26 Ağustos 2018

KAPİTALİST ÜLKELERDE POLİTİK DURUMUN KÖTÜLEŞMESİ

SBKP(B) MERKEZ KOMİTESİNİN FAALİYETİ ÜZERİNE XVII. PARTİ KONGRESİNE HESAP VERME RAPORU  26 Ocak 1934 

DÜNYA KAPİTALİZMİNİN SÜREGİDEN . BUNALIMI. VE SOVYETLER BİRLİGİ'NİN DIŞ POLİTİK DURUMU

Stalin

Uzayan bu ekonomik bunalım, iç planda olduğu ka­dar uluslararası ölçüde de kapitalist ülkelerin siyasal du­rumunun şimdiye kadar görülmedik biçimde tehlikeli bir durum alması sonucunu doğurdu. 

Dış pazarlar uğruna mücadelenin alevlenmesi öz­gür ticaretin son kalıntılarının ortadan kalkması, koru­yucu gümrük tarifeleri, ticaret savaşı, kambiyolar savaşa, damping ve daha başka bunlara benzer, iktisat poli­tıkasında aşırı bir milliyetçiliği dışa vuran önlemler, ül­keler arası ilişkileri son derece gerginleştirdiler, askeri çatışmalara elverişli bir zemin yarattılar ve dünyanın ve nüfuz bölgelerinin en güçlü devletler yararına yeniden paylaşılmasının aracı olarak savaşı gündeme getirdiler.

Japonya'nın Çin'e karşı savaşı, Mançurya'nın işgalı, Japonya'nın Milletler Cemiyeti'nden ayrılması ve Ku­zey Çin'de ilerlemesi, durumu büsbütün ağırlaştırdı. So­nuç: Pasifik Okyanusu için mücadelenin hızlanması Japonya'nın, Birleşik Devletler'in, İngiltere'nin ve Fransa'nın deniz kuvvetlerini artırıp silahlandırmaları. 

Almanya'nın Milletler Cemiyeti'nden ayrılması ve öç alıma heyulası, Avrupa'da durumun ağırlaşmasına ve silahlanmanın  artmasına yeni bir hız verdi.

Burjuva pasifizminin bugün acınacak bir biçimde yerinde saymasında, silahsızlanma üzerine gevezeliklerin yerini ise silahsızlanma ve gene silahsızlanma üzerine iş görüşmeleri nin almasında şaşılacak hiç bir şey yoktur.

Tıpkı 1914 de olduğu gibi, savaş tutkunu emperyalizmin partileri , savaç ve öç alma partileri, yeniden ön planda boy gösteriyorlar.

Her şey gözle görülür bir biçimde yeni bir savasa doğru gidiyor. 

Bu aynı etkenlerin işleyişi sonucu kapitalist ülkele­rin iç durumu daha da ağırlaşıyor. Dört yıllık sanayi bunalımı işçi sınıfını tüketti ve umutsuzluğa sürükledi. Dört yıllık tarımsal bunalım, köylülüğün yoksul tabakalarını, yanlız bellibaşlı kapitalist ülkelerde değil özel­likle sömürge ve bağımlı ülkelerde de tamamıyla yıkıma sürükledi. İşsizlerin sayısını az göstermek amacıyla yapılan bütün İstatistik hilelerine karşın, burjuva kurum­larının resmi verilerine göre, işsizlerin sayısı, Avrupa'nın öteki ülkelerini saymazsak, İngiltere'de 3 milyona, Al­manya'da 5 milyona, Birleşik Devletler'de 10 milyona ulaşıyor. Bu rakamlara, sayıları 10 milyonu aşan kısmi işsizleri ekleyiniz; yıkıma uğrayan köylüleri de ekleyi­niz, emekçi yığınların yoksulluk ve umutsuzluğunun yak­laşık bir tablosunu elde edersiniz. Halk yığınları, henüz kapitalizme saldırıya geçme noktasına gelmiş değiller­dir; Ama bu saldırı düşüncesi yığınların bilincinde olgun­laşıyor, bundan. kuşku duymak olanaksızdır. Örneğin, faşist rejimi deviren İspanyol devrimi, Çin ve yabancı burjuvazinin birleşik karşı-devriminin durduramadığı, Çin'de Sovyet bölgelerinin artması gibi olaylar, buna, açık bir şekilde tanıklık ediyorlar.

