Header Ads

Header ADS

Komintern - KOMÜNİST ENTERNASYONAL PROGRAMI

KOMÜNİST ENTERNASYONAL PROGRAMI -1928 

GİRİŞ 

Emperyalizm çağı, kapitalizmin ölüm çağıdır. Dünya ekonomisinin büyüyen üretici güçleriyle devlete ilişkin sınırlamaların meydana getirdiği derin çelişkinin doğrudan sonucu olarak, 1914-18 Dünya Savaşı ile onun zincirlerinden boşalttığı genel bunalım, sosyalizmin maddi önkoşullarının kapitalist toplumun bağrında şimdiden olgunlaşmış bulunduğunu kanıtlamaktadır; ve yine kanıtlamaktadır ki, kapitalist kabuk, insanlığın gelişiminin devamı için dayanılmaz bir zincir haline gelmiştir ve tarih, kapitalizmin boyunduruğunun devrimle ortadan kaldırılmasını gündeme getirmiştir. 

Kapitalist gücün merkezlerinden sömürge dünyasının en uzak köşesine kadar her yerde, emperyalizm, bütün ülkelerin proleterlerinden oluşan muazzam yığını finans ­kapital plütokrasisinin diktatörlüğü altına sokmaktadır. Emperyalizm, kaba kuvvetle, kapitalist toplumun bütün çelişkilerini açığa çıkarmakta ve derinleştirmekte, sömürülen sınıfların ezilmesini en uç noktalarına vardırmakta ve kapitalist devletler arasındaki mücadeleyi had safhaya ulaştırmaktadır. Böylelikle o, egemen rejimi, bütünüyle, en derin noktalarına kadar sarsan, dünyayı saran önüne geçilmez emperyalist savaşlara neden olmakta ve kesin bir zorunlulukla proleter dünya devrimine yol açmaktadır. 


Emperyalizm bütün dünyayı finans-kapitalin, zincirlerine vurmakta, bütün ülkelerin, ulusların ve ırkların proleterlerini açlık, kan ve demirle boyunduruğu altına sokmakta ve proletaryanın sömürülmesini, ezilmesini ve köleleştirilmesini ölçüsüz biçimde arttırmaktadır. Böylelikle emperyalizm, proletaryanın önünde doğrudan doğruya, iktidarı fethetme görevini koymakta ve işçileri, bütün sınır taşlarını, bütün ulus, kültür, dil, ırk, cinsiyet ve meslek ayrımlarını aşarak bütün ülkelerin proleterlerinin birleşik uluslararası ordusu olarak biraraya gelmeye zorlamaktadır. Sosyalizmin maddi önkoşullarının yaratılması sürecini geliştiren ve sonuna vardıran emperyalizm böylece, proletaryanın önüne işçilerin uluslararası mücadele örgütünde örgütlenme zorunluluğunu koyarak, aynı zamanda kendi mezar kazıcılarının ordusunu biraraya getirmektedir. 

Öte yandan emperyalizm, işçi sınıfının büyük yığınından, maddi varlığı en güvenli olan bir bölümü çekip kopartmaktadır. İşçi sınıfının, emperyalizm tarafından satın alınan ve rüşvet verilen bu üst tabakasının Sosyal-Demokrat partilerin yönetici kadrolarını oluşturan bu tabakanın, sömürgelerdeki emperyalist sömürüden çıkarları vardır, (bu tabaka -ç) kendisini "kendi" burjuvazisine ve "kendi" emperyalist devletine sadakatle teslim etmiştir ve sınıf mücadelelerinin belirleyici anlarında proletaryanın sınıf düşmanları kampında yer alır. Sosyalist hareketin 1914 yılında bu ihanet yüzünden uğradığı bölünme ve burjuva işçi partileri haline gelen sosyal-demokrat partilerin ihanetlerini sürdürmeleri, açıkça gösterdi ki: Uluslararası proletarya, tarihi misyonunu emperyalist boyunduruğun yok edilmesi ve proletarya diktatörlüğünün kurulması­ ancak sosyal-demokrat partilere karşı yorulmadan sürdüreceği, mücadele içerisinde yerine getirebilir. Dünya devrim güçlerinin örgütlenmesi bu nedenle sadece komünizm platformunda mümkündür. Sosyal-Demokrasinin, işçi sınıfı içinde emperyalizmin ajanı haline gelen oportünist İkinci Enternasyonale karşı, kaçınılmaz olarak Üçüncü Enternasyonal, Komünist Enternasyonal -işçi sınıfının, bütün dünyadaki devrimci işçilerin gerçek birliğini cisimleştiren uluslararası örgütü-­ oluştu. 

1914-18 savaşı, İkinci Enternasyonal'e, sosyal-şöven Enternasyonal'e karşı bir ağırlık olarak, savaşçı emperyalizme karşı bir direniş aracı olarak, yeni devrimci bir Enternasyonal'in oluşturulması yolunda ilk girişimlerin yapılmasına yol açtı (Zimmerwald, Kienthal). Proletarya devriminin Rusya'daki zaferi, kapitalizmin merkezlerinde ve sömürgelerde komünist partilerin kurulması yönünde itilim sağladı. 1919 yılında, tarihte ilk kez Avrupa ve Amerikan proletaryasının öncüleriyle Çin'in ve Hindistan'ın proleterlerini ve Afrika ve Amerika'nın zenci emek kölelerini devrimci mücadele pratiği içersinde birleştiren Komünist Enternasyonal kuruldu. 

Komünist Enternasyonal, proletaryanın bu birleşik ve merkezi uluslararası partisi, Birinci Enternasyonal'in ilkelerini devrimci proleter kitle hareketinin yeni zemini üzerinde tek başına sürdürmektedir. Birinci emperyalist savaştan ve bunu izleyen, kapitalizmin devrimci bunalım döneminden çıkan dersler -Avrupa ve sömürge ülkelerdeki devrimler zinciri; Sovyetler Birliği'nde proletarya diktatörlüğü ve sosyalizmin kuruluş deneyleri; Komünist Enternasyonal'in bütün seksiyonlarının, Kongrelerinin kararlarıyla saptanan deneyleri; nihayet emperyalist burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadelenin gitgide uluslararasılaşması- bütün bunlar, Komünist Enternasyonal'in, bütün seksiyonlarca benimsenmiş tek bir ortak programa sahip olmasını zorunlu kılmaktadır. Uluslararası devrimci proletarya hareketinin bütün tarihi deneylerinin en geniş kapsamlı ve eleştirel genellemesi olarak Komünist Enternasyonal programı, dünya çapında proleter diktatörlüğü uğrundaki mücadelenin programıdır, dünya komünizmi mücadelesinin programıdır. 

Komünist Enternasyonal, burjuvazi ve onun "sosyalist" ajanları karşısında, köleleştirilen ve sömürülen milyonlara önderlik yapan devrimci işçileri bayrağı altında toplamaktadır. Komintern kendisini, Marx'ın bizzat yönettiği örgütlerin, "Komünistler Birliği"nin ve Birinci Enternasyonal'in tarihi vasiyetinin uygulayıcısı ve İkinci Enternasyonal'in savaş ­öncesi dönemdeki en iyi geleneklerinin mirasçısı olarak görmektedir. Birinci Enternasyonal proletaryanın sosyalizm için vereceği uluslararası mücadelesinin manevi önkoşullarını yarattı. İkinci Enternasyonal, en iyi dönemlerinde, işçi hareketinin geniş kitleler arasında geniş çapta gelişmesi için zemin hazırladı. Üçüncü, Komünist Enternasyonal, Birinci Enternasyonal'in eserini sürdürüyor, İkinci Enternasyonal'in oportünizmini ve sosyal-şovenizmini, sosyalizmin burjuvaca çarpıtılmasını bir kenara atarken onun çalışmalarının meyvalarını toplamakta ve proletarya diktatörlüğünün gerçekleştirilmesi ( çabasına) başlamaktadır. Komünist Enternasyonal uluslararası işçi hareketinin bütün şerefli, kahramanca geleneklerini sürdürüyor: İngiliz Çartistlerinin ve Fransız 1831 isyancılarının geleneklerini; 1848'in devrimci Alman ve Fransız işçilerinin geleneklerini; Paris Komünü'nün ölmez savaşçılarının, şehitlerinin geleneklerini; Alman, Macar ve Fin devrimlerinin cesur askerlerinin; Çarlık despotluğu (zamanının -ç) işçilerinin ve proletarya diktatörlüğünün muzaffer taşıyıcılarının; Çin proleterlerinin -Kanton ve Şanghay kahramanlarının­- geleneklerini sürdürüyor. 

