28 Temmuz 2018

Tarih Çarpıtıcıları - ALMAN SALDIRISININ HAZIRLANMASI NASIL BAŞLADI


Amerikalı sahtekarlar ve onların İngiliz-Fransız yardakçıları, İkinci Dünya Savaşı'na varan Alman sal­dırganlığının hazırlanmasının, ancak 1939 sonbaharın­da başladığı izlenimini uyandırmaya çalışıyorlar. Ama her şişirilmiş sansasyona isteklice kulaklarını kabartan safdil insanlardan başka kim bu oltaya düşebilir? Almanya'nın, Hitler'in iktidan ele alınasından hemen son­ra savaş hazırlığına başladığuu kim bilmez? Ayrıca, Hit­ler rejiminin, Alman tekelci çevreleri tarafından, Büyük Britanya, Fransa ve ABD'deki yönetici kampın tam ona­yı ile kurulduğunu kim bilmez? 

Savaş için silahlanmak ve en yeni silahlan sağlamak amacıyla, Almanya, ağır sanayiini ve her şeyden ön­ce de Ruhr bölgesinin maden ocaklarını ve silah sana­yiini yeniden kurmak ve geliştirmek zorundaydı. Versay Antlaşması'nın boyunduruğuna koşulan Almanya, Birin­ci Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinden sonra, bunu kısa za­manda kendi gücüyle başaramazdı. Amerika Birleşik Devletleri, Alman emperyalizmine bunun için büyük des­tekte bulundu. 

Amerikan bankalarının ve tröstlerinin, Hüküme­tin tam onayı ile, Versay sonrası dönemde, Alman sa­ vaş potansiyelinin yeniden kurulmasında ve geliştiril­mesinde kullanılan milyarlarca dolan Alman ekonomi­sine yatırdıklarını ya da kredi olarak Almanya'ya ver­diklerini kim bilmez ki? 

Versay sonrası dönem, bilindiği gibi, Alman savaş sanayüni, özellikle de Alman savaş potansiyelini yeniden kurmayı hedefleyen tüm bir önlemler sistemini Alman­ya'ya getirdi. Burada, ABD ve İngiltere'nin, sayesinde Alman sanayiini Amerikan ve İngiliz tekellerine bağım­lı kılmayı düşündükleri Almanya için Dawes Onanın Planı büyük bir rol oynadı. Dawes planı, yabancı -ön­celikle Amerikan- sermayesinin güçlü bir şekilde akı­şı ve Alman sanayiinde demir atması için yolu açtı. So­nuç; daha 1925 yılında Alman ekonomisinin üretim ay­gıtının yoğun yeniden donatımı süreci ile bağıntılı olan kalkınmasının başlaması oldu. Aynı zamanda, 1927 yı­lında 1913 yılının düzeyine erişen Alman ihracatı güçlü bir şekilde arttı; bu artış mamul maddeler düzeyi (1913 yılının fiyatlan ile) hatta % 12 geçti. 1924'ten 192H'a kadarki altı yıl içinde, 10-15 milyar Mark uzun vadeli ve 6 milyar l.V'"ı.ark'ın üzerinde kısa vadeli yabancı sermaye yatırımı Almanya'ya aktı. Bazı kaynaklara göre, sermaye yatınmının boyutu çok daha büyüktü. Bu, Alman ekonomik gücünün, her şeyden önce de savaş potansiyelinin muazzam bir şekilde güçlenmesine yol­açtı. Bütün uzun vadeli kredilerin toplamının % 70'in­den az olm.ayan Amerikan sermaye yatınmlan, burada tayin edici öneme sahiptir.

