13 Eylül 2018

ÖZGÜRLÜK VE ZORUNLULUK

Lenin

AMPİRYOKRİTİSİZMİN VE DİYALEKTİK MATERYALİZMİN BİLGİ TEORİSİ.


6. ÖZGÜRLÜK VE ZORUNLULUK

Denemeler'inin 140 ve 141. sayfalarında, A. Lunaçarski, Engels'in Anti-Dühring'de bu konu üzerine yaptığı uslamlamaları aktarıyor ve Engels'in bir "hayran olunacak sayfa"da bu konuda verdiği "çarpıcı bir açıklık ve doğruluktaki" tanımına kayıtsız ve şartsız katılıyor. 

Gerçekten de burada hayran olunacak çok şey var. Ama daha da "hayranlık verici" olanı su ki, ne Lunaçarski, ne bir yığın marksist geçinen öteki mahçılar, Engels'in özgürlük ve zorunluluk konusundaki uslamlamalarının bilgibilimsel önemini "farketmemişler"dir. Okumuşlar ve kopya etmişler ama hiç bir şey anlamadan. 

Engels şöyle diyor: 

"Özgürlük ve zorunluluk ilişkisini doğru olarak ilk düşünen Hegel oldu. Ona göre, özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır. Zorunluluk ancak kavranılmadığı ölçüde kördür'. Özgürlük, doğa yasaları karşısında düşlenmiş bir bağımsızlıkta değil, ama bu yasaların bilinmesinde ve bu bilme aracıyla bu yasaların belirli erekler için yöntemli bir biçimde kullanılma olanağındadır. Bu, dış doğa yasaları için olduğu kadar, insanın maddi ve manevi varlığını yöneten yasalar, – gerçeklikte değil, olsa olsa kafamızın içinde ayırabildiğimiz iki yasa sınıfı için de böyledir. Öyleyse, irade özgürlüğü, ne yaptığını bile bile karar verme yetisinden başka bir anlama gelmez. Buna göre belirli bir sorun üzerinde bir adamın yargısı ne kadar özgürse, bu yargının metnini belirleyen zorunluluk o kadar büyüktür. ... Öyleyse özgürlük, kendimiz ve dış doğa üzerinde, doğal zorunlulukların (Naturnotwendigkeiten) bilgisi üzerine kurulu egemenliğe dayanır." (5. Almanca baskı, s. 112-113.)[58] 

Bu uslamlamanın hangi bilgibilimsel öncüllere dayandığını görelim. 

Birincisi, uslamlamasının daha ilk başında Engels, doğa yasalarını, dış doğanın yasalarını, doğanın zorunluluğunu, yani Mach'ın, Avenarius'un Petzoldt ve ortaklarının "metafizik" diye niteledikleri her şeyi kabul ediyordu. Eğer Lunaçarski, Engels'in "hayranlık verici" uslamlaması üzerinde ciddi olarak düşünmek zahmetine katlansaydı, materyalist bilgi teorisini ve doğa yasalarını yadsıyan ya da doğada sadece "mantık" yasaları gören vb., vb. bilinemezcilik ve idealizm arasındaki temel ayrılığı görmemezlik edemezdi. 

İkincisi, Engels, gerici profesörler (Avenarius gibi) ve onların öğretililerinin (Bogdanov gibi) en çok ilgi duydukları iskolastik tanımlar türünden özgürlük ve zorunluluğun "tanımlarını" yapmaya girişmiyor. Engels, sadece, insanın bilgi ve iradesini bir yanda, doğa zorunluluğunu ise öteki yanda olmak üzere ele alıyor, ve her türlü tanımlamadan sakınarak, sözü dolandırmadan, doğal zorunluluğun birincil öğe, insan bilgi ve iradesinin ise ikincil öğe olduklarını saptıyor. İnsan irade ve bilgisi zorunlu ve kaçınılmaz olarak doğa zorunluluğuna kendilerini uyarlamalıdırlar; bu, Engels için açıklamaya değmez bir apaçıklıktır. Materyalizmin Engels tarafından verilen genel tanımlamasından tek yakınanlar Rus mahçıları oldu (doğa birincil öğe, zihin ikincildir; Bogdanov'un bu konudaki "şaşkınlığını" anımsayınız!), ve aynı zamanda Engels tarafından yapılan bu temel ve genel tanımın "hayranlık verici" ve "çok çarpıcı" özel uygulamalarından biri olarak görmelerine engel olmadı! 