Dünyanın her yanındaki, tüm ulusların devrimci işçi hareketlerinin tarihi deneylerine dayanan Komünist Enternasyonal, teorik ve pratik faaliyetinde, koşulsuz olarak devrimci Marksizm temeline ve onun geliştirilmiş haline, emperyalizm ve proleter devrimleri döneminin Marksizminden başka bir şey olmayan Leninizm temeline dayanmaktadır. 

Komünist Enternasyonal, Marx ve Engels'in diyalektik materyalizminin mücadelesini ve propagandasını yapar ve gerçekliği, devrimci biçimde dönüştürmek üzere kavramada devrimci yöntem olarak onu kullanır; burjuva dünya görüşü ile teorik ve pratik oportünizmin bütün oyunlarına karşı aktif biçimde mücadele eder. Tutarlı proleter sınıf mücadelesi temelinde, proletaryanın geçici, grupsal, ulusal ve kısmi çıkarlarını, onun sürekli, genel, uluslararası çıkarlarına tabi kılar. Reformistlerin, burjuvaziden abartarak öne sürdüğü "sınıf barışı" öğretisinin, gerçek yüzünü bütün biçimleriyle acımasızca açığa çıkartır. Kapitalist sistemin mezar kazıcılarının, yani devrimci proletaryanın uluslararası örgütüne duyulan tarihi ihtiyacı karşılayan Komünist Enternasyonal, programına proletarya diktatörlüğüyle komünizmi alan ve uluslararası proletarya devriminin örgütleyicisi olarak açıkça ortaya çıkan biricik uluslararası güçtür.


I KAPİTALİST DÜNYA SİSTEMİ, GELİŞİMİ VE ZORUNLU ÇÖKÜŞÜ


1. Kapitalizmin Genel Hareket Yasaları ve Sanayi Sermayesi Dönemi 

Meta üretiminin gelişimi temelinde ortaya çıkan kapitalist toplum, kapitalistler ve toprak ağaları sınıfının en önemli ve belirleyici üretim araçları üzerindeki tekeliyle, -üretim araçlarından yoksun bırakılmış-, işgücünü satmak zorunda bulunan proleterler sınıfının ücretli emeğinin sömürülmesiyle karakterize edilir; kapitalist toplum, kar amacı güdülerek yapılan meta üretimiyle ve bir bütün olarak üretim sürecinin bütün bunlarla bağlantılı olan plansızlığı ve anarşisiyle karakterize edilir. Sömürü ilişkisi ve burjuvazinin ekonomik egemenliği, siyasal ifadesini, proletarya üzerindeki baskı aracı olarak sermayenin devlet örgütlenmesinde bulur. 

Kapitalizmin tarihi, Marx'ın, kapitalist toplumun gelişim yasalarına ve bütün kapitalist sistemin çöküşüne yol açacak olan çelişkilerine ilişkin öğretisini tümüyle doğrulamıştır. 

Kar peşinde koşması, burjuvaziyi, üretici güçleri gitgide artan ölçülerde geliştirmek ve kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliğini sağlamlaştırmak ve genişletmek zorunda bıraktı. Kapitalizmin gelişimi, böylelikle, kapitalist sistemin bütün iç çelişkilerini, her şeyden önce emeğin toplumsal niteliği ile mülk edinmenin özel niteliği arasındaki, üretici güçlerin gelişmesi ile kapitalizmin üretim ilişkileri arasındaki temel çelişkiyi sürekli olarak daha üst düzeyde yeniden-üretti. Özel mülkiyetin üretim araçları üzerindeki egemenliği, bu üretimin anarşik-ilkel gidişi; üretimin sınırsız biçimde genişletilmesi eğilimi ile proleter yığınların kısıtlı tüketimi arasındaki karşıtlıkla (genel aşırı üretim) bağlantılı olarak, değişik üretim dalları arasındaki ekonomik dengenin bozulmasına yol açtı; bu, dönemsel olarak geri gelen, yıkıcı bunalımları ve kitlesel işsizliği beraberinde getirdi. Özel mülkiyetin egemenliği ifadesini başkaca, tek tek kapitalist ülkeler içindeki rekabet gibi, sürekli olarak genişleyen dünya pazarındaki rekabette de bulur. Kapitalistler arasındaki hasımlığın bu biçimi, kapitalist gelişimin ayrılmaz yan sonuçları olarak bir dizi savaşa yol açtı. Büyük işletmenin teknik ve ekonomik üstünlüğü, rekabet mücadelesinde kapitalizm-öncesi ekonomi biçimlerinin bastırılmasını ve ortadan kalkmasını getirdi ve sermayenin artan yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine ­neden oldu. Yoğunlaşma ve merkezileşme yasası, sanayide, her şeyden önce küçük işletmelerin doğrudan doğruya çöküşlerinde ve kısmen onların büyük işletmelerin yardımcı organları konumuna düşürülmesinde ifadesini bulur. Toprak tekelinin ve mutlak rantların varlığı nedeniyle zorunlu olarak genel gelişme temposunun gerisinde kalan tarımda, yoğunlaşma ve merkezileşme yasası, sırf köylülüğün ayrışmasında ve geniş köylü tabakalarının proleterleşmesinde değil, her şeyden önce küçük köylü ekonomilerinin açık ve gizli biçimlerde büyük sermayenin diktatörlüğü altına sokulmasında da ifadesini bulur; bu sırada küçük işletme, bağımsız görüntüsünü ancak iş randımanını en üst noktaya kadar yükselterek ve sistemli biçimde düşük tüketime yönelerek ayakta tutabilir. 

Artan makine kullanımı, tekniğin ilerleyen mükemmelleşmesi ve bu temel üzerinde sermayenin organik bileşiminin sürekli olarak yükselişine, işin giderek daha fazla bölünmesi, emeğin üretkenliğinin ve yoğunluğunun artışı eşlik etmiştir. Bu, kadın ve çocuk emeğinin gittikçe daha çok kullanılması sonucunu vermiş ve proleterleşen ve köylerden göçe zorlanan köylüler gibi kentlerin yoksullaşan küçük ve orta ­burjuvazisince de sayıca çoğaltılan, dev bir sınai yedekler ordusu yaratmıştır. Toplumun iki kampa bölünmesi: bir kutupta küçük bir büyük sermayeciler kümesinin, öteki kutupta dev proleter yığınların yer alması; işçi sınıfının sömürü oranının kesintisiz biçimde yükselmesi; kapitalizmin temel çelişkilerinin ve bunların sonuçlarının bir üst düzeyde yeniden -üretilmesi; gitgide büyüyen toplumsal eşitsizlik; bizzat kapitalist üretim mekanizmasının biraraya getirdiği ve eğittiği proletaryanın büyüyen isyanı bütün bunlar kapitalizmin temel direklerini kemirmiş ve onun yıkılış anını yaklaştırmıştır. 

Aynı zamanda kapitalist toplumun sosyal ve kültürel hayatında da derin bir dönüşüm gerçekleşmiştir: burjuva rantiye tabakaların parazitler haline gelerek yozlaşmaları; kadının kitlesel biçimde toplumsal üretimin içine çekilmesi ile büyük ölçüde daha eski ekonomik evrelerden bugüne gelen ev ve aile hayatı biçimleri arasındaki büyüyen çelişkinin sonucu olarak genelde ailelerin bozulması; işin en uç noktalarına kadar uzmanlaştırılması temelinde, manevi ve kültürel hayatın giderek daha fazla bayağılaşması ve dumura uğraması, kent hayatının yozlaşması ve kırsal hayatın darlığı; burjuvazinin, doğal bilimlerdeki muazzam ilerlemelere rağmen bilimsel bir dünya görüşü sentezine ulaşmadaki yeteneksizliği; idealist, mistik ve dini batıl inançların çoğalması -bütün bu görüngüler kapitalist sistemin yaklaşan tarihi sonunu bildirmişlerdir. 