Alman ağır sanayiinin finanse edilmesinde, Amerikan sanayisi ile Alman sanayisi arasındaki en sıkı bağla­rın kurulmasında ve biçimlendirilmesinde, başlarında du Pont, Morgan, Rockefeller, Lamont aileleri ile diğer ABD sanayi kodamanlarının bulunduğu tekellerin oynadığı rol elbette bilinmektedir. önde gelen Amerikan te­kellerinin, Almanya'nın ağır sanayii, silah tekelleri ve bankaları ile en sıkı bağları vardı. Otomobil tröstü Ge­neral Motors'un en büyük hissedarlarından biri olan önde gelen Amerikan kimya tekeli du Pont de Nemours ve İngiliz emperyal kimya tröstünün (lmperial Chemi­cal Industries), Alman kimya tekeli " G. Farbenindustrie" ile sıkı sınai ilişkileri vardı ve bununla 1926 yılın­ da barut satışı için dünya pazarlannın paylaşılması üze­rine bir kartel anlaşması imzaladılar. Philadelphia'daki (ABD) «Rohm & Haas)) firmasının yönetim kurulu baş­kanı, savaştan önce aynı firmanın Darmstadt'taki (Al­manya) şefinin ortaklarından biriydi. Geçerken söyleye­lim, bu tekelin eski müdürü Rudolf Milller şimdi işlerini her iki «zon»da*da yürütüyor ve Hıristiyan-Demokrat Parti'nin (CDU) yönetici çevrelerinde önemli bir rol oynuyor. LG. Farbenindustrie'nin başkanı ve Deutsche Bank'ın yönetim kurulu üyesi Alman kapitalisti Schmitz, 1931 'den 1939'a kadar Amerikan firması General DyeS­tuff Corporation'ı kontrol ediyordu. 1938 Münih Konfe­ransından sonra Amerikan petrol tröstü Standard Oil, I. G. Farbenindustie ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre, I. G. Farben, ABD'de üretilen uçak benzininden gelen kara ortak ediliyor ve karşılığında da Almanya'nın o zaman savaş amacıyla depoladığı sentetik benzini Al­manya'dan ihraç etmekten severek vazgeçiyordu.

Böylesi bağlantılar yalnızca ABD'nin kapitalist te­kelleri için sözkonusu değildir. Yalnızca ticari değil, ay­nı zamanda askeri önemde de olan en sıkı iktisadi ilişki­ler, savaştan hemen önce örneğin Federation of British Industries (Britanya Sanayi Federasyonu) ile Alman Reichsgruppe Industrie [imparatorluk Sanayi Grubu .,çN] arasında vardı. Bu her iki tekel birliğinin temsilcileri, 1939'da Düsseldorf'ta bir ortak açıklama yayınla­dılar. Bu açıklamada, diğer şeylerin yanısıra, anlaşma­nın amacının "'karşılıklı her iki ülkenin sanayi sistemle­ri arasında mümkün olduğunca tam bir işbirliğinin sağ­lanmasu" olduğu söyleniyordu. Ve bu, Hitler Almanya' sının Çekoslovakya'yı yuttuğu dönemde oluyordu! Lond­ra «Economist» dergisinin bu vesileyle şunları yazması bir mucize değildir: «Aklı başında insanların şu­urunu yitirtebilecek şey, biraz da Düsseldorf havasında yatmıyor mu?)) 

Amerikan -ama aynı zamanda İngiliz- sermayesi ile Alman sermayesi arasındaki sıkı kaynaşmanın karakteristik bir örneğini, Stinnes, Thyssen ve Ruhr böl­gesinin diğer sanayi kodamanlan tarafından kurulan Alrrcan çelik tröstü Vereinigte Stahlwerke A. G!nin [Bir­leşik. Çelik İşletmeleri A. Ş. -ÇN] önder rolü oynadığı ve merkezleri New York ve Londra'da bulunan meşhur Schröder Bankası sunmaktadır. Bu bankanın işlerinde, Londra, Köln ve Hamburg Schröder'lerinin New York' taki firması J. Henry Schröder Banking Corporation'ın müdürü Allen Dulles, tayin edici sözü söylüyordu. Bu bankanın New York'taki merkezinde, Bay Marshall'ın şimdiki baş danışmanı John Foster Dulles tarafından yönetilen ünlü avukatlık firması (law firm) Sullivan & Cromwell, önde gelen bir rol oynuyordu. Bu firmanın, Alman sanayiine dev sermayeler yatıran; Rockefeller'in dünya çapındaki petrol tröstü Standard Oil ve ABD'nin en büyük bankası Chase National Bank ile sıkı bağlan vardır. 

Almanya'da Versay sonrası dönemde enflasyon dur­durulup, pazar istikrara kavuşturulur kavuşturulmaz, R. Sasuly'nin 1947'de New York'ta yayınlanan kitabında vurgulandığl gibi, kelimenin tam anlamı ile, Almanya'ya bir yabancı kredi akışı başladı. Almanya'nın dış borç­ları 1924'ten 1930'a kadar 30 milyar Mark'tan fazla arttı.

