08 Şubat 2017

AVRUPA KOMÜNİSTLERİNİN «BAĞIMSIZLIĞI» SERMAYEYE VE BURJUVAYA BAĞIMLILIKTIR

ENVER HOCA
AVRUPA KOMÜNİZMİ ANTİ-KOMÜNİZMDİR

AVRUPA KOMÜNİSTLERİNİN «BAĞIMSIZLIĞI» SERMAYEYE VE BURJUVAYA  BAĞIMLILIKTIR

Genel olarak emperyalizme ve her ülkedeki aletlerine karşı mücadele, her komünist partinin stratejinin temel sorunlarından biri olduğu gibi, ister demokratik halk, ister anti-emperyalist, ister sosyalist olsun her devrimin zaferinin belirleyici koşullarından da biridir. Aynı zamanda, emperyalizme karşı takınılan tavır, her ülkede ulusal çerçevede ya da uluslararası çapta hareket eden her siyasal güç için, onun siyasal ve ideolojik konumunu değerlendirmede bir mihenk taşı görevi yapar. Kısaca söylersek, emperyalizme karşı tutum, her zaman gerçek yurtsever ve demokratik devrimci güçleri, gericilikten, karşı-devrimden ve ulusal ihanet güçlerinden ayıran bir sınır çizgisi olmuştur.

Öyleyse, böyle büyük bir ilkesel önemi olan bu çok önemli sorunda Avrupa - Komünistlerinin tutumu nedir?

Kruşçev’in Amerikan emperyalizmiyle uzlaşma ve işbirliği çizgisini ve bunu tüm komünist hareket için genel bir çizgi olarak ileri sürdüğü Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 20. Kongresinden itibaren, batılı ülkelerin revizyonist partileri teorik ve pratik alanda her türlü anti- emperyalist konumu terkettiler. Büyük emperyalist, sömürgeci, yeni sömürgeci burjuvazi ile uzlaşmak için, sanki böylece zincirlerinden kurtulmayı beklemiş gibiydiler. Komünist harekete Kruşçev’in armağan ettiği yeni strateji Batı komünist partilerinin yöneticilerinin arzularını yerine getiriyordu, gerçi bu strateji daha önce uygulanmaya başlamıştı ama, denebilir ki, resmen açıklanmamıştı.

Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 20. Kongresinden önce bile, çeşitli teslimiyet ve tereddütler nedeniyle, Fransa ve İtalya’da Nato’ya karşı, Alman emperyalizminin yeniden canlandırılmasına ve silahlandırılmasına karşı Amerikan sermayesinin müdahalesine ve Avrupa’da bulunan üslerine vb. karşı verilen mücadelede bir düşüş görülmeye başlanmıştı. Birşeyler yapılmışsa o zaman da, bunlar da eylem değil propaganda alanındaydı. Cezayir konusunda Fransız Komünist Partisi, hemen hemen, ülkenin burjuva partileriyle aynı tutum içindeydi. Ama onun şovenizmi ve milliyetçiliği Amerikan emperyalizmine, Fransız burjuvazisinin bu büyük müttefikine onun ekonomik ve siyasal alanda yayılmasına karşı giderek yumuşuyordu. «Fransız Cezayir’i» savunulduğu zaman, «Fransız Afrikası» da savunulmali ve «Ingiliz Asyası» ve «Amerikan Amerikası» için bir kulak ve bir göz kapatılmalıydı.

Burjuvaziyi kendi içtenlik ve yasallıklarına inandırmaya ne pahasına olursa olsun çalışan Italyan revizyonistleri, bunu özellikle, Amerikan emperyalizmiyle eşit olmayan koşullarla birlik üzerine kurulmuş demokrat - hıristiyan hükümetin yabancı politikasına Nato’ya tam bir itaatle, büyük Amerikan sermayesine kapıların açılmasına ve ülkenin ABD’nin büyük bir askerî üssüne çevrilmesine karşı çıkmayarak yapmaya çalışıyorlardı.

İspanyol revizyonistlerine gelince, onların o zamanki tek uğraşları partilerinin yasallığını elde etmek, ve Ispanya’ya dönmekti. Ülkelerinde «demokratlaşmanın» ancak Birleşmiş Milletler baskısı altında gerçekleşebileceğini düşünerek Amerika’nın yayılmacı ve hemonyacı politikasını hiç mi hiç görmüyorlar ve onun Franco «engelinden» kurtulmada yaran olduğunu düşünüyor ve Amerika’nın bu yayılmacı - hegemonyacı politikasıyla daha az uğraşıyorlardı.