Üçüncüsü, Engels "kör zorunluluğun" varlığından kuşku duymaz. O, insanca bilinmeyen bir zorunluluğun varlığını kabul eder. Bu, hemen yukarda aktarılan pasajda oldukça açıktır. Ama, mahçıların görüş açısından, insan, bilmediği bir şeyin varlığını nasıl bilebilir? Bilinmeyen bir zorunluluğun varlığım nasıl bilebilir? Bu "gizemcilik", "metafizik", "fetişler"in ve "putlar"ın kabulü değil midir, bu "kantçı bilinemez kendinde-şey" değil midir? Eğer mahçılar, konu üzerine biraz eğilseydiler, Engels'in şeylerin nesnel niteliklerinin bilinebilirliği ve "kendinde-şeyler"in "bizim-için-şeyler"e dönüşmesi üzerine uslamlaması bir yanda, kör, bilinmeyen zorunluluk üzerine uslamlamaları öte yanda, ikisi arasındaki tam özdeşliği kavramamış olamazlardı. Tek tek her insandaki bilincin gelişmesi ve bütün insanlığın kolektif bilgisinin gelişmesi, her adımda, bize, bilinmeyen "kendinde-şey"in, bilinen "bizim-için-şey"e dönüşmesinin, kör, bilinmeyen zorunluluğun, "kendinde zorunluluğun", bilinen "bizim için zorunluluğa" dönüşmesinin örneklerini sunar. Bilgibilimsel bakımdan bu iki biçim dönüşüm arasında hiç bir ayrım yoktur, çünkü, her iki durumda da temel görüş açısı aynıdır: bu, materyalizmdir, dış dünyanın nesnel gerçekliğinin ve dış doğanın yasalarının, ve hem bu dünyanın, hem de bu yasaların tümüyle insanca bilinebilir oldukları, ama onun tarafından kesenkes hiç bir zaman bilinemeyeceği şeklindeki olgunun kabulüdür. Biz, meteoroloji olaylarındaki zorunlu doğa yasalarını bilmiyoruz, ve onun için de, kaçınılmaz olarak, hava koşullarının kölesiyiz. Ama bu zorunluluğu bilmediğimiz halde, onun var olduğunu biliyoruz. Bu bilgi nereden geliyor? Şeylerin bizim zihnimizin dışında ve ondan bağımsız olarak var olduklarını nereden çıkarıyorsak, bu bilgi de oradan geliyor, bir başka deyişle: bir nesne, duyu örgenlerimiz üzerine etki yaptığında, bilisizliğin yerini bilginin aldığım ve tersine böyle bir etki dışta tutulduğunda, bilginin yerini bilisizliğin aldığını milyonlarca örnekle her insana götüren bilgimizin evriminden geliyor. 

Dördüncüsü, Engels, yukarıda sözü edilen uslamlamada. "salto vitale" yöntemini açıkça felsefeye uygular, yani teoriden pratiğe bir sıçrayış yapar. Bizim mahçıların peşlerinden gittikleri bilgin (ve ahmak) felsefe profesörlerinin hiç biri, hiç bir zaman, böyle bir sıçrayışa kalkışmaz, çünkü "salt bilim"in bir temsilcisi için böyle bir şey yapmak onur kırıcı bir şeydir. Onlarda, söze dayanan "tanımlamaların" ustalıkla, titizlikle pişirilip kotarıldığı bilgi teorisi başka şeydir, pratik başka bir şeydir. Engels'te ise, insanın bütün canlı pratiği, gerçeğin nesnel bir ölçütünü sağlayarak bilgi teorisinin kendi İçine giriverir: biz, bizim zihnimizde ve onun dışında bağımsız olarak var olan ve etki yapan bir doğa yasasını bilmediğimiz sürece, bu yasa, bizi "kör zorunluluğun" kölesi yapar. Biz bu yasayı tanıdığımız anda, (Marks'ın binlerce kez yinelediği gibi) bizim irademizden ve bilincimizden bağımsız olarak işleyen bu yasa bizi doğanın efendisi kılar. İnsan pratiği içinde gerçekleşen doğa üzerindeki egemenlik, doğa  görüngü ve süreçlerinin, insan kafasındaki nesnel olarak doğru bir yansısının sonucudur, ve bu yansının (pratikte ortaya çıkan sınırlar içersinde) nesnel, mutlak, sonsuz bir gerçek olduğu olgusunun kanıtıdır. 

