Header Ads

Header ADS

Devlet ve Devrim - SINIFLI TOPLUM VE DEVLET


Lenin Devlet ve Devrim

UZLAŞMAZ SINIF ÇELİŞKİLERİNİN ÜRÜNÜ OLARAK DEVLET



Tarihte devrimci düşünürlerin öğretileri ile, kurtuluşları için savaşım veren ezilen sınıflar önderlerinin öğretileri başına birçok kez gelen şey bugün de Marx öğretisinin başına geliyor. Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsiz ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları "teselli etmek" ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir. Burjuvazi ve işçi hareketi oportünistleri, bugün işte marksizmi "evcilleştirme" biçimi üzerinde birleşiyorlar. Ögretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ( ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor. Bugün bütün sosyal-şovenler, —gülmeyin!— "marksist"tirler. Ve daha düne dek marksizmin kökünü kazıma işinde uzmanlaşmış burjuva Alman bilginleri, şimdi bir soygun savaşının yürütülmesi için son derece iyi örgütlenmiş o işçi sendikalarını eğitecek bir "ulusal-Alman" Marx'tan gitgide daha sık sözediyorlar!

Bu durum karşısında, marksizmin çarpıtılmalarının bu görülmemiş yayılışı karşısında, görevimiz, her şeyden önce, Marx'ın devlet üzerindeki öğretisini yeniden kurmaktır. Bunun için, Marx ve Engels'in kendi yapıtlarından birdizi uzun alıntı, zorunlu. Bu uzun alıntıların açıklamayı ağırlaştıracakları ve onu daha popüler duruma getirmeye hiç de yardımcı olmayacakları kuşkusuz. Ama bunu yapmamak da kesinlikle olanaksız. Okuyucunun, bilimsel sosyalizmin kurucularının bütün görüşlerini ve bu görüşlerin gelişmesini anlayabilmesi için, ve bu görüşlerin bugün egemen bulunan "kautskizm" tarafından nasıl çarpıtıldıklarının belgelere dayanarak gösterilmesi ve ortaya konması için de, Marx ve Engels'in devlet konusundaki yapıtlarının bütün parçaları ya da hiç değilse bütün canalıcı parçaları, olabildiğince eksiksiz bir biçimde aktarılmalıdır.

Friedrich Engels'in altıncı bir baskısı 1894'te Stuttgart'da yayınlanmış bulunan ve en yaygın yapıtı olan Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'nden başlayalım. Aktarmaları Almanca asıllarına göre çevirmemiz gerekecek; çünkü Rusça çeviriler, çok sayıda olmalarına karşın, ya eksik ya da çok kusurludurlar. 


Engels, tarihsel çözünilemesinden sonuçlar çıkartırken şöyle der:
"Devlet topluma dışardan dayatılmış bir erklik değildir. Hegel'in ileri sürdüğü gibi, 'ahlâk düşününün gerçekliği', 'aklın imgesi ve gerçekliği' de değildir. Devlet, daha çok, toplumun, gelişmesinin belirli bir aşamasındaki bir ürünüdür; bu toplumun, önlemekte yetersiz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden, kendikendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama, karşıtlıkların, yani karşıt ekonomik çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu, kısır bir savaşım içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletmesi, "düzen" sınırları içinde tutması gereken bir erklik gereksinimi kendini kabul ettirir; işte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve ona gitgide yabancılaşan bu erklik, devlettir" (6. Almanca baskı, s. 177-178)[3]
Burada, marksizmin, devletin tarihsel rolü ve anlamı üzerindeki temel düşünü tüm açıklığıyla dile getirilmiş bulunuyor. Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Nerede sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşması nesnel olarak olanaklı değilse, orada devlet ortaya çıkar. Ve tersine; devletin varlığı da, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduklarını kanıtlar.

Marksizmin, iki ana çizgi izleyen çarpıtılması işte bu özsel ve temel nokta üzerinde başlar.

Bir yanda, karşı çıkılması olanaksız tarihsel olguların baskısı altında, nerede sınıf çelişkileri ve sınıf savaşımları varsa, ancak orada devletin varolduğunu kabul etmek zorunda kalan burjuva ve özellikle küçük-burjuva ideologlar, devlet'i sınıfların bir uzlaşma organı olarak ortaya çıkartacak biçimde, Marx'ı "tashih" ederler. Marx'a göre, eğer sınıflararası uzlaşma olanaklı olsaydı devlet ne ortaya çıkabilir, ne de ayakta kalabilirdi. Bol bol Marx'tan sözeden hamkafa profesörler ve gazete yazarlarına göre, devletin rolü, sınıfları uzlaştırmaktır. Marx'a göre, devlet, bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı organıdır; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı yasallaştırıp pekiştiren bir "düzen"in kurulmasıdır.

Küçük-burjuva siyasetçilerin kanısına göre, düzen, sınıfların uzlaşmasıdır, yoksa bir sınıfın bir başka sınıf tarafından ezilmesi değil; çatışmayı hafifletmek demek, uzlaştırmak demektir, yoksa baskıcıları devirmek için savaşım veren ezilen sınıfların elinden bazı savaş araç ve yöntemlerini çekip almak değil.