2. Finans Kapital Dönemi (Emperyalizm) 

Sanayi sermayesinin egemenlik dönemi özünde, bir "serbest rekabet" evresi, hala özgür kalmış sömürgelerin paylaşılması ve onların silah zoruyla istila edilmesi yoluyla, kapitalizmin bütün yerküre üzerinde görece düzenli bir gelişim ve genişleme gösterdiği evreydi. Bu arada kapitalizmin iç çelişkileri kesintisiz biçimde büyümekte ve bunların ağır yükü her şeyden önce sistemli biçimde yağmalanan, yıldırılan ve köleleştirilen sömürgeler periferisine yığılıyordu. Bu dönemi 20. yüzyılın başında emperyalizm, yani kapitalizmin sıçramalı, çelişki dolu gelişiminin, serbest rekabetin yerini hızla tekelciliğin aldığı dönem izledi. Daha önceki bütün "özgür" sömürgelerin artık paylaşılmış bulunduğu bu dönemde, sömürgelerin yeniden paylaşılması ve etki alanları için girişilen çatışmalar, giderek, daha çok bir silahlı savaş niteliğine bürünmüştür. 

Böylece, kapitalizmin dünyayı saran çelişkileri, en berrak ifadelerini emperyalizm (finans-kapital) döneminde buldular. Emperyalizm, kapitalizmin tarihi bakımdan yeni bir biçimi, kapitalist dünya ekonomisinin değişik öğeleri arasında yeni bir ilişki ve kapitalist toplumun temel sınıfları arasındaki ilişkilerde bir biçim değişikliğidir. 

Bu yeni tarihi dönem, kapitalist toplumun en önemli hareket yasaları temelinde gelişti, sanayi kapitalizminin gelişmesinden, onun tarihi devamı olarak doğdu. Emperyalizm, kapitalizmin bütün temel eğilimlerini ve hareket yasalarını, onun bütün temel çelişkilerini ve antagonizmalarını daha keskin biçimde öne çıkarttı. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi yasası, muazzam tekelci birliklerin (karteller, sendikalar, tröstler), kombine, bankalarca biraraya getirilen dev işletmelerin yeni bir biçiminin oluşmasına yol açtı. Sanayi sermayesinin banka sermayesiyle içiçe geçişi, büyük toprak sahipçiğinin kapitalist örgütler bütünü sisteminin içine çekilmesi ve kapitalizmin bu biçiminin tekelci niteliği, sanayi sermayesi dönemini finans-kapital dönemine çevirdi. Feodal tekel ve ticaret sermayesi tekelinin yerini almış olan sanayi sermayesi döneminin "serbest rekabet"i, şimdi finans-kapitalin tekeline dönüştü. Fakat kapitalist tekeller, içinde doğdukları serbest rekabeti ortadan kaldırmaz, onun üstünde ve yanında yer alırlar ki, bundan dolayı özellikle ağır ve derin köklü bir dizi çelişki, sürtüşme ve anlaşmazlık doğar. 

Karmaşık makinelerin, kimyasal süreçlerin ve elektrik gücünün gitgide daha fazla kullanılması, bu temel üzerinde sermayenin organik bileşiminin yükselişi ve, bundan dolayı, en büyük tekelci birliğin yararına daha yüksek kartel fiyatları politikasıyla ancak bir zaman için durdurulabilen kar oranlarındaki düşüş, sömürgelerden elde edilecek aşırı-kar­-avını kamçılar ve dünyanın yeniden paylaşılması için girişilen mücadeleyi daha da sertleştirir. Standartlaştırılan kitlesel üretim yeni dış pazarları gerektirir. Artan hammadde ve yakıt maddeleri talebi, bunların kaynakları uğruna kızgın bir mücadeleye yol açmaktadır. Sermaye ihracı, meta ihracını güçleştiren ve ihraç edilmiş sermayeye aşırı-kar sağlayan yüksek himaye gümrükleri sistemiyle ayrıca teşvik edilmektedir. Bu yüzden sermaye ihracı, kapitalist dünya ekonomisinin tek tek öğeleri arasındaki ekonomik bağlantının temel, özgül biçimi haline geliyor. Nihayet, sömürge pazarları, hammadde kaynakları ve sermaye yatırımı alanları üzerindeki tekelci egemenlik, kapitalist gelişimin genel eşitsizliğini en uç noktalara vardırır ve finans-kapitalin "büyük güç"lerinin, sömürgelerin ve etki alanlarının yeniden paylaşılması uğruna düştükleri çatışmaları keskinleştirir. 

Dünya ekonomisinin üretici güçlerinin büyümesi, böylece, ekonomik hayatın biraz daha uluslararasılaşmasına, ama aynı zamanda en güçlü finans-kapital devletleri arasında bölüşülen dünyanın yeniden paylaşılması için verilen mücadeleye yol açar. Bunlar arasındaki kavganın yöntemleri değişiyor ve Keskinleşiyor; fiyat düşürmenin yerini yavaş yavaş zora dayalı baskı (boykot, yüksek himaye gümrükleri politikası, gümrük savaşları, kelimenin gerçek anlamıyla savaşlar, vb.) almakta. Bu nedenle, boyutları ve yıkıcı etkileri bakımından tarihte örneği bulunmayan emperyalist savaşlar, zorunlu olarak kapitalizmin tekelci biçimine eşlik etmektedir. 

3. Emperyalizmin Güçleri ve Devrim Güçleri 

Kapitalizmin emperyalist biçimi, egemen sınıfın çeşitli fraksiyonlarını biraraya getirme ve geniş proleter yığınını, tekil girişimcinin değil, giderek bütün kapitalistler sınıfının ve onların devlet zorunun karşısına dikme eğilimindedir. Kapitalizmin bu biçimi, çok dar hale gelen ulusal devlet sınırlarını parçalar ve büyük kapitalist devletlerin egemen ulusunun siyasal iktidar alanını genişletir. Bu devletin karşısına, ulusal bakımdan ezilen halkların, küçük uluslar denen ulusların ve sömürge halkların milyonlardan oluşan yığınını çıkartır. Nihayet kapitalizmin bu biçimi, emperyalist devletler arasındaki çelişkileri had safhaya vardırır. 

Finans-kapital oligarşisinin diktatörlüğü ve onun yoğunlaşmış iktidar gücünün ifadesi haline gelen devlet iktidarı, bu biçimde burjuvazi açısından özel bir önem kazanır. Bu emperyalist çok uluslu devletin işlevleri her yönde genişler. Dış pazardaki mücadele (ekonominin askeri amaçlarla seferber edilmesi) yanında işçi sınıfına karşı mücadeleyi de kolaylaştıran, devlet kapitalizmi biçimini geliştirir; militarizm (kara ordusu, deniz ve hava filosu, kimya ve bakteriyolojinin bu alanda kullanılması) dev boyutlarla büyümekte; emperyalist devletin işçi sınıfı üzerindeki baskısı (sömürünün artması ve bürokrat-reformist yukarı tabakalara sistemli biçimde rüşvet yedirme politikasıyla birlikte doğrudan baskı) artmakta -bütün bunlar, devlet iktidarının özgül ağırlığının aşırı ölçüde artmasının bir ifadesidir. Bu koşullar altında, proletaryanın önemli önemsiz her eylemi, devlet iktidarına karşı (girişilen) bir eylem, yani siyasal bir eylem olmaktadır. 