Yabancı sermayenin -esas olarak da Amerikan ser­mayesinin- yardımı ile Alman sanayii, öncelikle de Ve­reinigte Stahlwerke A. G., geniş ölçüde yeniden kurul­du ve modernize edildi. Bazı krediler doğrudan, yeniden silahlanınada başrolü oynayan firmalara aktı.

Vereinigte Stahıwerke'nin bu yıllarda finanse edil­mesinde, İngiliz-Alman-Amerikan Schröder Bankası'nın yanısıra, direktörleri arasında yıllar boyunca şimdiki ABD Savunma Bakanı Forrestal'ın da bulunduğu en büyük New York bankalanndan biri olan Dillon, Read & Co., önde gelen bir rol oynadı.

Tam da Amerikan dolarlannın bu altın yağışı, Hit­ler Almanyası'nın ağır sanayiini ve her şeyden önce de silah sanayiini canlandırdı. Atlantik ötesi tekeller tara­fından Hitler Almanyası'nın savaş ekonomisine yatırılan bu milyarlarca Amerikan doları, Alman savaş potansiye­lini yeniden kurdu ve Hitler rejiminin eline saldırısını yürütmek için gerekli olan silahlan verdi. 

Kısa bir süre içinde Almanya, esas olarak Amerikan tekellerinin maddi yardımına dayanarak, muazzam mik­tarda birinci sınıf savaş malzemesi, binlerce tank, uçak, top, en yeni tipte savaş gemileri ve diğer silah türlerini üretebilecek durumda olan güçlü bir silah sanayii yarat­tı. 

Tarih çarpıtıcıları, bütün bunları doğrulamak iste­miyorlar. Hitler saldırganlarını silahlandıran, İkinci Dünya Savaşına yol açan ve insanlığa milyonlarca ve on milyonlarca kurbana malolan ve tarihte bir örneği daha olmayan bir savaş felaketine yol açan politikaların sorumluluğundan kaçmaya çalışıyorlar. 

Hitler saldırısının ilk ve en önemli önkoşulunun; Almanya'nın ağır sanayiinin ve diğer savaş sanayiinin; ancak Amerika Birleşik Devletleri egemen çevrelerinin ' doğrudan ve geniş çaplı mali yardımı ile mümkün olan yeniden doğuşu ve yenilenmesi olduğu unutulmamalı­dır.

Ama bu daha hepsi değil.

Hitler saldırısının başlamasını teşvik eden bir diğer tayin edici koşul, İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevrelerinin, Hitler Almanya'sını «yatıştırma» politiksıdır; kollektif güvenliğe sırt dönme politikası olarak tanınan politikasıdır. Bugün İngiltere ve Fransa'nın yö­netici çevrelerinin, kollektif güvenliğe sırt çevirmede, Alman saldırısına karşı çıkmayı reddetmede, Hitler Al­manya'sının saldırgan taleplerinin kaydırılmasında ci­simleşen tam da bu politikalardır, İkinci Dünya Sava­şı'na yol açtığı artık herkesçe bilinmektedir. 

Olgulara bakalım. 

Daha Hitler'in iktidara geçmesinden kısa bir dönem sonra, İngiltere ve Fransa Hükümetlerinin çabası sonu­cu, 1933'te Roma'da dört güç -Büyük Britanya, Alman­ya, Fransa ve İtalya- arasında bir ((Uyum ve İşbirliği Antlaşması» (Pact of Accord and Co-operation) imzalandı. Bu antlaşma, İngiliz ve Fransız Hükümetleri ile, daha o zamanlardan saldırı niyetlerini gizlemeyen Al­man ve İtalyan faşizmi arasında kirli bir pazarlıktı. Fa­şist devletlerle yapılan bu antlaşma, aynı zamanda, ba­rışsever güçlerin saldırgan devletlere karşı birleşik cep­hesini pekiştirme politikasına sırt çevirme anlamına ge­liyordu. O sıralar toplanan silahsızlanma konferansın­da, bir saldırmazlık antlaşması ve saldırganın tanımı üzerine bir antlaşma imzalanması şeklindeki Sovyet önerisi tartışmaya sunulmuş bulunuyordu. Bu silahslanma konferansına katılan diğer güçleri atlatan Büyük Britanya ve Fransa; Almanya ve İtalya ile pazarlığı sonuçlandırarak., dünya barışının ve halkların güvenliğinin sağlanmasına bir darbe indirdiler. 