Böylece, 1917 devriminde [Şubat Devrimi -ç.], devletin anlamı ve rolü sorunu, pratik bakımdan ivedi bir eylem sorunu, üstelik bir yığın eylemi sorunu olarak tüm genişliğiyle ortaya çıktığı zaman, Devrimci-Sosyalistler ile Menşeviklerin hepsi, hemen ve gözlerini kırpmadan, sınıfların devlet tarafından "uzlaştırılması" küçük-burjuva teorisine dörtelle sarıldılar. Bu iki partideki siyaset adamlarının sayısız karar ve makalelerinin hepsi, bu küçük-burjuva ve hamkafa "uzlaşma" teorisinin etkisini taşır. Devletin, kendi karşıtıyla (kendisine karşıt olan sınıfla) uzlaşması olanaksız belirli bir sınıfın egemenlik organı olması, küçük-burjuva demokrasisinin hiçbir zaman anlayamadığı bir şeydir. Bizim Devrimci-Sosyalistlerimizle Menşeviklerimizin devlet karşısında takındıkları tutum, onların hiç de sosyalist değil (bunu biz Bolşevikler, hep tanıtladık), sözde-sosyalist laf ebeliği meraklısı küçük-burjuva demokratları olduklarını gösteren en açık kanıtlardan biridir.

Öte yanda, marksizmin çok daha inceltilmiş olan "kautskist" çarpıtılması var. Burada "teorik olarak", ne devletin bir sınıf egemenliği organı olduğuna karşı çıkılır, ne de sınıflar arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğuna. Ama şu olgu gözden kaçırılır ya da üstü örtülür. Eğer devlet, sınıflar arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğu gerçeğinden doğduysa, eğer toplumun üzerinde ve "ona gitgide yabancılaşan" bir iktidar ise, açıktır ki, yalnızca zora dayanan bir devrim olmaksızın değil, ayrıca egemen sınıf tarafından yaratılmış bulunan ve içinde o "yabancı" niteliğin maddeleştiği devlet iktidarı aygıtı da ortadan kaldırılmaksızın, ezilen sınıfın kurtuluşu olanaksızdır. Teorik bakımdan kendibaşına açık olan bu sonucu, daha sonra göreceğimiz gibi, Marx, devrimin görevlerinin somut tarihsel çözümlemesinden yetkin bir belginlikle çıkarmıştır. Ve işte Kaustky'nin ... unutup çarpıttığı şey de bu sonuçtur—açıklamamızın ilerisinde bunu ayrıntılı olarak göstereceğiz.

ÖZEL SİLAHLI ADAM MÜFREZELERİ, HAPİSHANELER vb.

"... Devlet, eski gentilice örgütlenmeye göre, ilkin uyruklarının toprağa göre dağıtılmasıyla belirlenir..." diye devam eder Engels. Bu dağılım bize "doğal" görünür, ama aşiretler ya da klanlar biçimindeki eski örgütlenmeye karşı uzun soluklu bir savaşımı gerektirmiştir. 

"... İkinci olarak, bizzat silahli güç halinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü, sınıflara bölünmeden sonra, halkın özerk bir silahlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir... Bu kamu gücü her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil, ama maddi eklentilerinden de, gentilice toplumun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından da bileşir..."

Engels, toplumdan doğan, ama onun üstünda yer alan ve gitgide ona yabancılaşan ve devlet denilen bu "güç" kavramını geliştirir. Bu güç başlıca neye dayanır? Elleri altında hapishaneler vb. bulunan özel silahlı adam müfrezelerine.

Özel silahlı adam müfrezelerinden sözetme hakkına sahibiz; çünkü her devlete özgü kamu gücü, silahlı halkla, "halkın özerkli silahlı örgütlenmesi" ile, "artık doğrudan doğruya aynı şey değildir".

Bütün büyük devrimci düşünürler gibi, Engels de, bilinçli işçilerin dikkatini, egemen hamkafalığa en az dikkate değer ve en alışılmış görünen, yalnızca katı değil, taşlaşmış denebilecek önyargılar tarafından onaylanmış bulunan şey üzerine çekmeye çalışır. Sürekli ordu ve polis, devlet iktidarının başlıca güç aletleridir; ama başka türlü nasıl olabilirdi?

Engels'in seslendiği ve yakından ne bir tek büyük devrim yaşamış ve ne de görmüş olan 19. Yüzyıl sonu Avrupalılarının büyük çoğunluğu için, başka türlü olamazdı. Onlar, "halkın özerkli silahlı örgütlenmesi"nin ne olduğunu hiç mi hiç anlayamazdılar. Toplumun üzerinde yer alan ve ona yabancilaşan özel silahli adam müfrezeleri (polis, sürekli ordu) zorunluluğunun neden ortaya çıktığı sorusunu, Batı Avrupa ülkeleri ve Rusya'daki hamkafalar, toplumsal yaşamın artan karmaşıklığını, görevlerin ayrlşmasını vb. anımsatarak, Spencer ya da Mihaylosvki'den alınmış iki-üç tümce ile yanıtlama eğilimindedirler.