Batı Avrupa ülkelerinin revizyonist partilerinin, Sov- yetler Birliği Komünist Partisinin 20. Kongresinin esiniyle benimsedikleri «sosyalizme giden ulusal yollar», onla- rın yalnız ulusal burjuvazilerine değil, aynı zamanda uluslararası burjuvaziye ve ilk ağızda da Amerikan emperyalizmine boyun eğmesine yol açtı. Marksizm - Leninizm’i, devrimi ve sosyalizmi terkedişlerinin, proletarya enternasyonalizminin ilkelerini, reddetmelerinin devrimci ve ulusal kurtuluşcu hareketlere destek ve yardımlarını çekmelerinin aynı zamanda birlikte gitmesi de kuşkusuzdu.

Fransız, İspanyol, İtalyan revizyonistleri yavaş yavaş Sovyetler Birliği ile aralarında bir mesafe koyuyor, iç ve dış politikasında belirli durumlardan dolayı Moskova’yı eleştirmeye başlıyor, ama, bugünkü Sovyetler Birliği’ni emperyalist bir ülke olarak tanımlamaya mahkûm etmeye hiç bir zaman yanaşmıyordu. Kuşkusuz, Çekoslovakya’ya karşı saldırganlığını suçladılar ama, bunun karşılığında, Afrika’daki Sovyet müdahalelerini onayladılar. Kuşkusuz Sovyet donanmasının Akdeniz’den çekilmesini istediler ama, dünyanın dört bucağına Sovyet silah gönderimine karşı sessiz kaldılar. Avrupa - Komünistlerine göre, ülkedeki Sovyet politikası anti - demokratik, ancak dışarıdaki politikası genel olarak sosyalist ve antiemperyalistti. Bazı muhalefete rağmen, Avrupa - Komünist partileri, genellikle, Sovyetler Birliği’nin yayılmacı ve hegemonyacı politikasını desteklemeyi bırakmadılar.

Böylece Batı Avrupa revizyonist partileri, kendi ülkelerinde burjuva düzenini savunmaya nasıl koyuldularsa, aynı ateşli şekilde, dünya çapında emperyalist sistemi de muhafaza etmek için mücadele ettiler. Avrupa- Komünistleri, aynı zamanda, her yerde, emperyalist burjuva statükosunun partizanları da oldular.

Avrupa-Komünistleri, iç sorunlarda halen bazı maskeler taşıyorlar, kendilerini burjuvazinin ve kapitalist düzenin, ılımlı da olsa hasımları gibi göstermeyi deniyorlarsa da, buna karşılık, dünya çapında, devrimle uluslararası kapitalizm arasında, ezilen halklarla emperyalizm arasında, sosyalizmle kapitalizm arasındaki ilişkilerde, açıktan açığa her değişikliğe karşıdırlar.

İtalya, Fransa ve İspanya revizyonist partileri ve Avrupa-Komünisti akımındaki öteki partiler, halen pro- emperyalist siyasal güçler olmuşlardır. Hem çizgilerinde, hem eylemlerinde aynı ülkelerin burjuva partilerinden hiç bir farkları yoktur. Onların Nato ve Ortakpazar konularındaki tutumlarını örnek alalım; Bu iki kavram Avrupa büyük burjuvazisinin ve Avrupadaki Amerikan emperyalizminin ve hegemonyasının egemenliğinin gerçekleştirildiği, ve üzerine askerî, ekonomik, siyasal temellerin oluştuğu kuruluşlardır.

Kuruluşundan bugüne dek Nato, ne doğasını, ne amaçlarını, ne görüşlerini değiştirmiştir. Anlaşmalar 1949 yılındaki gibi kalmıştır. Atlantik Paktının kuruluş amacını ve neden sürdürüldüğünü ise herkes biliyor. Bilmeseler bile, Pentagon ve Brüksel’deki kurmaylar bunu her gün hatırlatmak için hazır bekliyorar. Nato, Avrupa ve Amerikan büyük sermayesinin, askerî ve siyasî müttefiği oarak kuruldu ve halen de öyledir ve ilk amacı da kapitalist sistemi ve Avrupa’daki varolan düzeni korumak, devrimin patlamasını engellemek, ilerlerse de şiddetle boğmaktır. Bu karşı-devrimci örgüt, yeni- sömürgeciliğin, ve emperyalist devletlerin nüfuz alanlarının silâhlı bir koruyucusu, aynı zamanda da onların siyasal ve ekonomik yayılmaları için bir silâhtır. Nato ve Amerikan üsleri ülkedeyken Batı Avrupa kapitalist toplumunu değiştirmeyi ve sosyalizmi kurmayı umut etmek, gözü açık düş görmektir. Nato’nun sadece anti-Sovyet işlevini söyleyip vurgulayarak onun Batı Avrupa’daki devrime baskı işlevini gözardı edip bu işlevi unutturmaya çalışarak, Avrupa-Komünistleri işçileri yanıltmak ve onların gerçeği görmelerini engellemek amacı taşımaktadırlar.