Bundan kısa bir zaman sonra, 1934'te, İngiltere ve Fransa, kendileri ile ittifak içinde olan baronların Po­lonya'sının SSCB'ne karşı düşmanca tavrından yarar­lanması için Hitler'e yardımda bulundular. Bu sayede, Alman saldırısının hazırlanmasında önemli bir aşama olan Alman-Polanya saldırmazlık antlaşması ortaya çık­tı. Hitler bu antlaşmayı, kollektif güvenlik yandaşlarının saflarını karıştırmak ve bu örnekle Avrupa'nın kollektif güvenliğe değil de ikili antlaşmalara ihtiyaç duyduğunu gösterebilmek için kullandı. Bu, Alman saldırganlarına, kiminle ve ne zaman bir antlaşma imzalama ve kime ve ne zaman saldırma konusunda bizzat karar verme ola­nağı sağladı. Alman-Polanya saldırmazlık antlaşması, kuşkusuz, kollektif güvenlik binasındaki ilk ciddi çat­laktı. 

İyice küstahlaşan Hitler, Alman Silahlı Kuvvetleri' nin yeniden kurulması amacıyla bir dizi önlem aldı; bu, İngiliz ve Fransız iktidar sahipleri tarafından herhangi bir itirazla karşılaşmadı. Tam tersine, hemen kısa bir dönem sonra, 1935'te, Ribbentrop'un bu amaçla geldiği Londra'da, Büyük Britanya'nın Alman deniz kuvvetleri­nin Fransız savaş donanmasına nerdeyse eşit gelecek ölçüde yeniden kurulmasını onayladığı bir İngiliz-Alman filo antlaşması yapıldı. Aynca Hitler, İngiliz denizaltı filosunun % 45'ine denk. gelecek toplam tonajda deniZ­ altılar inşa etme hakkını elde etti. Hitler Almanya'sının; Versay Antıaşması'nda saptanan Almanya'nın silahlı kuvvetlerinin büyümesine ilişkin diğer kısıtlamaların or­tadan kaldırılmasına yönelik olan ve İngiltere, Fransa ve ABD tarafından hiçbir direniş görmeyen tek yanlı ey­lemleri de bu döneme rastlamaktadır.

Faşist saldırganlar, ABD, Büyük Britanya ve Fransa'nın açıktan destekleri sayesinde, her geçen gün daha açgözlü hale geldiler. Almanya ve İtalya'nın Habeşistan ve İspanya'daki askeri müdahalelerinde o sıralar zorluk çekmemeleri, elbette bir rastlantı değildir. 

Yalnızca Sovyetler Birliği, tutarlı ve kararlı bir şe­kilde banş politikasım sürdürdü ve aynı zamanda Mil­letler Gerniyeti'nin üyesi olan Habeşistan'ın hak eşitliği ve bağımsızlığı ilkesini ve İspanya'nın meşru cumhuri­yetçi hükümetinin, Alman-İtalyan müdahalesine karşı mücadelesinde demokratik ülkeler tarafından desteklen­mesi hakkını savundu. 

V. M. Molotov, SSCB Merkez Yürütme Komitesi'nin 10 Ocak 1936'daki oturumunda, Habeşistan'a yapılan İtalyan saldırısı dolayısıyla şunları söyledi: 
«Sovyetler Birliği, Milletler Gerniyeti'nde bu il­keye; bütün devletlerin devlet bağımsızlığı ve ulu­sal hak eşitliği ilkesine olan sadakatini, küçük ili­kelerden biri -Habeşistan- örneğinde gösterdi. Aynca, Sovyetler Birliği, Milletler Gerniyeti'ne ka­tılımını, emperyalist saldırgana karşı yönelen çiz­gisini pratiğe geçirmek için kullandı.»
V. M. Molotov, o dönemde şunları söyledi: «İtalyan­Habeşistan Savaşı, bir dünya savaşı tehlikesinin daha da büyüdüğünü, Avrupa'yı giderek daha fazla sardığım göstermektedir.»

Ama ABD, Büyük Britanya ve Fransa Hükümetleri, faşist haydutlarm kendi gözleri önünde artan bir şekilde küstahlaşarak kurbanlanm bir bir boğazladıkları bu dönemde ne yaptılar? Alman ve İtalyan saldırganlarını durdurmak, halkların ayaklar altına alınan haklarını savurunak, barışı korumak ve yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşını durdurmak için parmaklarını bile kıpır­datmadılar. 