Bu anımsatma "bilimsel" bir görünüşe sahiptir; ama asıl önemli olanı, özseli: toplumun, birbirine amansızca düşman sınıflar biçimindeki bölünüşünü gölgede bırakarak bilinçsiz halkı iyice uyutur.

Toplumun bu sınıflara bölünüşü olmasaydı, "halkın özerkli silahlı örgütlenmesi", sopalarla silahlanan bir maymun sürüsünün ilkel örgütlenmesi, ya da ilkel ya da klanlar biçiminde birleşmiş insanların ilkel örgütlenmesinden, karmaşıklığıyla, tekniğinin yüksek düzeyiyle vb. ayrılırdı; ama olanaklı olurdu.

Oysa bu olanaksızdır; çünkü uygar toplum, düşman sınıflar biçiminde ve üstelik "özerkli silahlanmaları" aralarında silahlı bir savaşıma yolaçabilecek, amansızca düşman sınıflar biçiminde bölünmüştür. Devlet kurulur; özel bir güç, özel silahlı adam müfrezeleri meydana gelir; ve her devrim, devlet aygıtını yıkarken, arı durumda bir sınıflar savaşımı örneği verir, egemen sınıfın kendisine hizmet eden silahlı adam müfrezelerini yeniden kurmak, ezilen sınıfınsa, sömürücülere değil, sömürülenlere hizmet etmeye yetenekli bu tür yeni bir örgüt kurmak için nasıl çabaladıklarını bize en açık bir biçimde gösterir.

Aktarılan parçada, Engels, her büyük devrimin pratik olarak, somut olarak ve bir yığın eylemi  ölçüsünde ortaya koyduğu sorunu, yani "özel" silahlı adam müfrezeleri ve "halkın özerkli silahlı örgütlenmesi" arasındaki, ilişkiler sorununu, teorik olarak koyuyor. Bu sorunun, Avrupa ve Rus devrimleri deneyiyle somut olarak nasıl aydınlandığını göreceğiz.
Ama, gene Engels'in açıklamasına dönelim.

Engels, bazan, örneğin Kuzey Amerika'nın bazı bölgelerinde, bu kamu gücünün güçsüz olduğunu (Kuzey Amerika'nın, emperyalizm-öncesi dönemde, özgür kolonun ağır bastığı bölgeleri —kapitalist toplumda çok ender bir istisna— sözkonusudur), ama, genel bir biçimde, güçlendiğini gösterir.
"... devlet içindeki sınıf çelişkileri belirginleştiği ve sınırdaş devletler daha büyük ve daha kalabalık bir duruma geldiği ölçüde, onun da gücü artar - daha çok, sınıf savaşımları ve fetih rekabetinin, kamu gücünü, tüm toplumu, hatta devleti yutmakla tehdit edecek derecede artırmış bulundukları bugünkü Avrupamızı düşünelim..."
Bu satırlar, en geç 90 yıllarının başlarında yazılmıştır. Engels'in son önsözü 16 Haziran 1891 tarihini taşır. Bu çağda, emperyalizme yöneliş —tröstlerin mutlak egemenliği, büyük bankaların kudreti, büyük sömürge politikası vb.— Fransa'da yeni başlamıştı; Kuzey Amerika ve Almanya'da henüz başlamak üzereydi. O, zamandan beri, "fetihler rekabeti" bir dev adımı attı; öyle ki, 1910'dan az sonra yeryüzü "rakip fatihler", yani büyük soyguncu devletler arasında tamamen paylaşılmış bulunuyordu. O zamandan beri, askeri ve bahri silahlanma korkunç bir biçimde arttı; ve İngiltere'nin ya da Almanya'nın dünya üzerindeki egemenliği ve ganimet paylaşmak için yapılan 1914-1917 çapul savaşı sırasında, açgözlü bir devlet iktidarı, toplumun bütün güçlerini "yuttu", o derecede ki, bütünsel bir yıkım eşiğinde bulunuluyor.

Engels, daha 1891'de "fetihler rekabeti"nin, büyük devletlerin dış politikasındaki bellibaşlı ayırdedici çizgilerden biri olduğunu göstermesini bilmişti. Oysa, 1914-1917'de, aşırı derecede yeğinleşmiş bulunan bu rekabet, emperyalist savaşa yolaçtığı bir anda, sosyal-şovenizm kopukları, "yurt savunması", "cumhuriyetin ve devrimin korunması" vb. üzerindeki parlak sözlerle, "kendi" burjuvazilerinin soyguncu çıkarlarının korunmasını maskeliyorlar!

EZİLEN SINIFIN SÖMÜRÜLMESI ALETİ OLARAK DEVLET

Toplumun üstünde yer alan özel bir kamu gücünü beslemek için, vergiler ve devlet borçları gerekli hale gelir.