Avrupa-Komünistleri büyük bir ulusal sorunun varlığını, Batı Avrupa’daki Amerikan hakimiyetini ve ondan kurtulma gereğini kabul etmek istemiyorlar. İkinci Dünya Savaşının sonundan bu yana Amerikan emperyalizmi, Avrupa’nın bu parçasını her çeşit siyasî, ekonomik, askerî, kültürel ve başka zincirlerle elinde tutmaktadır. Bu zincirler kırılmazsa, Avrupa-Komünistlerinin öve öve göklere çıkardığı burjuva demokrasi, hele de sosyalizm, kurulamaz. Amerikan sermayesi Avrupa’ya öylesine derinliğine nüfus etmiştir, yerel sermaye ile öylesine sarmaş dolaş olmuştur ki, biri nerde başlar öteki nerede biter, bunu bilmek olanaksızdır. Avrupa, Amerikalıların egemen olduğu Nato’ya öylesine bütünleşmiştir ki, pratikte bağımsız ulusal güçler olarak mevcut değildirler. Öte yandan, giderek hep büyüyen bütünleşme, maliye, para, teknoloji ve kültürel alanda kendini göstermektedir.

Kuşkusuz Nato üyesi Avrupa ülkeleriyle ABD arasında alışılmış, kaçınılmaz, kapitalist gruplar arasında önemli çelişkiler vardır. Ancak dünya çapındaki ekonomik, siyasî büyük sorunlarda, Nato üyeleri ülkeler daima Vaşington’a bağlıdırlar. Sınıf çıkarlarıyla, ulusal çıkarlar arasında bir seçim yapmak söz konusu olduğunda, tüm öteki burjuvaziler gibi, Avrupa büyük burjuvazisi de İkincileri feda etmek eğilimindedirler. İşte bunun içindir ki komünistler ulusal çıkarları savunmak için mücadeleyi hiç bırakmamıştır. Çünkü onlar ulusal çıkarları devrime ve sosyalizme sıkı sıkıya bağlı görmektedirler.

Avrupa-Komünistlerinin, ülkelerinde ulusal sorunun varlığını, Amerikan egemenliği ve diktasına karşı mücadele vermek ve ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenliği sağlamlaştırmak gereğini yadsımaları, siyasal ve ideolojik yozlaşmalarının ve devrim davasına ihanetlerinin yeni bir kanıtıdır. İtalyan revizyonistleri, kendi açılarından, halen, sadece İtalya’nın Nato içinde kalmasında ısrarla yetinmeyip, onlar demokrat-hristiyanlardan, ve öteki Pro-Amerikan burjuva partilerinden daha Atlantik Anlaşması yanlısı kesilmişlerdir. «Avrupadaki ve tüm dünyadaki barışın sürdürülmesinin bir garantisi olan güçler dengesinin korunması gereği gerekçesiyle...» diyor İtalyan revizyonistleri, «İtalya Atlantik İttifakı içinde kalmalıdır». (1)

(1) La politica et L’organizzazione dei communist italiani, Rome, 1979, s. 39 - 40.

Bu tez ile Berlinguer ve yandaşları işçilere; Nato’ya karşı çıkmayın, Amerikalıların Napoli ve Caserta’dan çekilmelerini istemeyin, atom füzelerinin yuvalarınızın yanma yerleştirilmesine ses çıkarmayın, İtalyan hava alanlarında, Amerika’nın çıkarlarına dokunulacak her yere uçmaya hazır bekleyen Amerikan uçaklarına itiraz etmeyin, demektedirler. Ne önemi var, demektedirler İtalyan revizyonistleri, İtalya’nın ulusal çıkarları, hegemonyacı Amerikan politikasına feda olmuş, ne çıkar, İtalya’yı kimin ve nasıl yöneteceğine Vashington karar vermiş ne çıkar, İtalya bir atom savaşında yakılmış, yıkılmış... yeter ki, iki süper güç arasındaki denge bozulmasın.

Barışın korunmasının bir etmeni ve aleti olarak, süper güçler arasındaki dengenin korunması tezi, dünyanın hele hele de Avrupa’nın çok iyi bildiği emperyalist bir slogandır. Bu tezin amacı emperyalist süpergüçlerin hegemonyacı politikasını ve aynı zamanda kendilerine tanıdıkları başkalarının içişlerine karışma, onları egemenlikleri altına alma hakkını haklı göstermektir.