Öyleyse, varılan sonuç nedir? Engels'in uslamlamasının her adımı, denilebilir ki hemen her tümceciği, her önermesi. tümüyle ve özellikle diyalektik materyalizmin bilgibilimi üzerine, başka terimlerle söylersek, Mach'ın ve öğretililerinin cisimlerin "duyum karmaşaları" olduğu konusundaki, "öğeler" konusundaki "duyu algılarının dışımızda var olan gerçeklikle çakışması" konusundaki vb., vb. mahçı saçmalıklarla çarpıcı bir biçimde çelişki içinde olan öncüller üzerine kurulmuştur. Bundan en küçük bir sıkılma duymayan mahçılar, materyalizmi terkediyorlar ve diyalektik üzerine bayatlamış bayağılıkları (Bermann'vari) yineleyip duruyorlar, ve aynı zamanda da diyalektik materyalizmin uygulamalarından birine kollarını açıyorlar! Onlar felsefelerini seçmeci bir dilenci çorbasından almışlardır ve bu çorbayı okurun önüne sürmeye devam ediyorlar. Mach'tan biraz bilinemezcilik, bir parça idealizm alıyorlar, ve Marks'tan aldıkları birazcık diyalektik materyalizmle karıştırıyorlar ve bu türlüyü marksizmin bir gelişmesi diye adlandırıyorlar! Onlar, Mach, Avenarius, Petzoldt ve bütün öteki yetkililerin Hegel ve Marks tarafından (özgürlük ve zorunluluk) sorununa getirilen çözüm hakkında hiç bir fikirleri olmaması salt raslansaldır diye düşünüyorlar: bunun nedeni, bunların, tamamen belli bir kitabın belli bir sayfasını atlamış olmalarındandır – yoksa bu, "yetkililer"in 19. yüzyılda felsefenin kaydettiği gerçek gelişme konusunda tamamen bilisiz olmalarından ve olmakta devam etmelerinden ötürü değil, onların felsefi bilmesinlerci olduklarından ve olmakta devam ettiklerinden ötürüdür. 

İşte Viyana Üniversitesi felsefe profesörlerinden böyle bir bilmesinlerci olan Ernst Mach'ın uslamlaması: 

"Belirlenimciliğin (déterminisme) ya da belirlenemezciliğin  (indéterminisme) durumunun doğruluğu gösterilemez. Yalnız kusursuz bir bilim ya da tanıtsal olarak olanaksız bir bilim bu sorunu çözebilirdi. Burada, araştırmanın daha önceki başarı ya da başarısızlıklarına daha çok ya da daha az öznel ağırlık (subjektives Geıvicht) yükleyip yüklemememize bağlı olarak şeylerin değerlendirilmesine getirilen (man heranbringi) öncüller söz konusudur. Ama araştırma sırasında her düşünür, teoride, zorunlu olarak belirlenimcidir." (Bilgi ve Yanılgı, Almanca 2. baskı, s. 282-283.) 

Salt teoriyi pratikten dikkatle ayırmak bilmesinlercilik değil midir? "Araştırmalar" alanında belirlenimciliğe yönelinirken, ahlakta, toplumsal faaliyet alanında ve "araştırma" dışındaki bütün öteki alanlarda, sorun "öznel" değerlendirilmeye bırakılınca, bu, bilmesinlercilik değil midir? "Çalışma odamda, belirlenimciyim" der bilgiçlik taslayan bilgin; ama filozofun, belirlenimcilik üzerine teoriyi ve pratiği içine alan tam eksiksiz bir sistem kurmak görevinden hiç söz etmez. özgürlük ile zorunluluğun teorik sorunundan tamamen habersiz olduğu için Mach yavan sözler eder. 