Engels şöyle yazar:
"Kamu gücünü ve vergileri ödetme hakkını kullanan memurlar, toplumun organları olarak, toplumun üstünde yer alırlar. Gentilice örgütlenme organlarına gösterilen içten gelme saygı, memurlara karşı da bu saygının gösterildiğini varsaysak bile, onlara yetmez ... onların yetkesini, onlara bir kutsallık ve özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla sağlama bağlamak gerekir... En değersiz polis memuru, gentilice toplumdaki bütün organların birarada sahip olduklarından çok "yetke" sahibidir; ama en güçlü prens, en büyük devlet adamı, ya da uygarlığın en büyük  askeri şefi, en küçük gentilice şefin mazhar olduğu içten gelme ve söz götürmez saygıyı kıskanabilir..."
Devlet iktidarı organlan olarak memurların ayrıcalıklı durumu sorunu, böylece konmuş bulunuyor. Aslolan, onları toplum üstüne koyan şeyin ne olduğunu bilmektir. Pratikte bu teori sorununun, Paris Komünü tarafından 1871'de nasıl çözülmüş ve Kautsky tarafından 1912'de gerici bir anlayış içinde nasıl gürültüye getirilmiş olduğunu göreceğiz.
"Devlet, sınıf karşıtlıklarını frenleme gereksiniminden doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir..." 
Antik devletle feodal devlet, kölelerle serflerin sömürülmesi organı oldular; ama yalnızca onlar değil, "modern temsili devlet de, ücretli emeğin sermaye tarafından sümürülmesi aletidir. Bununla birlikte istisna olarak, savaşım durumundaki sınıfların denge tutmaya çok yaklaştıkları öyle bazı dönemler olur ki, devlet gücü sözde aracı olarak, bir zaman için bu sınıflara karşı belirli bir bağımsızlık durumunu korur". ...Yani, 17. ve 18. Yüzyılların mutlak hükümdarlıkları gibi, Fransa'da Birinci ve İkinci imparatorluğun bonapartizmi gibi, Almanya'da Bismarck gibi.

Buna, Sovyetlerin, küçük-burjuva demokratlar tarafından yönetilmeleri nedeniyle henüz güçsüz, buna karşılık burjuvazinin de Sovyetleri dağıtmak için henüz yeterince güçlü olmadığı bir anda. devrimci proletaryayı ezmeye başladıktan sonra, Cumhuriyetçi Rusya'daki Kerenski hükümeti gibi, diye ekleyeceğiz.

Engels, "zenginlik, iktidarını demokratik cumhuriyette, dolaylı ama bir o kadar da güvenli bir biçimde gösteriyor" diye sürdürür; şöyle ki: ilk olarak, "memurların düpedüz rüşvet yemesi" (Amerika), ikinci olarak da, "hükümetle borsa arasındaki bağlaşma" (Fransa ve Amerika) aracıyla.

Bugün, hangisi olursa olsun, bütün demokratik cumhuriyetlerde, emperyalizm ve bankalar egemenliği, zenginliğin sınırsız gücünü savunmak ve kullanmak için yararlanılan bu iki aracı, ender bir sanat haline getirecek derecede "geliştirdi". Eğer, örneğin Rusya Demokratik Cumhuriyetinin daha ilk aylarında, "sosyalistler"in —Devrimci-Sosyalistler ve Menşevikler— burjuvazi ile koalisyon hükümeti içindeki evliliklerinin, deyim yerindeyse, balayı sırasında, Bay Palçinski, kapitalistleri tedirgin etmeyi ve onların tekerine taş koymayı, askeri siparişler yoluyla devlet hazinesini soymalarını engellemeyi gözeten bütün önlemleri baltalamışsa, ve daha sonra bakanlıktan ayrılmış (ve elbette yerine tastamam aynı bir başka Palçinski geçmiş) olan Bay Palçinski, eğer kapitalistler tarafından yılda 120.000 ruble tutan bir arpalıkla "ödüllendirilmiş" ise, bu nedir? Dolaysız ya da dolaylı rüşvet mi? Yoksa hükümetle kapitalist sendikalar [tröstler] arasında bir bağlaşma, ya da "yalnızca" dostça ilişkiler mi? Çernov ve Çereteli'lerin, Avksentiev ve Skobelevlerin oynadıkları rol nedir? Devlet hazinesine el atan milyonerlerin "dolaysız" bağlaşıkları mıdırlar, yoksa sadece dolaylı bağlaşıkları mı? 

Artık siyasal mekanizmanın bu tür eksikliklerine ve kapitalizmin siyasal zarfındaki kusurlara bağımlı olmadığı için, "zenginlik"in sınırsız gücü demokratik cumhuriyette daha güvenliktedir. Demokratik cumhuriyet, kapitalizmin olanaklı olan en iyi politik biçimidir; çünkü sermaye, demokratik cumhuriyeti (Palçinski, İgernov, Çereteli ve hempaları aracılığıyla) ele geçirdikten sonra, iktidarını öyle sağlam, öyle güvenli bir biçimde kurar ki, burjuva demokratik cumhuriyetindeki hiçbir kişi, kurum ya da parti değişikliği, onu sarsamaz.