Revizyonistlerin dediği gibi, güya barışın korunmasının aracı olarak emperyalist blokların varlığının ve güçlendirilmesinin gerekliliğini kabul etmek, onların politikasını da onaylamak demektir. Emperyalist askerî bloklar, Avrupa - Komünistlerinin inandırmak istedikleri gibi, barışı korumak ve üye ülkelerin özgürlük ve bağımsızlığını ve egemenliğini savunmak için değil, bunları o ülkelerin ellerinden almak, ve oralarda süper güçlerin egemenlik ve hegemonyasını elde tutmak için vardırlar. Biliniyor ki, Nato’yu kurarken Amerikan emperyalizminin belli başlı amaçlarından birisi, Avrupa’daki ABD’nin çıkarlarını siyasal, ama aynı zamanda silâhlarla korumak ve orada patlak verebilecek bir devrimi kan ve ateş pahasına ezmekti. Avrupa - Komünistlerinin desteklediği Nato’nun amaçlan özellikle bunlardır.

Blokların politikası süper güçlerin saldırgan siyasetidir. Bu politika, onların yayılmacı ve hegemonyacı stratejilerinin, genel ve tüm egemen olma amaçlarının bir sonucudur. Avrupa - Komünistleri, emperyalizmin yağmacı doğasını ne görüyorlar, ne de görmek istiyorlar. Çünkü onların «teorilerine» göre emperyalizmin temeli olan büyük sermaye «demokratikleşmekte», «halkçı» olmakta, büyük burjuvazi «sosaylizmle bütünleşmektedir.»

Nato’ya bağlılıkları konusunda, Fransız revizyonistleri de İtalyan kardeşlerinden hiç mi hiç farklı değildir. Giscard’cılarla ve De Gaulle’cülerle uyum içinde olmak için, bu organ içinde olması gereken, Fransa’nın özel konumundan söz ediyorlar. Öte yandan, Carrillo’- nun partisi her türlü olanağı kullanarak, Ispanya’nın Nato’ya girme mücadelesinin bayrağı olmağa çabalıyor. Franco’nun tamamlanmamış düşü, gerçekleşmek yoluna girmiş bulunuyor.

Avrupa Ortak Pazar’ı ve Birleşik Avrupa, kapitalist tekellerin ve çok uluslu şirketlerin Avrupa halklarını, emekçi yığınlarını ve dünya halklarını sömürmek amacıyla kurdukları bu büyük birlik kabul edilmesi gereken bir «gerçektir». Fakat bu «gerçeği» kabul etmek demek, Avrupa’nın belirli, seçkin ülkelerinin egemenliklerinin, kültürel ve manevi değerlerinin büyük tekeller yararına yok edilmesini kabul etmek demektir. Bu, Avrupa halklarının kişiliklerinin yokedilmesi ve Amerikan büyük sermayesinin egemen olduğu çokuluslu şirketlerin, onları ezilen bir yığın haline dönüştürmesini kabul etmek demektir.

Avrupa - Komünistlerinin «Avrupa Topluluğu’nun Parlamentosunda ve öteki organlarında» yer alışlarının, «bunların demokratik değişimine», «Emekçiler Avrupasının» yaratılmasına olanak tanıyacağını iddia eden sloganları, demagoji ve göz boyamadan başka bir şey değildir. Her ülkenin kapitalist toplumu, ne «demokratik yoldan» sosyalist bir topluma dönüşebilir, ne de Avrupa Birleşik Parlamentosunun propaganda toplantılarında, Avrupa - Komünistlerinin attığı nutuklarla sosyalist olabilir. Avrupa - Komünistlerinin Ortak Pazar’a ve Birleşik Avrupa’ya karşı tutumları da, onların uzlaşmacı ve burjuvaziye boyun eğme çizgilerinden kaynaklanan grev kırıcı ve oportünist bir tutumdur. Bu tutumun amacı, emekçi kitleleri doğru yoldan çıkarmak, onların sınıf ve ulus çıkarlarını savunma mücadelelerindeki atılımı kırmak, köreltmektir.

Reformist ideoloji, burjuvaziye boyun eğiş ve emperyalist baskı karşısındaki teslimiyetleri, Avrupa - Komünisti partileri sadece karşı devrimci değil, aynı zamanda karşı - ulusçu partilere dönüştürmüştür. Burjuvazi saflarında bile kendine politikacı sıfatını takıp da Carrillo’nun yaptığı gibi «sınırlı egemenlik» anlayışını kabul eden insan pek ender bulunur. Carrillo, «bu bağımsızlığın her zaman görece olacağının bilincindeyiz...» diye yazıyor. «Demokratik ve sosyalist» Ispanya’da —programında böyle yazıyor— «... yabancı sermaye yatırımı ve çok uluslu işletmeler engellenmeyecektir.» «Ama, diye ekliyor, uzun bir süre daha yabancı sermayeye artı-değer şeklinde bir haraç ödemek zorundayız... Ulusal çıkarlara uygun düşen sektörlerde gelişmeyi kolaylaştırmak için...» (1).

(1) S. Carrillo, «Eurocommunisme et Etat Fransa», 1977. s. 157 - 160.