Bu biçimde, kapitalizmin gelişimi öncelikle de onun emperyalist dönemi, kapitalizmin en temel çelişkilerini daha büyük boyutlarda yeniden üretiyor. Küçük kapitalistler arasındaki rekabet, sadece büyük kapitalistler arasındaki rekabete yer açmak için sona eriyor; büyük kapitalistler arasında rekabetin hafiflediği her yerde ise kapitalist para babalarının dev birlikleri ile devletler arasındaki rekabet alevlenmektedir; bunalımlar, yerel ve ulusal çapta olmaktan çıkıp, bir çok ülkeyi saran bunalımlar, sonunda da dünya bunalımları haline gelmektedir; yerel nitelikteki savaşların yerini (devletlerin oluşturduğu -ç) koalisyonların savaşları ve dünya savaşları almakta; sınıf mücadelesi, tekil işçi guruplarının birbirinden kopuk faaliyetleri olmaktan çıkıp ulusal sınıf mücadelesine ve nihayet dünya proletaryasının dünya burjuvazisine karşı verdiği uluslararası mücadeleye dönüşüyor. Finans kapitalin, kudretli bir biçimde biraraya gelen güçlerine karşı, sonuçta iki devrimci temel güç toplanmaktadır: kapitalist ülkelerin işçileri ve yabancı sermaye tarafından baskı altında tutulan sömürgelerdeki halk yığınları; bunlar, uluslararası devrimci proletarya hareketinin önderliği ve hegemonyası altında yürümektedirler. 

Ancak Avrupa, Amerika ve Japonya proletaryasının belirli bölümlerinin emperyalist burjuvazi tarafından rüşvetle satın alınması ve sömürge, yarı-sömürge ülkelerin, devrimci hareket karşısında korkuya kapılan ulusal burjuvazisinin ihaneti yüzünden, bu temel devrimci eğilim bir zaman için felce uğramıştır. Emperyalist güçlerin burjuvazisi genelde dünya pazarındaki konumu nedeniyle (daha gelişkin teknik, kar oranının daha yüksek olduğu ülkelere sermaye ihracı vb.) ve sömürgelerle yarı-sömürgelerin yağmalanması sayesinde ilave (ekstra) karlar sağlamaktadır. O bu karları, "kendi" işçilerinin bir bölümünün iş ücretini yükseltmede ve böylece onları "kendi" anavatanlarındaki kapitalizmin gelişmesinden, sömürgelerin yağmalanmasından ve emperyalist devlete teslim olmaktan çıkar sağlar hale getirmede kullanmaktadır. Bu sistemli rüşvet verme (taktiği -ç), en güçlü emperyalist ülkelerde, özellikle büyük çapta sürdürülmektedir; bu, işçi aristokrasisinin ve işçi sınıfının bürokrat tabakalarının (yani proletarya içinde burjuva etkilerin doğrudan taşıyıcısı ve kapitalist düzenin en iyi dayanağı olduklarını kanıtlamış bulunan, sosyal demokrasinin ve bürokrasinin yönetici kadrolarının) ideolojisinde ve pratiğinde, göze batan bir biçimde yansımaktadır. 

Fakat emperyalizm, işçi sınıfının rüşvet yiyen yukarı tabakasının büyümesine yol açıyorsa da sonuçta bu, yukarı tabakanın işçi sınıfı üzerindeki etkisini sarsmaktadır. Çünkü emperyalizmin çelişkilerinin keskinleşmesi, geniş işçi yığınlarının durumlarının bozulması ve proletaryanın işsizliği, savaşların getirdiği dev boyutlu fazla-harcamalar, belirli güçlerin dünya pazarındaki tekelci konumlarını yitirmeleri ve sonuç olarak sömürgelerin kaybedilmesi vb., sosyal emperyalizmin yığınlar arasındaki temellerini zayıflatmaktadır. Aynı şekilde, sömürge ve yarı sömürgelerdeki burjuvazinin çeşitli tabakalarının sistemli biçimde satın alınması, bunların ulusal devrimci harekete ihaneti ve emperyalist büyük güçlere yakınlaşması, devrimci bunalımın gelişimini bir dönem için felce uğratmaktadır. Sonuç olarak bu gelişme, emperyalist baskının artmasına, ulusal burjuvazinin halk yığınları üzerindeki etkisinin azalışına, devrimci bunalımın şiddetlenmesine, geniş köylü yığınlarının katılımıyla tarım devriminin zincirlerinden boşanmasına yol açıyor ve böylece sömürge halk kitlelerinin bağımsızlık ve tam ulusal kurtuluş uğruna verdiği mücadelelerde hegemonyayı proletaryanın almasının önkoşullarını yaratıyor. 

4. Emperyalizm ve Kapitalizmin Yıkılışı 

Emperyalizm, dünya kapitalizminin üretici güçlerini büyük ölçüde geliştirdi; toplumun sosyalist örgütlenmesi için gereken maddi önkoşulların yaratılmasını sağladı. Emperyalist savaşlar, dünya ekonomisinin üretici güçlerinin emperyalist devletlerin sınırlarını aşacak ölçüde gelişmiş bulunduğunu ve ekonominin, dünyayı bütünüyle kapsayan uluslararası çapta örgütlenmesini zorunlu kıldığını kanıtlamakta. Emperyalizm bu çelişkiyi bütün dünya ekonomisini örgütleyerek, devlet-kapitalizmini benimseyen tek bir dünya tröstüne giden yolu ateş ve kılıçla açarak çözmeye çalışıyor. Sosyal-Demokrat ideologlar, bu kanlı ütopyayı, yeni, "örgütlenmiş" kapitalizmin barışçıl bir yöntemi diye göklere çıkartıyorlar. Gerçekte bu ütopya öylesine büyük aşılmaz nesnel engellere çarpıyor ki, kapitalizm kendi özgün çelişkilerinin yükü altında, kesinkes çökmek zorunda bulunuyor. Emperyalist dönemle birlikte daha da keskinleşen kapitalizmin dengesiz gelişme yasası, emperyalist güçlerin kalıcı ve sağlam uluslararası birleşmelere gitmelerini imkansız kılıyor. Sermayenin son sınırına -dünya tröstü-­ kadar merkezîleşmesine giden yolu simgeleyen ve dünya savaşları haline gelen emperyalist savaşlar, öylesine yıkımlara yol açıyor, işçi sınıfının ve sömürgelerdeki milyonlarca proleter ve köylünün sırtına öylesine ağır yükler bindiriyor ki, kapitalizmin, proletarya devriminin darbeleri altında kaçınılmaz olarak çok daha erken yıkılması zorunlu oluyor. 

Emperyalizm, kapitalist gelişimin bu en üst evresi, dünya ekonomisinin üretici güçlerini dev boyutlara ulaştırıyor, bütün dünyayı kendisine benzetecek tarzda biçimlendiriyor ve bütün sömürgeleri, bütün ırkları, bütün halkları, finans kapitalce sömürülmeye götüren akıntının içine çekiyor. Sermayenin tekelci biçimi aynı zamanda, giderek artan ölçüde, kapitalizmin parazitleşerek yozlaşmasının, çürümesinin ve çökmesinin öğelerini geliştiriyor. Tekelci sermaye, hareket ettirici güdü olarak rekabeti belirli bir dereceye kadar dışta bırakmakta, yüksek kartel fiyatları politikası izlemekte ve pazarlar üzerinde sınırsız hakimiyete sahip olmaktadır; bu arada, üretici güçlerin ilerki gelişmesini engellemek eğilimi göstermektedir. Emperyalizm, sömürgelerdeki milyonlarca işçi ve köylüyü ezip suyunu çıkartarak elde ettiği, dev boyutlardaki aşırı-karlardan oluşan ölçüsüz zenginlikleri istif etmektedir. Böylelikle o, çürüyen, parazit haline gelerek yozlaşan rantiye devlet modeli ile, kupon keserek yaşayan bütün bir asalaklar tabakasını yaratır. 