Ayrıca genel oy hakkını burjuvazinin egemenlik aleti olarak nitelendirdiği zaman, Engels'in büsbütün kesin ve açık olduğunu da belirtmek gerekir. Alman sosyal-demokrasisinin uzun deneyini açıkça hesaba katan Engels, "genel oy hakkı... işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha fazla hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olmayacaktır" der.

Bizim Devrimci-Sosyalistlerimizle Menşeviklerimiz gibi küçük-burjuva demokratları, tıpkı ikiz kardeşleri olan Batı Avrupa sosyal-şoven ve oportünistlerinin tümü gibi, genel oy hakkından açıkça "daha çok" bir şey beklerler. Genel oy hakkının, "bugünkü devlet içinde", emekçiler çoğunluğunun iradesini gerçekten dile getirmeye ve bu iradenin yerine getirilmesini sağlamaya yetenekli olduğu düşününü paylaşır ve bu yanlış düşünü halka da aşılarlar.

Burada, yalnızca, Engels'in açık, belgin ve somut açıklamasının, "resmi" (yani oportünist) sosyalist partilerin propaganda ve ajitasyonunda her an değiştirilip çarpıtıldığına işaret ederek, bu yanlış düşünün altını çizmekten başka bir şey yapamayız. Marx ve Engels'in "bugünkü" devlete ilişkin görüşleri üzerindeki açıklamamızın devamı, Engels'in burada çürüttüğü anlayışın bütün yanlışlığını ayrıntılı bir biçimde ortaya koyar.

Engels, en tanınmış yapıtında [Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni -ç.] görüşlerini toplu bir biçimde şöyle özetler:
"Demek ki, devlet düşünülemiyecek bir zamandan beri varolan bir şey değildir. İşlerini onsuz gören, hiçbir devlet ve devlet erkliği düşünü bulunmayan toplumlar olmuştur. Toplumun sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı olan belirli bir ekonomik gelişme aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk durumuna getirdi. Şimdi, üretimde, bu sınıfların varlığının yalnızca bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp, üretim için gerçek bir engel de olduğu bir gelişme aşamasına hızlı adımlarla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte, devlet de, kaçınılmaz bir biçimde, yokolur. Üreticilerin özgür ve eşitçi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyecek olan toplum, tüm devlet makinesini, bundan böyle kendisine lâyık olan yere, bir kenara atacaktır: âsâr-ı antika müzesine, çıkrık ve tunç baltanın yanına..."
Çağdaş sosyal-demokrasinin propaganda ve ajistasyon yazınında bu alıntıya pek rastlanmaz. Rastlandığı zaman da, bu metni, sanki bir ikon önünde eğilmek istercesine, yani şu "tüm devlet makinesinin âsâr-ı antika müzesine atılması"nı içeren devrimin genişlik ve derinliği üzerinde en küçük bir düşünme çabası olmaksızın, Engels'e resmen saygı göstermek için aktardıkları görülür. Hatta çoğu zaman onlarda, Engels'in devlet makinesi demekle söylemek istediği şey, pek de anlaşılmışa benzemez.