Tekellerin ve emperyalist devletlerin çıkarlarının desteklenmesi konusundaki tutumlarıyla Avrupa - Komünistleri kendilerini, Fransız, İspanyol ve İtalyan işçilerinin anti-emperyalist ve demokratik geleneklerinin karşısına koymuşlardır. Aynı şekilde, onlar bu ülkelerin işçilerinin ve ilerici insanlarının yurtsever geleneklerine de karşı koymuşlar, onların Nato’ya karşı, Avrupa’daki Amerikan üslerine karşı, Amerikan emperyalizminin içişlerine müdahalesine ve baskılarına karşı verdikleri mücadelelerine de karşı koymuşlardır. Avrupa - Komünistleri konumlarını terketmiş ve gericiliğin kampına geçmişlerdir.

Avrupa - Komünistlerinin tüm siyasal ve ideolojik çizgilerine egemen olan sınıf uzlaşması ve yabancı baskısına boyun eğme düşüncesi, onların anti-emperyalist ve devrimci ulusal kurtuluş hareketlerine karşı tutumlarında da açıkça görülür. Kendi ülkelerinde devrimden yana olmadıklarından, başka ülkelerdeki devrimden yana değildirler. Emperyalist ve yeni sömürgeci burjuvazilerinin zayıflamasını istemezler, bunun için de ezilen ülkelerdeki devrime, kapitalist sistemin yıkılması için doğrudan bir yardım olarak bakamazlar. Onlar için devrimin biricik süreci, devrimin çeşitli akımları arasındaki doğal bağın, karşılıklı yardımlaşmanın gereği yoktur.

Bazan, sırf zevahiri kurtarmak için, propagandalarında anti-emperyalist hareketlerin lehinde bir söz söyleyiverirler. Bu da somut içeriği olmayan ve özellikle de siyasal eyleme dönüşmeyen boş bir tümcedir. Onların tarafından verilen bu «destek» aslında «solcu» bir tavırdır ve ilerici, demokrat görünmek için modayı izlemek tasasından başka bir şey değildir.

Devrimci ve kurtuluşçu hareketlere karşı tutumlarında, Avrupa - Komünistlerinin tümü, bağlantısızlık ideolojisine sahiptirler. Bu, emperyalist güçlerin egemenliğine halkların boyun eğmesini haklı göstermek için, eski sömürgelere yoksulluktan kurtulmak ve gelişmelerini sağlamakta, yeni sömürgeciliği bir geçerli yol gibi göstermek için çok yararlıdır. İtalyan revizyonistleri son kongrelerinin tezlerinde şöyle yazıyorlardı : «Barış, uluslararası işbirliği, barış içinde birarada yaşamak politikası için mücadele, daima yeni bir sistem, yeni bir uluslararası düzen ve yeni bir ekonomik alana yönelmek yolunda daha fazla eylem olanağına sahiptir.» Görüldüğü gibi, oportünist çizgilerinde tutarlıdırlar. Kendi ülkelerinde kapitalist düzeni reformlarla yürütmeye çalıştıkları gibi, kapitalist sistemin uluslararası ekonomik ilişkilerinin sömürücü karakterinin, bazı reformlarla değişebileceğini de düşünüyorlar. Carrillo da yeni bir dünya ekonomik düzeninden, ya da Avrupa - Komünistlerinin onu nasıl düşündüklerinden sözediyor. Hattâ bu konuda o daha da açık. «Ne olursa olsun, diyor, nesnel bir gerçekten hareket etmek gerek, emperyalizm tek bir dünya sistemi olmamasına rağmen, mal değişiminin nesnel yasalarıyla —aslında kapitalist yasalardır— yönetilen bir dünya pazarı daima mevcuttur.»

Carrillo’ya göre bu kapitalist «nesnel» yasalar, hatta sosyalizm koşullarında bile, ne değiştirilebilir, ne de bunların yerine başka yasalar konulabilir. Bu tezi «kanıtlamak» için, örnek olarak ekonomik alanda, revizyonist ülkeler arasındaki ilişkilerin kapitalist karakterini alıyor. Bir başka deyişle, onun dediğine bakılırsa, halkların ulusal ve yeni-sömürgeci baskıya karşı, gelişmiş kapitalist ülkelerle geri kalmış ülkeler arasında, özellikle geri kalmış ülkelerin ham maddelerinin vahşice yağmalanmasında ortaya çıkan eşitsizliğe karşı bir mücadelede direnmeleri boşunadır. Carrillo’nun elde tutmak ve Berlinguer’in yenileştirmek için biraz cilâ çaldığı ve bazı rötuşlar yapmak istediği uluslararası düzen budur.