Sosyalizmin maddi önkoşullarının yaratılması (üretim araçlarının yoğunlaşması, emeğin dev boyutlarda toplumsallaştırılması, işçi örgütlerinin güçlenmesi) sürecini tamamlayan emperyalizm dönemi, aynı zamanda "büyük güçler" arasındaki çelişkileri keskinleştirir ve birlik içindeki dünya ekonomisinin parçalanmasına yol açan savaşlara neden olur. Emperyalizm bu yüzden, çürüyen, ölen kapitalizmdir. O genelde kapitalizmin gelişiminin son evresi, sosyalist dünya devriminin şafağıdır. 

Dolayısıyla uluslararası proletarya devrimi, genelde kapitalizmin, özelde onun emperyalist evresinin gelişim koşullarından doğar. Bir bütün olarak kapitalist sistem nihai çöküşüne yaklaşmaktadır. Finans-kapitalin diktatörlüğü yıkılmakta ve yerini proletaryanın diktatörlüğü almaktadır.
II KAPİTALİZMİN GENEL BUNALIMI VE DÜNYA DEVRİMİNİN İLK EVRESİ 


1. Dünya Savaşı ve Devrimci Bunalımın Gidişi 

En büyük kapitalist devletlerin, dünyanın yeniden paylaşılması uğrunda yürüttükleri emperyalist mücadele, birinci emperyalist dünya savaşına (1914-1918) yol açtı. Bu savaş bütün dünya kapitalist sistemini sarstı ve dolayısıyla onun genel bunalım dönemini başlattı. Savaş, savaşan ülkelerin ulusal ekonomilerinin bütününü kendi hizmetine girmeye zorladı, devlet-kapitalizminin demir yumruğunu yarattı, üretken olmayan harcamaları baş döndürücü bir yüksekliğe çıkarttı, muazzam miktarlarda üretim aracını ve canlı işgücünü yok etti, nüfusun geniş tabakalarını perişan etti ve sanayi işçilerinin, köylülerin ve sömürge halklarının sırtına ölçüsüz yükler bindirdi. Açık devrimci kitle eylemlerine ve iç savaşa dönüşen sınıf mücadelesini keskinleştirdi. Emperyalist cephede, en zayıf noktasından -Çarlık Rusya'sında­ bir gedik açıldı. 1917 yılındaki Şubat Devrimi feodal mutlakiyeti, Ekim Devrimi ise burjuvaziyi yıktı. Bu muzaffer proletarya devrimi, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirdi, üretim araçlarını burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin elinden çekti aldı; insanlık tarihinde ilk kez, dev bir ülkede proletarya diktatörlüğünü kurdu ve yerleştirdi, yeni bir devlet tipini, Şuralar (Sovyetler ) Devletini yarattı ve böylece uluslararası proletarya devrimini başlattı. 

Bütün dünya kapitalizminin geçirdiği muazzam sarsıntı, sınıf mücadelesinin keskinleşmesi ve proleter Ekim Devrimi'nin doğrudan etkisi, Avrupa'da olduğu gibi sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde bir dizi devrime ve devrimci eyleme yol açtı: Ocak 1918 -Finlandiya'da işçi devrimi; Ağustos 1918 -Japonya'da "Pirinç Ayaklanmaları"; Kasım 1918 -Avusturya ve Almanya'da, yarı-feodal monarşistleri yıkan devrimler; Mart 1919 -Macaristan'da proletarya devrimi, Kore'de ayaklanma; Nisan 1919 -Bavyera'da Şuralar İktidarı; Ocak 1920 -Türkiye'de burjuva-ulusal devrim; Eylül 1920 -İtalya'da fabrikaların işçilerce işgali; Mart 1921 -Almanya'da proleter öncünün ayaklanması; Eylül 1923 -Bulgaristan'da ayaklanma; 1923 sonbaharı -Almanya'da devrimci bunalım; Aralık 1924 -Estonya'da Ayaklanma; Nisan 1925 -Fas'da ayaklanma; Ağustos 1925 -Suriye'de ayaklanma; Mayıs 1926 -İngiltere'de genel grev; Temmuz 1927 -Viyana'da işçi ayaklanması. Endonezya'daki ayaklanma, Hindistan'daki derin kaynaşma, bütün Asya'yı sarsan büyük Çin Devrimi gibi olaylarla birlikte bütün bunlar, uluslararası devrim zincirinin halkaları, kapitalizmin kendisini derinden kasıp kavuran genel bunalımının öğeleridir. Bu uluslararası devrim süreci, proletarya diktatörlüğü için verilen mücadele yanında, sayıları milyonları bulan köylü yığınlarının tarım devrimi ile birbirine kopmaz biçimde bağlı olan anti-emperyalist ulusal kurtuluş savaşlarını ve sömürge ayaklanmalarını da kapsar. Böylece muazzam insan yığınları devrim selinin içine çekildiler. Dünya tarihi, gelişiminin yeni bir evresine geçti: Kapitalist sistemin uzun süreli bir genel bunalım evresine. Dünya ekonomisinin birliği, bu noktada, ifadesini devrimin uluslararası niteliğinde buluyor; dünya ekonomisinin tekil bölümlerinin eşitsiz gelişmesi ise, tek tek ülkelerde devrimin farklı zamanda gerçekleşmesinde yansıyor. 

Kapitalizmin had safhadaki bunalımı (1918-1921) içinde yeşeren ilk devrimi yıkma girişimleri, Sovyetler Birliği'nde proletaryanın zaferi ve diktatörlüğünün sağlamlaştırılması ile, başka bir dizi ülkede ise proletaryanın yenilgileriyle sonuçlandı. Bu yenilgiler ilk planda, sosyal-demokrat önderlerin ve sendikal hareketin reformist yöneticilerinin ihanet taktiklerinin, fakat aynı zamanda, işçi sınıfı çoğunluğunun henüz komünistlerin peşinden gitmeyişi ve en önemli devletlerin bir bölümünde komünist partilerin varolmayışı gibi durumların sonucudur. Bu yenilgiler burjuvaziye, proleter yığınları ve sömürge halkları daha fazla sömürerek ve onların hayat düzeylerini hızla daha da düşürerek kapitalizmi kısmen istikrara kavuşturma imkanını verdi. 

2. Devrimci Bunalım ve Karşı-Devrimci Sosyal-Demokrasi 

Uluslararası devrimin akışı sırasında, sosyal-demokrat partilerin ve reformist sendikaların yönetici kadroları ve faşist türden kapitalist mücadele birlikleri, giriştikleri aktif mücadelelerle ve kapitalizmin kısmen istikrara kavuşturulması talepleriyle, karşı devrimin en büyük gücü olduklarını kanıtladılar. 

1914 ile 1918 arasındaki savaş bunalımına, sosyal-demokrat İkinci Enternasyonal'in rezilane çöküşü eşlik etti. Marx ve Engels'in "Komünist Manifesto"sunun, kapitalizm koşulları altında proleterlerin anavatanı olmadığı yollu tezinin aksine, Stuttgart ve Basel Kongrelerinin savaşa karşı kararlarının aksine, sosyal-demokrat partilerin önderleri, birkaç istisna dışında, savaş kredilerini en ince ayrıntılarına kadar onayladılar; ve kararlı biçimde emperyalist "anavatan"ların (yani emperyalist burjuvazinin devlet örgütleri) savunulmasından yana çıktılar; emperyalist savaşa karşı mücadele etmek yerine onun sadık askerleri, vaizleri ve şakşakçıları haline geldiler (sosyal-yurtseverlik gelişerek sosyal-emperyalizm halini aldı). Bir sonraki aşamada ise, sosyal-demokrasi yağmacı barış antlaşmalarını onayladı (Brest, Versailles); generallerle omuz omuza, proletarya ayaklanmalarının kanla bastırılmasında aktif bir güç oldu (Noske); silah elde, ilk proleter cumhuriyetine karşı savaştı (Sovyet Rusya); iktidarı almış proletaryaya ihanet ve onu düşmana teslim etti (Macaristan); emperyalist Milletler Cemiyeti'ne katıldı (Thomas, Paul Boncour , Vandervelde); sömürge kölelerine karşı açıkça emperyalist köle tacirlerinin safında yer aldı (İngiliz İşçi Partisi); işçi sınıfını hedef alan en gerici cellatları aktif biçimde destekledi (Bulgaristan, Polonya); emperyalist savunma yasalarının çıkarılması yolunda ilk itişi sağladı (Fransa); İngiltere'deki maden işçileri grevinin boğulmasına yardımcı oldu, Çin'in ve Hindistan'ın baskı altında tutulmasına yardımcı oldu ve hala da oluyor (MacDonald Hükümeti); sosyal-demokrasi, emperyalist Milletler Cemiyeti'nin tellalı, sermayenin asker toplayıcısı ve Sovyetler Birliği'ndeki proletarya diktatörlüğüne karşı sürdürülen mücadelenin örgütleyici gücüdür (Kautsky, Hilferding). 