DEVLETİN "SÖNMESİ" VE ZORA DAYANAN DEVRİM

Engels'in, devletin "sönmesi" üzerindeki formülleri öylesine yaygın, öylesine yinelenen, oportünist salçalı uzlaşmacı marksizmin alışılmış sahteciliğinin temelinde ne yattığını öylesine ortaya koyan şeylerdir ki, onlar üzerinde uzun uzun durmak gerekir. Bu formüllerin çıkarıldığı parçayı tüm olarak aktaralım:
"Proletarya devlet iktidarını ele geçirir ve üretim araçlarını önce devlet mülkiyeti durumuna dönüştürür. Ama, bunu yapmakla, proletarya olarak kendikendini ortadan kaldırır, bütün sınıf ayrımları ile sınıf karşıtlıklarını, ve aynı biçimde, devlet olarak devleti de ortadan kaldırır. Sınıf karşıtlıkları içinde evrimlenen daha önceki toplumun devlete, yani her durumda, sömürücü sınıfın kendi dış üretim koşullarıni sürdürmek, öyleyse özellikle sömürülen sınıfı varolan üretim biçimi (kölelik, toprak köleliği, ücretlilik) tarafından verilmiş baskı koşulları içinde tutmak için kurduğu bir örgüte gereksinimi vardı. Devlet, tüm toplumun resmi temsilcisi, onun gözle görülür bir kurul biçimindeki bireşimiydi, ama bu, tüm toplumu, zamanı için, kendi başına temsil eden sınıfın devleti: ilk çağda köle sahibi yurttaşların, orta çağda feodal soyluluğun, çağımızda burjuvazinin devleti olduğu ölçüde böyleydi. Sonunda gerçekten tüm toplumun temsilcisi durumuna geldiği zaman, kendikendini gereksiz kılar. Baskı altında tutulacak hiçbir toplumsal sınıf kalmayınca, sınıf egemenliği ve üretimdeki güncel anarşi üzerine kurulu bireysel yaşama savaşımı ile birlikte, bunlardan doğan çatışma ve aşırılıklar da ortadan kalkınca, artık bir baskı altında tutulacak hiçbir şey yok demektir ve özel bir baskı iktidarı, bir devlet, zorunlu olmaktan çıkar. Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak göründüğü ilk eylem —üretim araçlarına toplum adına elkonması—, aynı zamanda onun devlete özgü son eylemidir de. Devlet iktidarının toplumsal ilişkilere korışması, bir alandan sonra bir başkasında gereksiz duruma gelir ve sonra kendiliğinden uykuya dalar. Kişilerin hükümeti yerini, şeylerin idaresi ve üretim işlemlerinin yönetimine bırakır. Devlet "ilga" edilmez, söner. "Özgür halk devleti" üzerindeki kof tümcenin, ajitasyon aracı olarak geçici doğruluğu bakımından olduğu kadar, bilimsel düşün olarak kesin yetersizliği bakımından da değerlendirilmesini; bunun gibi, anarşist denilen kimselerin, devletin bugünden yarına ortadan kaldırılması yolundaki istemlerinin değerlendirilmesini de, işte bu sağlar" (Anti-Dühring; "Bay Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor", 3. Almanca baskı, s. 301-303).[4]
Yanılgıya düşmekten çekinmeksizin söylenebilir ki, Engels'in düşünce zenginliği bakımından çok dikkate değer bu yazısı, bugünkü sosyalist partilerde, Marx'a göre devletin ortadan "kaldırılması" yolundaki anarşist öğretinin tersine, "sönmesi"nin doğruluğu yolundaki bilgiden başka bir sosyalist düşünce izi bırakmamıştır. Marksizmi bu biçimde güdükleştirmek, onu oportünizme indirgemek demektir; çünkü, böylesine bir "yorum"dan sonra, bulanık, yavaş, eşit, kerteli, sıçramasız-patlamasız, devrimsiz bir değişiklik düşüncesinden başka bir şey kalmaz. Devletin "sönmesi" kavramı, yığınlar arasında genellikle yaygın bulunan günlük anlayışı içinde, hiç kuşku yok ki, devrimin uyutulması, hatta yadsınmasıdır.

Oysa, böylesine bir "yorum", marksizmin, yalnızca burjuvazi için yararlı, ve teorik olarak, örneğin Engels'in in extenso aktardığımız "vargı"larında belirtilmiş bulunan başlıca koşul ve düşüncelerin unutulması üzerine kurulu en kaba çarpıtılmalarından biri olmaktan başka bir şey değildir.

Birinci olarak: Usavurmasının başında, Engels, proletaryanın devlet iktidarını eline geçirerek, "böylece devlet olarak devleti ortadan kaldırdığını" söyler. Bunun ne anlama geldiğini düşünmek "âdet olmamıştır". Çoğunlukla, ya bunun anlamı hiç anlaşılmıyor, ya da burada, Engels bakımından, "hegelci bir gevşeklik" gibi bir şey görülüyor. Gerçeklikte, bu sözler proleter devrimlerin en büyüklerinden birinin deneyini, sırası gelince, üzerinde uzun uzun duracağımız 1871 Paris Komünü deneyini, kısaca dile getitirler.

Engels burada, proletarya devrimiyle burjuvazinin devletinin "ortadan kaldırılma"sından sözeder; oysa "sönme" üzerine söylediği şeyler, sosyalist devrimden sonra, proleter devletten ne kalmışsa onunla ilgilidir. Engels'e göre, burjuva devlet "sönmez"; devrim sırasında proletarya tarafından "ortadan kaldırılır". Bu devrimden sonra sönen şey, proleter devlet, başka bir deyişle, bir yarı-devlettir.

İkinci olarak: Devlet "özel bir baskı gücüdür". Engels'in bu hayranlık verici ve son derece derin tanımlaması burada en yetkin bir açıklıkla dile getirilmiştir. Bundan şu sonuç çıkar: proletaryaya karşı burjuvazi tarafından milyonlarca emekçiye karşı biravuç zengin tarafından kullanılan bu "özel baskı gücü" yerine, burjuvaziye karşı proletarya tarafından uygulanan bir "özel baskı gücü"nün (proletarya diktatorası) geçmesi gerekir. "Devletin devlet olarak ortadan kalkması"nın anlami, işte budur. Ve toplum adına üretim araçlarına elkoma "eylem"inin de anlamı budur. Kendiliğinden anlaşılır ki, bir "özel gücün" (burjuvazinin devleti) bir başka "özel güçle" (proletaryanın devleti) böylesine bir yer değiştirmesi hiçbir zaman "sönme" biçiminde olamaz.