Ülkenin gerçek ulusal çıkarlarına karşı çıkan, emperyalist hegemonyayı ve yayılma politikasını savunan, yabancı sermaye sömürüsünü kutsayan, yeni-sömürgeciliği öven bir çizgi başarısızlığa mahkûmdur. Tarihsel evrimin nesnel yasalarıyla alay edilemez. Proletaryanın ve halkların uğrunda mücadele verdikleri yeni dünya düzeni, Avrupa - Komünistlerinin öve öve bitiremedikleri emperyalist düzen değil, geleceğin malı olan sosyalist düzendir.

İtalyan, İspanyol, Fransız revizyonist partilerinin, Sovyetler Birliği’ne karşı tutumları ve onunla ilişkileri, son yıllarda, tüm uluslararası burjuvazi katlarında tartışılan, yorumlanan bir konu haline geldi. Avrupa - Komünistlerinin kendilerini Moskova’dan «bağımsız», «kendilerine özgü», hatta Sovyetler Birliği’ne «düşman» gösterme girişimleri, dıştan ülkelerinin burjuvazisinin gözünü boyamak için yapılmış gibi görünüyorsa da, aslında bu, kendi ülkelerinin proletaryalarını ve uluslararası proletaryayı aldatmak için yapılmaktadır. Bunun, Sovyet revizyonistleri tarafından, bu partilerin kendi ülkelerinin burjuva hükümetlerinde yer almalarını kolaylaştırmak amacıyla, sanki, Batı Avrupa - Komünist partileri, özellikle de, Fransız ve İtalyan komünist partileri arasında güya büyük farklılıklar ve «ilke yönünden» çelişkiler olduğu izlenimini yaratmak için yapılan bir manevra olmasını da asla gözden ırak tutmamak gerekir. Bu gerçekleşirse, Sovyet sosyal - emperyalizminin yararına, dünya egemenliği isteminin yararına olacaktır. Zira, çeşitli ülkelerdeki etkisi ve hegemonyası artacak, hasımları zayıflayacaktır. Bu, aynı şekilde, Anti-Marksist tezlerini desteklemek babında Kruşçevci revizyonistler için de yararlı olacaktır. Bilindiği gibi bu teze göre «İktidar barışçı yollardan ele geçirilebilir». Böylece de, Şili’de kanıtlanmayanı «kanıtlayabilirler.» Brejnev, Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 25. Kongresinde, gerçekten de, Şili deneyinin iktidarın parlamenter yollardan ele geçirilmesi teorisinin geçerliliğini yitirmediğini söylememiş- miydi?

Öte yandan, Avrupa - Komünizmi, Avrupa büyük kapitalist burjuvazisini ayarlayan da bir cins düşüncedir. Bu burjuvazi, Avrupa - Komünistleri ile Sovyet sosyal emperyalistleri arasındaki çelişkileri her türlü olanaklardan yararlanarak şişiren ve var olan bir burjuvazidir. Çünkü Sovyetler Birliği’nin ideolojik revizyonist gücünü zayıflatmakta yararı vardır. Bu burjuvazi İtalyan, İspanyol, Fransız vb. revizyonizmini, Sovyet revizyonizmine karşı durmak için Avrupa’da yaratılmış bir blok olarak göstermeye çaba harcamaktadır. Tabii ki Anti-Sovyetik bir gruplaşma söz konusu olduğunda, bu, Avrupa-Komünizminin, Avrupa endüstrileşmiş ülkelerinin gerici burjuvazisinin buyruğu altında olduğunu söylemek bile gereksizleşir.

Ne olursa olsun, Kremlin, Avrupa - Komünizminin tümden etkisinden kurtulmasını pek sevmez, herhalde. Batıda, «bağımsız» ideolojik akım olarak, Avrupa - Komünizmi konusunda yürütülen propaganda, Moskova’yı sinirlendirmekte ve Batı Avrupa revizyonist partileri ile, Sovyetler Birliği revizyonist partisi ve Doğu Avrupa uyduları arasında aslında uzun süreden beri var olan parçalanmayı ortaya çıkarmaktadır.

Bu partiler arasında bir birlik olmamıştır, yoktur ve olmayacaktır da. Ama Sovyetler Birliği Komünist Partisi, yalnız Avrupa’da değil tüm dünyada revizyonist partiler arasında zahirî bir birlik görüntüsünün olmasını görmek ister. Sovyetler Birliği Komünist Partisi, çeşitli maskelere bürünerek, ideolojik hegemonyasını dünyanın tüm öteki revizyonist partileri üzerinde sürdürmek ister. Birliğe ve bu partilerin Sovyet yönetimine duydukları saygıya inandırmak için, onlarla müşterek beyanatlar ve bildiriler imzalamaya pek heveslidir.