Bu karşı-devrimci politikayı sistemli biçimde yürütmek için, sosyal-demokrasi her iki kanadından da yararlandı: açıkça karşı-devrimci olan sağ kanat, burjuvaziyle yapılan pazarlıklar ve onunla kurulacak dolaysız bağ açısından vazgeçilmez niteliktedir, "sol" ise işçiler üzerinde özellikle incelikli biçimde düzenlenen manevralar yürütmek durumundadır. Pasifist ve, hatta, bazen de devrimci lafızlarla oyununu sürdüren "sol" sosyal-demokrasi, özellikle kritik anlarda işçilerin karşısına geçer (1926'daki genel grev sırasında İngiliz "Bağımsız İşçi Partisi" ve İngiliz Sendikaları Genel Konseyinin "sol" önderleri, Viyana Ayaklanmaları sırasında Otto Bauer ve ortakları, vb.); bu nedenle sol kanat, sosyal-demokrat partilerin en tehlikeli fraksiyonudur. Her ne kadar Sosyal-Demokrasi, işçi sınıfı içinde burjuvazinin çıkarlarının hizmetkarı olarak, tümüyle sınıflı toplum ve burjuvaziyle koalisyon temeli üzerinde ayakta duruyorsa da, belirli dönemlerde muhalif bir parti tutumunu benimseme zorunda kalmaktadır; işçi sınıfının bir bölümünün güvenini kazanmak için ve daha sonra işçi sınıfının uzun süreli çıkarlarına, özellikle belirleyici sınıf mücadeleleri sırasında daha da rezilce ihanet etmek için, ekonomik mücadelesinde proletaryanın sınıf çıkarlarını savunuyor rolü oynar. 

Bugün sosyal-demokrasinin oynadığı başrol, emperyalizme karşı mücadelede zorunlu olan proletaryanın birliğini zayıflatmaktır. Sermayeye karşı mücadelede proletaryanın birlik cephesini bölmek ve parçalamakla, sosyal-demokrasi, emperyalizmin işçi sınıfı içindeki temel direği haline gelir. Her renkten uluslararası sosyal-demokrasi, İkinci Enternasyonal ve onun sendikal kolu olan Amsterdam Uluslararası Sendikalar Birliği, böylelikle burjuva toplumunun yedek güçleri ve en güvenilir dayanakları haline gelmişlerdir. 

3. Kapitalizmin Bunalımı ve Faşizm 

İşçi sınıfını ezmede ve proletaryanın uyanıklığını yok etmede burjuvaziye yardım eden sosyal-demokrasinin yanında, faşizm de ortaya çıkar. 

Emperyalizm döneminde, sınıf mücadelesinin keskinleşmesi ve içsavaş öğelerinin çoğalması özellikle emperyalist dünya savaşından sonra­ parlamentarizmin iflasına yol açtı. Yönetmenin "yeni" yöntem ve biçimlerinin (örneğin "küçük kabine" sistemi, oligarşik grupların kulis ardında faaliyet göstermesi, "halk temsili"nin oynadığı rolün yozlaşması ve saptırılması, "demokratik özgürlükler"in kısıtlanması ve ortadan kaldırılması, vb.) ortaya çıkışı bu yüzdendir. Belirli tarihi koşullarda burjuva-emperyalist gericiliğin; bu saldırı­-süreci, faşizm biçimini alır. Şu türden koşullar sözkonusu: kapitalist ilişkilerin istikrarsızlığı; toplumsal bakımdan deklase (sınıfından kopmuş -ç) öğelerin hatırı sayılır miktarda bulunması; kentlerdeki geniş küçük-burjuva ve aydın tabakalarının yoksullaşması; kırsal küçük-burjuvazinin hoşnutsuzluğu; ve nihayet, proleter kitle eylemlerinin yarattığı sürekli tehlike. İktidarını daha kalıcı ve sağlam kılmak için, burjuvazi, parlamenter sistemden, partiler arasındaki ilişkilerden ve kombinasyonlardan bağımsız olan faşist yönteme geçmeye giderek daha fazla zorlanmaktadır. Faşizm, dolaysız burjuva diktatörlüğü yöntemidir, ve ideolojik bakımdan "ulusal topluluk" ("Volksgemeinschaft") ve "mesleki kol"lara göre temsil (yani aslında egemen sınıfın değişik gruplarının temsil edilmesi) düşüncelerinin ardına gizlenmiştir. Faşizm, kendine özgü bir toplumsal demagoji (anti-Semitizm, arasıra tefeci sermayeye yöneltilen saldırılar, parlamenter "gevezeler meyhanesi"ne beslenen öfke) aracılığıyla, küçük-burjuva, aydın vb. kitlelerinin hoşnutsuzluğunu sömüren bir yöntemdir. Faşist mücadele birlikleri, faşist parti aygıtı ve faşist bürokrasiden oluşan kapalı, paralı bir hiyerarşi inşa ederek, rüşvet dağıtma yöntemidir. Faşizm, aynı zamanda, işçilerin hoşnutsuzluklarından, sosyal-demokrasinin pasifliğinden vb. yararlanıp en geri tabakalarını kazanarak işçi sınıfı içinde de varolmaya çalışmaktadır. Faşizmin ana görevi, işçi sınıfının devrimci öncüsünü, yani proletaryanın komünist kesimlerini ve onun önder kadrolarını yok etmektir. Toplumsal demagoji ve parayla satın alma, aktif beyaz terör ve öte yandan dış politikada emperyalist saldırganlığın en üst noktaya dek yükseltilmesi, faşizmin karakteristik çizgileridir. Burjuvazi için özellikle kritik olan zamanlarda faşizm, anti-kapitalist bir terminoloji kullanır; fakat iktidarını güven altında görür görmez, büyük sermayenin terörist diktatörlüğü olduğunu gittikçe daha fazla gösterir ve üzerindeki anti-kapitalist maskeyi fırlatıp atar. 

Varolan siyasal konjonktüre göre, burjuvazi, hem faşist yöntemleri hem de sosyal-demokrasiyle koalisyon yöntemlerini kullanır; bu arada sosyal-demokrasi, özellikle kapitalizm açısından kritik zamanlarda, pek ender olmamak üzere bizzat faşist bir rol üstlenir. Sosyal-demokrasi gelişimi içinde faşist eğilimler gösterir, ama bu, onun, herhangi bir değişme halinde muhalif bir parti olarak burjuva hükümetine karşı çıkmasını önlemez. Faşizm ve sosyal-demokrasiyle koalisyon, her ikisi de, normal kapitalizm için alışılmadık yöntemlerdir. Bunlar kapitalizmin genel bir bunalımın içinde olduğunun belirtileridir ve devrimin ileri yürüyüşünü engellemek için burjuvazi bunlardan yararlanır. 

4. Kapitalizmi İstikrara Kavuşturma Çabasının Çelişkileri ve Kapitalizmin Devrimci Yoldan Yıkılmasının Zorunluluğu 

Bütün savaş sonrası dönemin deneyleri kanıtlamaktadır ki, kapitalizmin, işçi sınıfının şiddetle ezilmesi ve onun hayat düzeninin sistemli biçimde düşürülmesi ile sağlanan istikrarı, ancak kısmi, geçici ve çürük bir istikrar olabilir. 