Üçüncü olarak: Bu "sönme", ya da daha renkli bir deyimle, bu "uykuya dalma"yı, Engels, hiçbir anlam belirsizliğine yer vermeksizin, "devlet tarafından, toplumun tümü adına üretim araçlarına elkoma"dan sonraki, yani sosyalist devrimden sonraki döneme erteliyor. Hepimiz biliriz ki, "devlet"in o andaki siyasal biçimi en tam demokrasidir. Ama, marksizmi utanıp sıkılmadan çarpıtan oportünistlerden hiçbirinin aklına gelmez ki, bu durumda Engels'te sözkonusu olan şey demokrasinin "uykuya dalma"sı ve "sönme"sidir. Bu, ilk bakışta çok garip görünür. Bununla birlikte, bu ancak demokrasinin de bir devlet olduğu ve bunun sonucu, devlet yokolduğu zaman, aynı biçimde demokrasinin de yokolacağı gerçeğini düşünmeyen biri için "anlaşılmaz" bir şeydir. Burjuva devleti ancak devrim "ortadan kaldırabilir". Genel olarak devlet, yani en tam demokrasi ise, ancak "sönebilir".

Dördüncü olarak: Engels, ünlü "devlet söner" tezini formüle ederken, bu tezin hem oportünistlere, hem de anarşistlere karşı yöneltildiğini somut bir biçimde gösterir. Ve Engels'te asıl önemli olan şey, onun "devletin sönmesi" tezinden çıkarılmış bulunan ve oportünistleri hedef alan sonuçtur.

Devletin "sönmesi" konusunda bir şey okumuş, ya da bundan sözedildiğini duymuş 10.000 kişiden 9990'ının, Engels'in bu tezin sonuçlarını yalnızca anarşistlere karşı yöneltmediğini ya hiç bilmedikleri, ya da artık unutmuş oldukları üzerine bahse girilebilir. Ve geri kalan on kişinin dokuzu da, "özgür halk devleti"nin nemene bir şey olduğunu, ve bu belgiye saldırmakla, neden oportünistlere de saldırılmış bulunulduğunu kuşkusuz bilmez. Tarihi böyle yazıyorlar! Büyük devrimci öğretiyi, egemen hamkafalığa çaktırmadan, yavaş yavaş, böyle uyduruyorlar.

Anarşistlere karşı olan sonuç bin kez ele alınmış, bayağılaştırılmış, en dar düşünceli bir biçimde kafalara sokulmuştur; bir önyargı gücü kazanmıştır bu sonuç. Oportünistlere karşı olan sonuç ise, karanlıkta kalmış ve "unutulmuş"tur!

"Özgür halk devleti", 70 yıllarında Alman sosyal-demokratlarının programında yazılı bir istemdi ve onlar arasında günlük bir formül durumuna gelmişti. Herhangi bir siyasal içerikten yoksun olan bu belgi, demokrasi kavramının küçük-burjuvaca ve tumturaklı bir çevirisinden başka bir şey içermez. Demokratik cumhuriyete yasal bir anıştırmada bulunulduğu ölçüde, Engels, ajitasyon amacıyla, "bir zaman için", bu belgiyi "doğrulama"ya hazırdı. Ama bu bir oportünist belgiydi; çünkü yalnızca burjuva demokrasisini allayıp pullamaya yönelmekle kalmıyor, ayrıca genel olarak her tür devlete karşı yöneltilmiş sosyalist eleştiri konusunda da bir anlama yetersizliğini gösteriyordu. Biz, proletarya için, kapitalist rejimde en iyi devlet biçimi olarak demokratik cumhuriyetten yanayız; ama unutmaya da hakkımız yoktur ki, hatta en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile, halkın nasibi, ücretli kölelikten başka bir şey değildir. Sonra, her devlet, ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş "özel bir baskı gücü"dür. O halde, hiçbir devlet, ne özgürdür, ne de halk devleti. Bunun böyle olduğunu, Marx ve Engels, 70 yıllarında, parti arkadaşlarına birçok kez açıklamışlardır.

Beşinci olarak: Engels'in, devletin sönmesi konusunda bir usavurma bulunduğunu herkesin anımsadığı bu aynı yapıtı, zora dayanan devrimin önemi üzerine bir başka usavurma da içerir. Zora dayanan devrimin oynadığı tarihsel role verdiği değer, Engels'te zora dayanan devrimin gerçek bir övgüsü durumuna dönüşür. Ama bunu "kimse anımsamaz"; günümüzün sosyalist partilerinde, bu düşünün öneminden sözetmek, hatta bunu düşünmek, usülden değildir; yığınlar arasındaki günlük propaganda ve ajitasyonda, bu düşünler hiçbir rol oynamaz. Oysa, bu düşünler, devletin "sönmesi" düşünüyle birlikte, uyumlu bir bütün oluşturur ve ona çözülmezcesine bağlı bulunurlar.