Italyan Komünist Partisi ve Fransız Komünist Partisi ile Kruşçevci revizyonistler arasında çatlak ve anlaşmazlıklar Togliatti ve Thorez zamanından beri vardır ve bunlar durmadan artmakta ve büyümektedir. Fakat bunlar günümüzdeki kadar doruk noktaya çıkmamışlardı. Bu gerilim artık açığa çıktı iyice. Pravda Carrillo’ya saldırdı ve Avrupa - Komünizmini mahkûm etti. Carrillo, Moskova’ya aynı sertlikte yanıt verdi. Partisinin revizyonist, ideolojik ve siyasal yönelimini açıkça ortaya koyarak Sovyetler Birliği Komünist Partisine bağımlılık iplerinin koptuğunu anlatmış oldu.

«Pravda» nın eleştirisinden, Carrillo’nun buna yanıtından sonra, Yugoslavya Komünistler Birliği, Ispanyol Komünist Partisinin savunmasını heyecanla üstlendi. Yugoslav revizyonistler açıktan açığa Carrillo’nun yanında yer aldılar. Çünkü onlar, bu ayrılıktan yanaydılar, revizyonist partilerin Moskova’dan kopmasından yana olmuşlardı. Daima da bu yönde mücadele etmişlerdir.

Italyan ve Fransız revizyonist partilerine gelince, onlar bu tartışmada biraz daha ölçülüydüler, bu tartışmayı bazan yükseltiyor, bazan alçaltıyor, bazan da tamamen söndürüyorlardı. Bunu da belirli ölçüde ılımlı oldukları için değil, ancak bu kendilerine yarar sağladığından korumak amacını güttükleri belli maddî ve başka bağların varlığından dolayı yapmışlardır. Bu ipleri ellerinden tutmak isterler, çünkü, bu ipler uzun süreden beri ruble gücüyle bağlıdır kendileriyle Sovyetler arasında. Bunun için kızgınlıkların biraz geçmesini isterler, çünkü Kruşçevcilerle olan tartışma kontroldan çıkarsa bu kendilerinin yararına olmayacaktır. Berlinguer’in, Pajetta ve ötekilerin Moskova’ya ziyaretlerinin amacı buydu. İtalyan revizyonist liderleri, Moskova’ya, Sovyet önderlerine sert bir polemiğin istenilir bir şey olmadığını, Moskova’nın başka bir ülkenin komünist partisinin iç işleri-ne müdahaleye hakkı olmadığını ve onun çizgisini değiştirmeye çalışmamaları gerektiğini, kendi ülkesinin durumunu, ama aynı zamanda güya, enternasyonal komünist hareket deneyimini de dikkate alarak gözönüne alarak her partinin kendi stratejisini belirlemek hakkına sahip olduğunu açıklamaya gittiklerini ilân ettiler. Moskova bu tezlerin altına imzasını atmaya hazırdır, ancak, karşılığında, kendi «sosyalizminin» tanınmasını ve de her şeyden önce, temel yönelimlerinde kendi dış politikasının onaylanmasını istemektedir. Marchais, Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgalini alkışlar ve Kremlin’in yayılmacı politikasını «Uluslararası dayanışmanın» en yüce simgesi olarak överken, Brejnev, XX. Kruşçevci Kongrenin tezlerine tamamı tamamına uygun düşen Fransız revizyonistlerinin sevgili «demokratik yolunu» onaylayarak iyiliğe iyilikle karşılık veriyordu.

Halen aynı stratejiyi izlemelerine karşın, Fransız, İtalyan, İspanyol revizyonistleri, ülkelerinin her birinin burjuvazisinin özelliklerinden dolayı taktiklerinde hafif değişiklikler uygulamaktadırlar. Fransız burjuvazisi, uzun bir deneyime sahip olduğundan güçlü bir burjuvazi olup, büyük bir siyasal, ideolojik, ekonomik, askerî ve polis gücü vardır. İtalyan burjuvazisi ise Fransız burjuvazisinden daha az güçlüdür. İktidarı elinde bulundurmasına karşın, bir çok zayıf noktaları vardır. Bu durum, İtalyan revizyonist partisinin başka partilerle çeşitli şekillerde, —parlamenter ilişkiler dahil— onlarla müzakerelere girmesine izin vermiş, sendikalar aracılığıyla İtalyan kapitalist burjuvazisi ve özellikle de onun Hıristiyan Demokrat Partisi ile işbirliği yapmasını gerektirmiştir. Bu nedenle Berlinguer’in partisi burjuvaziye daha fazla yaklaşmaya çalışacak, ancak aynı zamanda da Moskova ile kendi ülkesinin burjuvazisi arasında İtalyan burjuvazisi de Sovyetler Birliği’ne göre kendi çıkar gruplarına sahip oldukça, giderek artan bir denge politikasını uygulayacaktır. Rusya’nın bu ülkede yaptığı önemli yatırımları unutmayalım.