Tekniğin bazı ülkelerde yeni bir teknolojik devrimin eşiğine gelen sıçramalı, hummalı gelişmesi, sermayenin gitgide hızlanan yoğunlaşma ve merkezileşme süreci, dev tröstlerin, "ulusal" ve "uluslararası" tekellerin oluşması, tröstlerin devlet gücüyle kaynaşması, kapitalist dünya ekonomisinin büyümesi -bütün bunlar kapitalist sistemin genel bunalımı aşmasını sağlayamaz. Dünya ekonomisinin bir kapitalist ve bir sosyalist bölüme ayrılması, pazarların daralması, sömürgelerdeki anti-emperyalist hareketler, savaştan sonra ortaya çıkan yeni temel üzerinde gelişen kapitalizmin bütün çelişkilerini had derecede keskinleştiriyor. Teknik ilerlemenin ve sanayiin rasyonelleştirilmesinin arka yüzü, bir dizi işletmenin kapanması ve tasfiye edilmesi, üretimin tahdidi, iş­ 

gücünün son derece acımasızca sömürülmesidir; bütün bunlar şimdiye kadar görülmemiş, dev boyutlarda bir sürekli-işsizliğe yol açmaktadır. İşçi sınıfının durumunun mutlak olarak kötüleşmesi, bir dizi gelişmiş kapitalist ülkelerde bile bir gerçek haline geliyor. Emperyalist devletler arasındaki rekabetin artması ve sürekli savaş tehlikesi, sınıf çatışmalarının gitgide keskinleşen gerilimi, kapitalizmin genel bunalımının ve proleter dünya devriminin yeni, daha yüksek bir gelişim aşamasının önkoşullarını yaratmakta. 


İlk emperyalist savaşlar dizisinin (1914-18 arasındaki dünya savaşı) ve bir zamanların Çarlık imparatorluğunda işçi sınıfının kazandığı Ekim Zaferinin sonucu, dünyanın birbirine temelden düşman iki kampa bölünmesi oldu; Emperyalist devletler kampı ve Sovyetler Birliği'ndeki proletarya diktatörlüğü kampı. Sınıfsal yapıda ve devlet iktidarının siyasal niteliğindeki farklar, iç ve dış politikanın, ekonomi ve kültür politikasının hedeflerindeki ilkesel ayrılık, temelden farklı gelişme doğrultuları -bütün bunlar, kapitalist dünyayı muzaffer proletaryanın devletiyle şiddetli bir çelişki içine düşürüyor. Bir zamanlar bütün halinde bulunan dünya ekonomisi çerçevesinde, bugün iki antagonist sistem birbiriyle mücadele etmektedir: Kapitalizm ve Sosyalizm. Şimdiye kadar, proletaryanın henüz hiçbir yerde devlet iktidarını ele geçirememiş oluşuyla belirlenen, biçimler alan sınıf mücadelesi, bugün tüm dünya işçi sınıfı kendi devletine, uluslararası proletaryanın biricik anavatanına sahip bulunduğu için, muazzam ve gerçekten bütün dünyayı kapsayan bir çerçevede kendini yeniden üretiyor. Bütün dünyanın emekçi ve ezilen yığınları üzerindeki etkisiyle Sovyetler Birliği'nin varlığı, dünya kapitalist sisteminin içine düştüğü derin, bunalımın ve sınıf mücadelesinin tarihte daha önce görülmemiş biçimde genişlemesinin -ve keskinleşmesinin en önemli ifadesidir. 

Kendi iç çelişkilerinin üstesinden gelme yeteneğine sahip olmayışıyla, kapitalist dünya, çıkış yolunu, devrimci bunalımın önüne geçilmez büyümesini durdurmayı ve Proleter Cumhuriyetleri Birliği'ni abluka veya savaş yoluyla boğmayı temel amaç alan uluslararası bir ittifak (Milletler Cemiyeti) kurmakta arıyor. 

Bununla birlikte, devrimci proletaryanın ve sömürgelerdeki ezilen yığınların tüm güçleri Sovyetler Birliği'nin çevresinde toplanıyor: sermayenin kalıcı olmayan, içten çürük, fakat tepeden tırnağa silahlanmış dünya çapındaki koalisyonu karşısında, emeğin bütünlük içindeki dünya koalisyonu bulunuyor. Böylece emperyalist savaşların ilk sonucundan, boyutları ve önemi bakımından evrensel nitelik taşıyan yeni bir temel çelişki doğdu -Sovyetler Birliği ile kapitalist dünya arasındaki çelişki. 

Dünya ekonomisinin kapitalist kesiminin iç çelişkileri de keskinleşti. Dünyanın ekonomik ağırlık noktasının Amerika Birleşik Devletleri'ne kayması ve "Dolar Cumhuriyeti"nin bir dünya sömürücüsüne dönüşmesi, ABD ile Avrupa kapitalizmi, özellikle de İngiliz kapitalizmi arasındaki gerilimi artırdı. Eski, tutucu emperyalist ülkelerin en kudretlisi İngiltere ile genç emperyalizmin dünya hegemonyasını şimdiden eline geçirmiş bulunan en güçlü ülkesi, Birleşik Devletlerin anlaşmazlığı, finans-kapitalist devletler arasında, bütün dünyayı saran anlaşmazlıkların ekseni durumuna geliyor. Versay Barış Anlaşması ile yağmalandıktan sonra, ekonomik açıdan yeniden güçlenen ve yeni baştan emperyalist politika yolunda adım atan Almanya, dünya pazarında ciddi bir rakip haline geliyor. Pasifik Okyanusunda çelişmeler daha -da karmaşıklaşıyor, bunların odak noktasını ise Birleşik Devletler ile Japonya arasındaki çatışma oluşturuyor. Bu temel karşıtlıkların yanısıra, değişen, kalıcı-olmayan devlet guruplaşmalarının çıkarları arasındaki çatışma da gelişiyor; burada ikinci dereceden devletler, emperyalist devlerin ve onların oluşturduğu ittifakların araçları rolünü oynuyorlar. 

Avrupa iç pazarının savaş nedeniyle daralması, Sovyetler Birliği'nin saf kapitalist dolaşımdan ayrılması, ve en önemli hammadde ve yakıt maddeleri kaynaklarının geniş ölçüde tekelleştirilmesi sonucunda, dünya kapitalizminin sınai aygıtının üretim kapasitesinin yükseltilmesi, kapitalist devletler arasında anlaşmazlıkların doğmasına yol açıyor. Petrol, kauçuk, pamuk, kömür ve demir uğruna, pazarların ve sermaye yatırım alanlarının yeniden paylaşılması uğruna sürdürülen "barışçıl" mücadele, kaçınılmaz olarak yeni bir dünya savaşını tahrik ediyor; bu savaş, hummalı biçimde gelişen savaş tekniğindeki ilerlemelerin büyüklüğü ölçüsünde yıkıcı olacaktır. 

Aynı zamanda ana ülkelerle sömürge ve yarı-sömürgeler arasındaki karşıtlıklar da büyüyor. Avrupa emperyalizminin savaş yüzünden belirli oranda zayıflaması, sömürgelerde kapitalizmin gelişmesi, Rus Devriminin etkisi, dünyanın ilk denizaşırı, sömürge imparatorluğu Britanya İmparatorluğu içindeki merkezden kopma eğilimleri (Kanada, Avustralya, Güney Afrika) sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ayaklanmaların patlak vermesini kolaylaştırıyor. Çin halkının yüz milyonlarca insanını silkeleyerek uyandıran büyük Çin Devrimi, emperyalizmin genel yapısında muazzam bir gedik açıyor. Milyonlarca Hintli işçisi ve köylüsü arasında süregelen devrimci mayalanma, dünya emperyalizminin kalesi olan İngiltere'nin egemenliğini yıkmakla tehdit ediyor. Birleşik Devletlerin o kudretli emperyalizmine karşı, Latin Amerika ülkelerinde çeşitli akımların gelişmesi, Kuzey Amerika sermayesinin yayılmasına son verecek bir güçtür. Böylece, dünya nüfusunun, birkaç "büyük güç"ün finans-kapital oligarşisinin boyunduruğu altında bulunan muazzam çoğunluğunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleye çeken, sömürgelerdeki devrimci süreç de, kapitalizmin derin köklü genel bunalımının bir sonucu olarak görünmektedir. Emperyalizmin bir dizi küçük ulusu ezici boyunduruğu altına soktuğu Avrupa'da da, ulusal sorun, kapitalizmin iç çelişkilerini keskinleştiren bir etmendir. 