Yalnızca Sovyetler Birliği, faşist saldırganların önü­nü almak için olanaklan ölçüsünde her şeyi yaptı. Sov­yetler Birliği, kollektif güvenliğin önayakçısı ve öncü savaşçısı olarak öne çıktı. Daha 6 Şubat 1933'te Sovyet­ler Birliği temsilcisi M. M. Litvinov, Genel Sila.lısızlanma Komisyonu'nda, saldırının ve saldırganın tanımının ya­pıldığı bir deklarasyon kabul edilmesini önerdi. Sovyet­ler Birliği, saldırganı tanımlama önerisinde, genel gü. venlik ve maksirnal silahsızlanma üzerine daha kolay bir anlaşma yararına, "kendilerini haklı çıkarmalan için her türlü bahanenin önünü almak" amacıyla «saldırgan» kavramını mümkün olduğunca tam olarak tanımlama zorunluluğundan hareket etti. Ancak konferans, İngilte­re ve Fransa'nın önderliği altında, Alınan saldırganın çıkarına ve yararına bu öneriyi reddetti. 

Sovyetler Birliği'nin ve onun M. M. Litvinov'un ön­derliği altındaki Milletler Gerniyeti delegasyonunun, kol­lektif güvenliğin sürdürülmesi ve güçlendirilmesi için sürdürdüğü ısrarlı ve çetin mücadele herkesçe bilinmek­tedir. Tüm savaş öncesi dönemde, Milletler Gerniyeti'n­deki Sovyet delegasyonu, kollektif güvenlik ilkesini sa­ vundu ve Milletler Gerniyeti'nin her oturumunda, her ko­misyonunda, sesini bu ilkenin savunulması için yükselt­ti. Ama bilindiği gibi Sovyetler' Birliği, çölde boşuna ba­ğıran biri olarak kaldı. Bütün dünya, Sovyet Hükümeti adına Milletler Çemiyeti Genel Sekreteri Bay Avenol'a Milletler Cemiyeti'nde tartışmaya sunulması amacıyla verilen kollektif güvenliğin güçlendirilmesi için önlem­lere ilişkin Sovyet delegasyomuıun önerilerini tanımaktadır. Ama, herhangi bir şeye girişilmeksizin bu öneri­lerin Milletler Gerniyeti'nin arşivine gömüldüğü de bilin­mektedir. 

O dönemler Milletler Cemiyeti'nde önderliği elinde bulunduran İngiltere ve Fransa'nın, bir Alman saldırısı­na karşı kollektif direnişi reddettikleri açıktı. Kollektif güvenlik, Alman saldırganın «yatıştırılınası» şeklindeki yeni politikalarının, Nazi saldırganına ödünler verilmesi politikasının sürdürülmesinde engelleyici olduğu için bunu yaptılar. Elbette, böyle bir politika Almanya'yı da­ha da saldırgan yapmak zorundaydı; Hitler'in Batı'da­ki ödünlerle tatmin edilmesinden sonra ilitler saldınsı­nı Doğu'ya yöneltip onu Sovyetler Birliği'ne karşı bir silalı olarak kullanabileceklerine inandıklanndan, İngil­tere ve Fransa yönetici çevreleri bunu tehlikeli görmü­yorlardı. 

SBKP XVIII. Parti Kongresme -Mart 1939- sun­duğu raporda, Hitler saldinsının yoğunlaşmasının ne. denlerini açıklarken, J. V. Stalin şunları söylüyordu:
«Başta gelen neden, saldırgan olmayan ülkeler çoğunluğunun, ve en başta da İngiltere ile Fransa' mn ortaklaşa güvenlik siyasetinden, saldırganlam ortaklaşa direnme siyasetinden vazgeçmiş bulun­malandır; bu ülkelerin, karışmama, 'tarafsızlık' tu­tumuna geçmiş bulunmalandır.* J. Stalin, SBKP(B) MK'nin Faaliyeti Üzerine XVIII. Par­ti Kongresine Rapor, Moskova 1939,
Okuyucuyu yanıltmak ve aynı zamanda Sovyetler Birliği'ni karalamak amacıyla, Amerikalı gazeteci Neal Stanford, Sovyetler Birliği'nin kollektif güvenliğe karşı olduğunu, kollektif güvenliğin güçlendirilmesi politikası izlediği için M. M. Litvinov'un Dışişleri Halk Korniserliği görevinden alındığını ve yerine V. M. Molotov'un getiril­diğini iddia etmektedir. Bu uydurma iddiadan daha ap­talca bir şey düşünülemez. M.M. Litvinov, elbette ki ken­di özel politikasını değil, Sovyet hükümetinin politikası­m sürdürdü. Diğer taraftan, Sovyetler Birliği'nin ve ara­lannda M. M. Litvinov'un da olduğu temsilcilerinin, tüm savaş öncesi dönem boyunca kollektif güvenlik uğruna sürdürdükleri mücadele de herkesçe bilinmektedir. 

