savaşı iç savaş durumuna çeviriniz; ve savaş sırasındaki bütün tutarlı sınıf savaşımları, ciddi bir biçimde yürütülen bütün "yığın hareketleri", eninde sonunda bu amaca yönelmelidir. Güçlü devrimci bir hareketin, büyük devletler arasındaki birinci mi, yoksa ikinci mi emperyalist savaş sırasında olacağını; savaştan önce mi, savaştan sonra mı patlak vereceğini şimdiden söyleyemeyiz, ama ne olursa olsun bizim görevimiz bu yönde sistemli olarak, yılmadan çalışmaktır.

Basle Bildirisi doğrudan Paris Komünü örneğine değiniyor: hükümetler arasındaki savaşın bir iç savaşa dönüştürülmesine. Yarım yüzyıl önce proletarya çok zayıftı; sosyalizm için nesnel koşullar henüz olgunlaşmamıştı; bütün savaşan ülkelerdeki devrimci hareketler arasında birlik kurulamazdı; Paris işçilerinin bir bölümü (1792 geleneği) "ulusal ideoloji" sözüne saplanmıştı ve bu, o sırada Marx'ın da belirttiği gibi, onların küçük-burjuva zayıflıkları idi ve Komünün düşmesinin nedenlerinden biriydi. Yarım yüzyıl sonra, o zaman devrimi zayıflatan koşullar artık geçip gitti. Bugün, Paris komüncülerinin ruh haline kapılarak eylemi terketmeye eğilim göstermek, sosyalistler için bağışlanmaz bir yanılmadır.

SİPERLERDE DOĞAN KARDEŞLEŞME ÖRNEĞİ

Bütün savaşan ülkelerin burjuva gazeteleri, düşman ulusların erleri arasında siperlerde bile kardeşlik kurulduğunu bildirdiler. Alman ve İngiliz askeri makamlarının bu gibi kardeşleşmelere karşı yayınladıkları sert emirler, hükümetler ile burjuvazinin bu işe büyük önem verdiklerini gösteriyor. Batı Avrupa sosyal-demokrat partilerinin ön saflarında oportünizmin at koşturduğu, sosyal-şovenizmin bütün sosyal-demokrat basın ve II. Enternasyonalin bütün yetkililerince desteklendiği bir sırada böylesine kardeşleşmelerin kurulabilmesi, bize, yalnızca hasım ülkelerdeki sol-kanat sosyalistleri tarafından bu yönde sistemli bir çalışma yapıldığı takdirde, bugünkü canice, gerici ve köleci savaşın kısaltılmasının, uluslararası devrimci bir hareketin yaratılmasının pekala mümkün olduğunu göstermektedir.

İLLEGAL ÖRGÜTÜN ÖNEMİ

Bütün dünyadaki en önde gelen anarşistler, oportünistlerden hiç de geri kalmayarak, bu savaşta, (Plehanov ile Kautsky'nin anlayışına uygun olarak) kendilerini sosyal-şovenizm çamuruna bulaştırmışlardır. Bu savaşın yararlı sonuçlarından biri de, kuşku yok ki, anarşizmi ve oportünizmi yoketmek olacaktır. Sosyal-demokrat partiler her zaman ve her koşulda, yığınların örgütlenmesi ve sosyalizmin yayılması için en küçük legal olanaktan yararlanmayı ihmal etmemekle birlikte, legal çalışmanın kölesi olmaktan da, kendilerini kurtarmalıdırlar. Engels, iç savaşa, ve burjuvazinin yasaları çiğnemesinden sonra bizim de yasaları çiğnememiz gereğine değinerek, "İlk silahı patlatan siz olunuz bay burjuvalar!"[11] diye yazıyordu. İçinde bulunduğumuz bunalımlar, burjuvazinin, bütün ülkelerde, en özgür ülkelerde bile, yasaları ayaklar altına aldığını göstermektedir; devrimci savaşım yöntemlerini savunmak, tartışmak, değerlendirmek ve hazırlamak amacıyla bir illegal örgüt kurulmaksızın yığınların devrime yöneltilmeleri olanaksızdır. Örneğin Almanya'da, sosyalistlerin yaptıkları bütün namuslu işler, o pis oportünizme ve ikiyüzlü "kautskiciliğe" karşın ve gizlice yapılmıştır. İngiltere'de, askerliğe karşı yazılar yayınladıkları için insanlar zindanlara atılmışlardır. İllegal propaganda yöntemlerini kınamayı ve bununla legal basında alay etmeyi sosyal-demokrat parti üyeliği ile bağdaşır saymak sosyalizme ihanettir.