Öte yandan, revizyonist Sovyetler Birliği’ni iyi tanıyan Fransız burjuvazisine, politikada ne de Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin sertleşmesini isteyen revizyonist Çin’in istediği ve öğütlediği yönde körü körüne ilerlemiyor. Kuşkusuz, iki ülke arasındaki ilişkiler yağlı-bal- lı değil ama, Çinlilerin istediği gibi gergin de değil. Sosyalistlerle anlaşma politikasında Fransız Komünist Partisi, Moskova’ya açık ve kesin bir şekilde karşı çıkmamaya dikkat ederken, gerektiği zaman Fransız burjuvazisinin yanında yer almak ve onunla birleşmek için kendi yönünden belirli bir stotükoyu elinde tutmak istiyor.

İspanyol Burjuvazisinde ise durum bambaşka. Franko’dan sonra, başka partilerle iktidarda olan Suarez’in partisi, kendine özgü; ama daha ziyade faşist diktatörlük gelenekleri olan bir burjuvazinin temsilcisidir. Bu burjuvazi bir çok sıkıntılar çekmiş bir burjuvazidir, bu sıkıntılar da ona Fransız burjuvazisinin, arkasından da İtalyan burjuvazisinin yarattığı oturmuşluğu sağlamamıştır elbet. Carrillo ve revizyonist ideolojisi Amerikan emperyalizmine sıkı sıkıya bağlı kapitalist bir rejimin güçlendirilmesi ve sağlamlaştırılması ve kendini Nato’ya ve Birleşik Avrupa’ya kabul ettirme süreci içine sürüklenmişlerdir. Tüm bunlar, İspanyol revizyonist partinin ve burjuvazinin manevra alanını kısıtlamakta ve Moskova’yla oyunlarında alanları daralmaktadır.

Avrupa - Komünizmi, hem ideoloji olarak, hem siyasal eylem olarak Çin Komünist Partisinin de hoşuna gitmektedir. Çin Komünist Partisi bu üç partinin özü ve çizgisini ve de «Avrupa - Komünizmi» ismini onaylamaktadır. Çin, devlet olarak ve bu devletin strateji ve çizgisini saptayan parti olarak, her an değişen dünyadaki duruma kendini yönlendirmektedir. Avrupa - Komünistleri denilen gruplaşmada Çin Komünist Partisi, bir numaralı ideolojik düşman olarak Sovyetler Birliği’ni görmektedir.

İşte bu nedenledir ki Çin (Gerçekten Marksist - Leninist’ler ve devrimciler hariç) Sovyetler Birliği’ne düşman tüm güçleri onaylayıp desteklediği gibi, Avrupa komünizmini de destekleyip onaylamaktadır. Çin Komünist Partisi uzun zamandan beri Carrillo ile bağlantılar kurmuştur. Halen de Berlinguer ile ilişkiler kurmaya çalışmaktadır. Bu yönde ilk adım olarak da, Çin, Roma Büyükelçisini, Çin Komünist Partisi resmî temsilcisi olarak İtalyan Komünist Partisinin son kongresine göndermiştir. Az bir zaman önce de Berlinguer’i Pekin’de misafir etti. Bu ilişkiler giderek güçlenecek ve sağlamlaşacaktır. Bu da stratejilerinin, taktik benzerliklerinin gereği kaçınılmazdır. Eğer yakın bağların kurulmasında gecikme varsa, Çin, Avrupa - Komünist partilere doğru adım atmakta tereddüt ediyorsa bu, Çin’in, o ülkelerdeki egemen burjuvaları ve özellikle de öncelik verdiği ve en yakın müttefikleri saydığı sağ partileri kızdırmaktan çekindiği içindir.

Avrupa’daki ve tüm dünyadaki gerçek Marksist - Leninist partileri, bu sözüm ona Avrupa - Komünistleri ile muhalif olduklarına inandırmak isteyen Sovyet revizyonistleri manevra ve taklitleri ile yanıltmamışlar- dır. Aralarında bir ayrılık gayrılık yoktur bunların. İlkeler düzeyinde revizyonistlerin arasında bir çatlak yoktur. Tersine, dünya proletaryası üzerinde çağdaş revizyonizmin egemenliğini kurmak olan stratejilerini daha iyi uygulamak için taktik yönünden bazı ayrılıklar gösterirler.

İşte bunun içindir ki, Marksist - Leninist partiler çağdaş (modern) revizyonizmi, Yugoslav, Çin Avrupa - Komünizmi ile aynı derecede mücadele eder, ve onları teşhir ederler. Bu konuda hiç düş kurmazlar, kurmamalıdırlar da.

Devam
REFORMCU İDEOLOJİ VE SİYASAL OPORTÜNİZM