İşte Engels'in bu usavurması:
"... Ama zor, tarihte, başka bir rol" (kötülük kaynağı olmaktan başka bir rol), "devrimci bir rol" de oynarmış; Marx'ın sözlerine göre, bağrında yeni bir toplum taşıyan her eski toplumun ebesiymiş; toplumsal hareketin, sayesinde donmuş ve ölmüş siyasal biçimleri altettiği ve parçaladığı aletmiş, — bunlardan Bay Dühring'de tek söz bile yok. İktisadi sömürü rejimini devirmek için, zorun belki de —ne yazık ki!— zorunlu olacağını iç çekmeler ve inlemeler içinde kabul eder. Çünkü her zor kullanımı, onu kullananın ahlâkını bozar. Ve bu, her muzaffer devrimin sonucu olmuş olan yüksek bir ahlâki ve entellektüel atılım karşısında ileri sürülür! Halka belki de zorla kabul ettirilebilecek zorlu bir çatışmanın, hiç değilse Otuz Yıl Savaşı utancından sonra ulusal bilince işlemiş bulunan kölelik ruhunun kökünü kazıma üstünlüğüne sahip bulunduğu Almanya'da ileri sürülür! Demek bu sönük, tatsız ve güçsüz vaiz anlayışı, kendini tarihin gördüğü en devrimci partiye zorla kabul ettirme sevdasında!" (Anti-Dühring, 3. Almanca baskı, s. 193, 2. kısım, IV. bölümün sonu.)
Engels'in 1878'den 1894'e, yani ta ölümüne dek Alman sosyal-demokratlarına durmamacasına yaptığı, bu zora dayanan devrim övgüsüyle, devletin, "sönmesi" teorisi, aynı öğreti içinde nasıl bağdaştırılabilir?

Çoğunlukla, bu düşüncelerden bazan biri, bazan öteki, keyfi olarak (ya da iktidar sahiplerinin hoşuna gidecek biçimde) ele alınarak, ampirik ya da sofistik bir yöntemle, eklektik bir biçimde bağdaştırılırlar ve yüzde-doksandokuz —eğer daha fazla değilse— ön plana konan şey, "sönme"dir. Diyalektiğin yerine eklektizm geçer: marksizm karşısında, günümüzün resmi sosyal-demokrat yazınında en alışılmış, en yaygın olan şeydir bu. Böyle bir yerine geçirme elbette bir yenilik değildir: Aynı şey, klâsik Yunan felsefesi tarihinde de görülebilir. Marksizmin oportünist çarpıtmasında diyalektiğin eklektik çarpıtması, yığınları en büyük kolaylıkla aldatan çarpıtmadır; eklektizm, yığınlara aldatıcı bir doygunluk verir; sürecin bütün yönlerini, bütün gelişme eğilimlerini, bütün çelişik etkileri vb. hesaba katıyormuş gibi görünür; ama aslında, toplumun gelişmesi üzerine hiçbir tutarlı ve devrimci düşün vermez.

Marx ve Engels'in zora dayanan devrimin kaçınılmazlığı yolundaki öğretileri, yukarda söylediğimiz ve açıklamamızın devamında ayrıntılarıyla göstereceğimiz gibi, burjuva devletle ilgilidir. Burjuva devlet, proleter devlete (proletarya diktatorasına) yerini "sönme" yoluyla değil, genel kural olarak, ancak ve ancak zora dayanan bir devrimle bırakabilir. Engels'in zora dayanan devrime yaptığı övgü, Marx'ın birçok bildirimi ile tam bir uygunluk halindedir. (Zora dayanan devrimin kaçınılmazlığını yürek pekliğiyle, açıkça ilân eden Felsefenin Sefaleti ve Komünist Manifesto'nun vargısını anımsayalım; otuz yıl kadar daha sonra, 1875' te, Marx'ın Gotha Programı'nın oportünist içeriğini yerin dibine batırdığı Gotha Programının Eleştirisi'ni anımsayalım)[5] .

Bu övgü, hiç de bir "tutkunluk" bir tumturaklılık, geçici bir polemik hevesi sonucu değildir. Tüm Marx ve Engels öğretisinin temelinde, bu zora dayanan devrim düşününü —ve bu düşünün ta kendisini— sistemli biçimde yığınlara aşılama zorunluluğu yatar. Bugün ağır basan sosyal-şoven ve kautskist eğilimlerin bu öğretiye ihaneti, kendini, apaçık bir biçimde, her iki eğilim yandaşlarınca da, bu propagandanın, bu ajitasyonun  unutuluşunda gösterir.


Zora dayanan devrim olmaksızın, burjuva devlet yerine proleter devleti geçirmek olanaksızdır. Proleter devletin kaldırılması, yani tüm devletin kaldırılması ise, ancak "sönme" yoluyla olanaklıdır.

Marx ve Engels her devrimci durumu ayrı ayrı irdeleyip, her devrim deneyinden çıkarılan dersleri çözümleyerek, bu görüşleri ayrıntılı ve somut bir biçimde geliştirmişlerdir. Şimdi öğretilerinin bu en önemli bölümüne geliyoruz.
Blogger tarafından desteklenmektedir.