Nihayet, devrimci bunalım iyiden iyiye dayatıcı bir zorunlulukla, bizzat emperyalizmin merkezlerinde de olgunlaşıyor. Burjuvazinin işçi sınıfına karşı, onun hayat düzeyine, örgütlerine, siyasal haklarına karşı giriştiği saldırı yanında, artan beyaz terör, geniş proleter yığınların büyüyen direnişine neden oluyor ve işçi sınıfı ile tröst sermayesi arasındaki sınıf mücadelesini keskinleştiriyor. Sermaye ile emek arasındaki dev mücadeleler, yığınların ilerleyen radikalleşme süreci, komünist partilerin etkilerinin ve itibarlarının yükselmesi, en geniş işçi yığınları arasında proletarya diktatörlüğü ülkesine beslenen sempatinin dev boyutlarla büyümesi bütün bunlar emperyalist merkezlerde yeni bir devrimci kabarmanın yaklaştığını gösteren belirtilerdir. 

Böylece, emperyalist güçler arasındaki karşıtlıklar ve anlaşmazlıklarla, sömürgelerdeki milyonların ayağa kalkmasıyla, ana ülkelerdeki devrimci proletaryanın mücadelesiyle ve nihayet dünya devrimci hareketinin önder gücü -Sovyetler Birliği'ndeki proletarya diktatörlüğü­ tarafından, dünya emperyalizminin yapısı ve onunla birlikte kapitalizmin kısmi istikrarı, değişik yönlerden delik deşik ediliyor. Uluslararası devrim ilerliyor. 

Bu devrime karşı emperyalizm bütün güçlerini toparlıyor: sömürgelere yönelik seferler, yeni bir dünya savaşı ve Sovyetler Birliği'ne karşı sefer düzenlenmesi emperyalizmin gündemine girmiştir. Bu durum, kaçınılmaz olarak uluslararası devrimin tüm güçlerinin zincirinden boşanmasına ve kesin bir zorunluluk olarak kapitalizmin yıkılmasına götürüyor.

III KOMÜNİST ENTERNASYONAL'İN NİHAİ HEDEFİ: DÜNYA KOMÜNİZMİ


Komünist Enternasyonal'in ulaşmaya çabaladığı nihai hedef, kapitalist dünya ekonomisinin yerine komünizmin dünya sisteminin geçirilmesidir. Tarihi gelişimin bütün akışı boyunca hazırlanan komünist toplum düzeni, insanlığın biricik çıkış yoludur. Çünkü ancak bu toplum, insanlığı yozlaşma ve çökmeyle tehdit eden kapitalist sistemin temel çelişkilerini ortadan kaldırabilir. 


Komünist düzen, toplumun sınıflara bölünmesine son verir; yani üretim anarşisine son vererek, insanın insan tarafından ezildiği ve sömürüldüğü bütün biçimleri ortadan kaldırır. Mücadele eden sınıfların yerine, emeğin dünya çapındaki yekpare birliği geçer. Tarihte ilk kez insanlık, kendi kaderini kendi eline alır. Sınıfsal ve ulusal savaşlarda sayısız insan hayatını ve tahmini imkansız zenginlikleri ortadan kaldırmak yerine, insanlık, bütün enerjisini doğal güçlere karşı mücadelede, kendi kollektif gücünü geliştirip yükseltmede kullanır. 

Komünist dünya sistemi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırıp bunları kamu mülkiyetine dönüştürür dönüştürmez, dünya pazarının temel güçlerinin ve rekabetin plansız egemenliğinin, toplumsal üretimin körükörüne gelişmesi yerine, bütünün (toplumun bütününün -ç) hızla büyüyen ihtiyaçlarına uygun olarak üretimin toplumsal-planlı biçimde düzenlenmesi geçer. Üretim anarşisi ve rekabetin ortadan kaldırılması konusunda, yıkıcı bunalımlar ile ondan daha da yıkıcı olan savaşlar kaybolur. Üretici güçlerin muazzam ölçülerde israfı ve toplumun sancılı gelişmesi yerini, bütün maddi zenginliklerin düzenli kullanımına ve üretici güçlerin sınırsız, uyumlu ve hızlı bir biçimde serpilmesi sonucu ekonominin rahatça gelişmesine bırakır. 

Özel mülkiyetin kaldırılması, sınıfların yokolması, insanın insan tarafından sömürülmesine son verir. Çalışma, sınıf düşmanına yarayan bir yaratma (işi -ç) olmaktan çıkar. Çalışma, salt bir yaşama aracı iken hayatın en başta gelen ihtiyacı durumuna gelir. Yoksulluk ortadan kaybolur, insan üretime hasredilen zamanın büyük ölçüde kısaltılmasını mümkün kılar ve böylelikle kültür alanında tarihte görülmemiş bir çiçek açma dönemini başlatır. Bütün devlet sınırlarını parçalayan, ilk kez birleşen insanlığın bu yeni kültürü, -kapitalizmin tersine­ insanlar arasında açık ve temiz ilişkilere dayanacaktır. Bu nedenle o, mistisizmi ve dini, önyargıları ve batıl inançları bir daha geri gelmemek üzere ortadan kaldıracak ve böylelikle zafere ulaşan bilimsel bilginin gelişmesine çok güçlü bir itilim sağlayacaktır. 

Komünist toplumun artık kendi öz temeli üzerinde geliştiği, insanın çok-yönlü gelişmesiyle birlikte toplumsal üretici güçlerin de muazzam bir atılım gösterdiği ve toplumun, sancakları üzerine "Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre" sloganını yazdığı, komünizmin en üst basamağı tarihi önkoşul olarak gelişiminin daha aşağı bir evresinden sosyalizm evresinden geçer. Komünist toplum kapitalist kabuğunu ilkin burada kırmağa başlar, her tür ilişki bakımından -ekonomik, ahlaki ve entelektüel­- o, henüz bağrından çıktığı eski toplumun izlerini taşımaktadır. Sosyalizmin üretici güçleri, emek ürünlerinin tek tek herkesin ihtiyaçlarına göre dağılımını mümkün kılacak ölçüde gelişmemiştir henüz. Dağılım daha çok, çalışmaya göre gerçekleşir. İşbölümü, yani belirli insan gruplarına belirli iş fonksiyonlarının yüklenmesi, burada henüz aşılmamıştır, özgül olarak, kafa ve kol emeği arasındaki karşıtlık temelde sürmektedir. Sınıfların kaldırılmasına rağmen toplumun eskiden sınıflara bölünüşünün kalıntıları, dolayısıyla, proleter devlet iktidarı zor ve hukukun kalıntıları sürmektedir. Böylelikle eşitsizliğin henüz yok olamamış belirli artıkları da varlığını sürdürmektedir. Ortadan kaldırılamamış ve aşılamamış bir karşıtlık da kent ile, kır arasındaki karşıtlıktır. Bununla birlikte eski toplumun bütün bu kalıntıları hiçbir toplumsal güç tarafından korunmaz ve savunulmaz. Bunlar üretici güçlerin belirli bir gelişim basamağına bağlı bulunduklarından, kapitalist toplumun zincirlerinden kurtulan insanlığın hızlı bir tempoyla doğa güçlerini boyunduruğu altına aldığı, kendisini komünizm ruhuyla yeniden eğittiği ve sosyalizmden tam komünizme doğru ilerlediği ölçüde ortadan kalkarlar.

Blogger tarafından desteklenmektedir.