V. M. Molotov'un Dışişleri Halk Korniserliği'ne atan­masına gelince; faşist saldırganlarm İkinci Dünya Sava­şını hazırladıklan ve arkalarında Amerika Birleşik Dev­letleri duran Büyük Britanya ve Fransa tarafından doğ­rudan teşvik edilip Sovyetler Birliği'ne karşı bir savaşa kışkırtıldığı o zamanki karışık ortamda, Dışişleri Halk Komiserliği gibi böylesine sorumlu bir makamda, M. M. Litvinov'dan daha deneyimli olan ve ülkede ondan daha fazla popülaritesi olan bir politikacının olması gerektiği tümüyle açıktır. 

Batılı güçlerin kollektif güvenlik üzerine bir antlaş­mayı reddetmeleri bir raslantı değildi. O dönemde, uluslarası politikanın iki doğrultusu arasında bir mücadele başlamıştı. Bir doğrultu, barış, kollektif güvenliğin örgütlenmesi ve saldırganın barışsever halkların birle­şik kuvveti sayesinde püskürtülmesi amacıyla mücadele doğrultusuydu. Bu doğrultuyu, bütün büyük ve küçük banşsever halklarm çıkarlarını tutarlı ve kararlı bir şe­kilde savunan Sovyetler Birliği temsil ediyordu. Diğer doğrultu, kollektif güvenliğin örgütlenmesini ve saldınya karşı direnişi reddediyordu; bu da faşist ülkeleri kaçı­nılmaz olarak daha saldırgan eylemlere teşvik ediyor ve Jöylelikle yeni bir savaşın patlamasını kolaylaştırıyor­du. 

Bütün bunlardan, tarihsel doğruların aşağıdaki gibi olduğu ortaya çıkmaktadır:
Hitler saldırısı; birincisi, ABD, kısa zamanda. Alman saldınsı için askeri ve eko­nomik bir temel yaratmasında Almanya'ya yardım etti­ğinden ve bu şekilde saldırganı silahlandırdığından; ve ikincisi, İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevreleri kol­iektif güvenliğe sırt çevirerek barışsever ülkelerin saf­larını dezorganize ettikleri, saldırıya karşı bu. ülkelerin birleşik cephesini parçaladıklan, Alman salclınsına yol hazırladıkları ve İkinci Dünya Savaşını başlatması için Hitler'e yardım ettiklerinden dolayı mümkün olmuş­tur. 

Eğer ABD, Hitler Almanya'sının ağır sanayiini finanse etmeseydi; ve İngiltere ve Fransa kollektif güven­liğe sırt çevirmeyip de tam tersine Sovyetler Birliği ile Alınan saldırısına karşı bir kollektif savunma hazırla­saydı ne olurdu? 

Hitler, saldırısı için yeterli silah bulamazdı. Hitler' in haydutluk politikası, kollektif bir güvenlik rejimi ta­ :cafından kıskaç içine alınırdı. Hitler faşistlerinin İkinci Dünya Savaşını başlatmadaki başarı şansı asgariye iner­di. Hitler faşistleri, kendileri için bu kadar olumsuz k􀀏 şullara rağmen, İkinci Dünya Savaşını çıkarmaya karar verselerdi bile, daha savaşın ilk yılında yenilgiye uğratı­lırlardı. 
Ama ne yazık ki bu, ABD, İngiltere ve Fransa'nın tüm savaş öncesi dönemde izledikleri zararlı politika sonucu gerçekleşmedi. 

Eğer Hitler faşistleri nerdeyse altı yıl süren ve mil­yonlarca kurban yutan İkinci Dünya Savaşını başlatma­yı başarabildi ise, bunun suçu tam da onlardadır.