"... Her yeni buluş, bizim bilgimizin yetersizliklerini ortaya koyar ve o zamana kadar fark edilmemiş bağımlılıkların tortusunu günışığına çıkarır. ..." (s. 283.) Çok güzel! Bu "tortu", bilgimizin gittikçe daha derinlemesine yansıttığı "kendinde-şey" değil midir? Hiç de değil! "... Böylece, teoride aşın belirlenimciliği savunan kişi aynı zamanda, pratikte bir belirlenmezci kalmak zorundadır, kalmalıdır. ..." (s. 283.) İşte dostça bir paylaşma:19 teori profesörlere, pratik de tanrıbilimcilere! ya da: teoride nesnelcilik (yani "utangaç" materyalizm), ya da pratikte ise "toplumbilimde öznel yöntem".[59] Rus küçük-burjuvazisinin20* ideologlarının, Lesseviç tonundan  Çernov tonuna kadar narodniklerin bu sıradan felsefeden hoşlanmalarında şaşılacak hiç bir şey yoktur. Ama marksist geçinenlerin böylesine saçmalıklarla büyülenerek Mach'ın en saçma vargılarını utangaçlıkla örtmeye çalışmaları, gerçekten üzücü bir şeydir. 

Üstelik Mach, iradeyi işlerken, bu karışıklıkla, bir yarı-bilinemezcilikle yetinmiyor, çok daha ilerilere gidiyor. "... Bizim açlık duyumumuz, Mekanik'te okuyoruz, aslında sülfürik asit ile çinkonun ilgisinden farklı değildir, ve bizim irademiz de, taşın bunu desteklerken yaptığı basınçtan çok farklı değildir. ... Böylece biz, kendimizi (yani bu görüş açısında yer alarak), anlaşılmaz bir atomlar bulutsusu içinde çözmeye ya da doğayı bir hayaletler sistemi içinde çözmeye gerek duymadan, doğaya daha yakın bulacağız." (Fransızca çeviri, s. 434.) Böylece, materyalizme hiç de gerek yoktur ("atom bulutsusu" ya da elektronlar, yani maddi dünyanın nesnel gerçekliğinin kabulü); dünyayı, ruhun varlığının özel bir biçimi olarak görecek bir idealizme hiç gerek yoktur; ama dünyayı irade olarak kavrayan bir idealizm mümkündür, işte bakın yalnız materyalizmin değil Hegel'in idealizminin üstüne de çıkıyoruz, bu da bizi Schopenhauer'inkine benzer bir idealizmle cilveleşmekten alıkoymaz! Mach'ın felsefi idealizmi ile yakın akrabalığına her imada iffetleri hakarete uğramış gibi tavırlar takman bizim mahçılar, bu nazik noktada da susmayı yeğliyorlar. Bununla birlikte, felsefe yazınında, Mach'ın fikirleri üzerine yazılıp da, Mach'ın Willensmetaphysik'e yani iradeci idealizme olan zaafından söz etmeyen bir açıklama bulmak güçtür. Bu nokta J. Baumann21 tarafından ortaya konmuştu ve bu yazarla tartışan mahçı H. Kleinpeter onu bu konuda çürütmedi, sadece Mach'ın, kuşkusuz, "Kant ve Berkeley'e bilimde egemen olan metafizik görgücülükten daha yakın" (yani kendiliğinden materyalizm) olduğunu söylemekle yetindi, (İbid., c. VI. s, 87.) E. Becher22 de bu noktaya işaret ediyor ve diyor ki, eğer Mach bazı bölümlerde iradeci metafiziği savunuyor ve başka yerlerde onu reddediyorsa, bu, sadece onun terminolojisinin keyfiliğini tanıtlar; gerçekte Mach'ın iradeci metafiziğe yakınlığı kuşku götürmez. Lueka23 da "görüngücülük"te (yani bilinemezcilik), bu metafizikten (yani idealizmden) bir tat, bir koku buluyor. W. Wundt24 da, bu arada, bu noktayı belirtiyor. Ve, Überweg-Heinze'nin25 modern felsefe tarihi elkitabı, Mach'ın bir görüngücü olduğunu, "iradeci idealizme hiç de yabancı olmadığım" kaydediyor. 

Kısaca, Mach'ın seçmeciliği ve onun idealizme doğru eğilimi, belki de sadece Rus mahçılarının dışında, herkesin gözünde herkese açık olan şeylerdir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM. — Felsefi idealistler, Ampiryokritisizmin Silah Arkadaşları ve Ardılları
Kantçılığın Soldan ve Sağdan Eleştirisi