EMPERYALİST SAVAŞTA "KENDİ" HÜKÜMETINİN YENİLGİSİ ÜZERİNE

Bugünkü savaşta, gerek "kendi" hükümetinin zaferini savunmak, gerek "ne zafer, ne yenilgi" sloganını savunmak, sosyal-şovenizm görüşünden kaynaklanır. Gerici bir savaşta, devrimci bir sınıf, hükümetinin yenilmesini istemekten başka bir şey yapamayacağı gibi, hükümetin askeri başarısızlıkları ile onu devirme olanaklarının arttığını görmemezlik de edemez. Hükümetlerin başlattığı bir savaşın ancak hükümetler arasında bir savaş olarak biteceğine inanan ve bunun böyle olmasını isteyen bir burjuva, bütün hasım ülkelerin sosyalistlerinin, "kendi" hükümetlerinin yenilgisini istemelerini ve bunu söylemelerini "gülünç" ve "saçma " bulur. Tersine, bu tür bir söz, sınıf bilincine varmış her işçinin beslediği düşünceyi doğrular, ve bizim, bu emperyalist savaşı bir iç savaş durumuna çevirme çabalarımız ile aynı doğrultuda olur.

İngiliz, Alman ve Rus sosyalistlerinin bir bölümünün yürüttüğü ciddi savaş aleyhtarı propaganda, kuşku yok ki, bu hükümetlerin "askeri gücünü zayıflatmıştır" ve bu eylem, sosyalistlerin lehine bir nottur. Sosyalistler, yığınlara, kurtulmaları için tek çıkar yolun "kendi" hükümetlerini devirmek olduğunu, ve bu amaçla, hükümetlerinin bu savaşta içine düştükleri güçlüklerden yararlanmaları gerektiğini anlatmalıdırlar.

PASİFİZM VE BARIŞ SLOGANI

Yığınların barıştan yana duyguları, çoğu zaman, bir protestonun başlangıcını, savaşın gerici niteliğine karşı kızgınlığı ve yığınların bu niteliğin bilincine vardıklarını ifade eder. Bu duygudan yararlanmak, sosyal-demokratların görevidir. Bu anlamdaki her harekete, her gösteriye bütün güçleriyle katılacaklar, ama devrimci bir harekete geçilmeden, toprak ilhakları olmadan, uluslara tahakküm edilmeksizin, yağmasız, şimdiki hükümetler ile egemen sınıflar arasında yeni yeni savaşların tohumları atılmaksızın barışın mümkün olabileceğini söyleyecek, halkı kandırmayacaktır. Halkın bu şekilde aldatılması hasım hükümetlerin gizli politikalarına hizmet etmek ve bunların karşı-devrimci planlarını kolaylaştırmak demektir. Sürekli ve demokratik barış isteyen herkes, hükümetler ile burjuvaziye karşı, bir iç savaştan yana olmak zorundadır.

ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN HAKKI

Bugünkü savaşta halkın burjuvazi tarafından en yaygın aldatılma biçimi, yağmacı amaçlarını "ulusal kurtuluş" ideolojisi maskesi arkasına gizlemeleridir. İngilizler Belçikalılara, Almanlar Polonyalılara vb. özgürlük vaad ediyorlar. Gördüğümüz gibi, bu savaş, aslında dünyadaki ulusların çoğunluğunu ezen ülkelerin, bu zulüm ve sömürüyü derinleştirmek ve genişletmek savaşıdır.

Ulusların ne türden olursa olsun ezilmelerine karşı savaşım vermeksizin, sosyalistler, asıl büyük hedeflerine ulaşamazlar. Bu yüzden sosyalistler, ezen ülkelerin (özellikle sözde "büyük" devletlerin) sosyal-demokrat partilerinden, ezilen ulusların, sözcüğün politik anlamıyla kendi kaderlerini tayin hakkını, yani politik bağımsızlık hakkını tanımalarını ve bu hakkı savunmalarını istemelidirler. Büyük bir ulusun ya da sömürgeleri olan bir ulusun sosyalistleri, eğer  bu hakkı savunmuyorsa şovenisttir.

Bu hakkın savunulması hiçbir biçimde küçük devletlerin kurulmasını özendirmek değildir; tersine, daha özgür, korkudan uzak ve bu yüzden daha geniş ve daha evrensel büyük devletlerin ve devletler federasyonunun kurulmasını hazırlamaktır. Bu büyük devletler, yığınlar için daha yararlı olduğu gibi, ekonomik gelişmeye de daha elverişlidir.

Ezilen ulusların sosyalistleri ise, hem ezen, hem de ezilen azınlıkların işçilerin (örgütlenme dahil) tam bir birliği için savaşım vermelidir. Bir azınlığın ötekinden yasalar yoluyla ayrılması fikri (Bauer ve Renner'in savundukları sözde "kültürde-ulusal özerklik") gerici bir fikirdir.

Emperyalizm, dünya uluslarının bir avuç "büyük" devletçe gitgide daha fazla ezilmesi çağıdır, bu yüzden ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı tanınmaksızın, emperyalizme karşı, uluslararası sosyalist devrim için savaşım vermek olanaksızdır. "Başka ulusları ezen ulus özgür olamaz" (Marks ve Engels). "Kendi" ulusunun başka ulusları ezmesine gözyuman bir proleter, sosyalist bir proleter olamaz.

İKİNCİ BÖLÜM RUSYA'DA SINIFLAR VE PARTİLER

BURJUVAZİ VE SAVAŞ

Rus hükümeti, bir bakıma, Avrupalı meslektaşlarından hiç de geri kalmamıştır; onlar gibi "halkını" büyük bir yalanla kandırmayı becermiştir. Yığınlara şovenliği bulaştırmak, çarlık hükümetinin "haklı" bir savaş sürdürdüğü, yani "kardeş İslavları" hiçbir çıkar gözetmeden savunduğu izlenimini vermek için, Rusya'da da kocaman, canavarca bir yalan ve kurnazlık makinesi işletilmiştir.

Büyük toprak sahipleri sınıfı ile ticaret ve sanayi burjuvazinin üst katmanı, çarlık hükümetinin askeri politikasını canıgönülden desteklemiştir. Bunlar, Türk ve Avusturya mirasının paylaşılmasından büyük maddi çıkarlar ve ayrıcalıklar ummaktadırlar. Bu sınıfların birçok kongrelerinde çarlık ordularının zaferi halinde ceplerine akacak kârlar hesaplandı bile. Üstelik gericiler, Romanov hanedanının devrilmesini ve Rusya'da yeni bir devrimi geciktirecek tek şeyin, çarın zaferi ile bitecek bir dış savaş olduğunu pek iyi biliyorlar.

Kent "orta" burjuvazisi ile burjuva aydınların ve serbest meslek sahibi kimselerin geniş bir katmanı, hiç değilse savaşın başında, şovenizme saplanmıştı. Kadetler -Rus liberal burjuvazisinin partisi-, bütünüyle ve kayıtsız şartsız çarlık hükümetini destekliyordu. Dış politika alanında kadetler, uzun süredir bir hükümet partisiydi. Çarlık diplomasisinin, büyük politik hilelerine birçok kez alet ettiği panislavizm, kadetlerin resmi ideolojisi olmuştu. Rus liberalizmi, ulusal liberalizm biçimine girerek yozlaşmıştı. "Yurtseverlik"te Kara-Yüzler ile yarış ediyor, militarizme ve askeri donanma kurulmasına seve seve oy veriyordu. Rus liberalizminin kampında ise, yetmişlerde, Almanya'da "özgürlük aşığı" liberalizmin, yozlaşarak, ulusal-liberal partiyi doğurması gibi bir durum vardı. Rus liberal burjuvazisi kesin olarak karşı-devrim yolunu tutmuştu. Bu konudaki Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin görüşü, tamamen doğrulanmıştı. Rus liberalizminin hâlâ Rusya'daki devrimin devindirici gücü olduğu yolundaki bizim oportünistlerin görüşünü, yaşam yerle bir etmişti.

Yönetici klik, burjuva basını, din adamları vb. yoluyla, köylüler arasında şovence bir duygunun yaratılmasını başarmıştı. Savaş alanlarından askerlerin dönmesi ile köylerdeki bu durum, kuşku yok ki, çarlık monarşisinin lehine olmayacak biçimde değişecektir. Köylülerle temasa gelen burjuva demokrat partileri, şovence dalgalara karşı koyamadılar. Devlet Dumasındaki Trudovik partisi, savaş harcamaları için oy vermeyi reddetti, ama liderleri Kerenski'nin ağzından "yurtseverce" bir bildiriyle, monarşinin ekmeğine yağ sürdü. Narodniklerin bütün legal yayın organları genellikle liberalleri izlediler. Burjuva demokrasisinin sol-kanadı bile -Uluslararası Sosyalist Büroya bağlı, sözde Sosyalist-Devrimci Parti- kendisini bu akıntıya bırakmıştı. Bu partinin Uluslararası Sosyalist Bürodaki temsilcisi Bay Rubanoviç açıktan açığa sosyal-şovenist olarak ortaya çıktı. Bu partinin delegeleri, Sosyalist "Antant"ın Londra Konferansında şovenist karar tasarısı için oy kullandı (öteki yarısı çekimser kaldı). Sosyalist-devrimcilerin illegal yayınlarında (Novosti gazetesi;[12] ve ötekilerde) şovenistler egemen durumdaydı. "Burjuva çevrelerine bağlı" devrimciler, yani işçi sınıfı ile ilgisi olmayan burjuva devrimcileri, bu savaşta feci bir iflasa uğradılar. Kropotkin, Burtsev ve Rubanoviç'in kara talihleri çok dikkate değer.