Doğrusunu isterseniz, kapitalist ülkelerin egemen sı­nıflarının, parlamentarizmin ve burjuva demokrasisinin en son izlerini, zorbalara karşı mücadelesinde işçi sını­fının yararlanabileceği bu kalıntıları yıkmaya ve yerle bir etmeye böylesine kendilerini vermelerini; komünist par­tileri illegaliteye itmelerini ve diktatörlüklerini elde tutmak için açıkça terörist yöntemlere geçmelerini açıklayan da, budur. 

Bugünün emperyalist politikacılarının en birinci uğ­raşları, dış politikanın başlıca öğeleri olarak şoven ve savaş hazırlığı, iç politikada ise gelecek savaşın cephe gerilerini kuvvetlendirmek için zorunlu çare olarak işçi sınıfı üzerinde baskı ve terördür. 

Savas tutkunu burjuva politikacıları arasında, faşizmin bugün en moda konu haline gelmesinde şaşılacak hiçbir şey yok. Yalnızca genellikle faşizmden sözetmiyorum, her şeyden önce Alman tipi faşizmden, en ince ayrıntılanna kadar yapılmış bir incelemenin bile en ufacık bir sosyalizm atomuna raslanmasına olanak verme­diğine göre, yanlış olarak nasyonel (ulusal) sosyalizm denilen bu faşizmden sözediyorum.
.
Bu bağıntıda, faşizmin Almanya'daki zaferini, yal­nızca, işçi sınıfının zayıflığının işareti olarak, ve faşiz­me yolu açan sosyal-demokrasinin işçi sınıfına karşı iha­netlerinin sonucu olarak düşünmemek gerekir. Bunu, aynı zamanda, burjuvazinin zayıflığınının işareti, burju­vazinin artık eski parlamentarizm yöntemleri ile, burju­va demokrasisi yöntemleri ile, iktidar eyleyebilecek du­rumda olmadığını gösteren bir işaret saymak gerekir, burjuvaziyi, iç politikasında terörcü hükümet yöntem­lerine başvurmaya zorlayan budur; faşizmin zaferini, ay­rıca, burjuvazinin artık barışçı bir dış politika temeline dayanarak bugünkü durumdan bir çıkış yolu bulabile­cek güçte olmadığını gösteren bir işaret olarak kabul etmek gerekir, burjuvaziyi bir savaş politikasına baş­vurmaya zorlayan da budur.

Durum budur işte.

Böylece, içinde bulunulan durumdan bir çıkış yolu olarak yeni bir emperyalist savaşa doğru gidildiğini görüyorsunuz.

Savaşın gerçek bir çıkış yolu getirebileceğini var­saymak için hiçbir neden olmadığı açıktır. Tersine, sa­vaş, durumu büsbütün karıştıracaktır. Dahası, kesin ola­rak devrimi başlatacak ve birinci emperyalist savaş sırasında olduğu gibi, bir dizi ülkede kapitalizmin varlı­ğını bile tehlikeye atacaktır. Ve eğer, bu ilk emperya­list savaşın deneyimine karşın, burjuva politikacıları, gene de, denize düşen yılana sarılması gibi dört elle savaşa sarılıyorlarsa, bu demektir ki, bir daha çıkama­macasına batağa saplanmışlar, çıkmaza girmişlerdir ve başaşağı uçuruma atlamaya hazırdırlar.

Dolayısıyla, şimdi burjuva politikacıları çevrelerinde koparılan savaşın örgütlenmesi planlarını kısaca göz­den geçirmek zararlı olmaz.

Kimileri, savaş büyük devletlerden birine karşı dü­zenlenmelidir diye düşünüyorlar. Onu ezici bir yenilgiye uğratmayı ve onun kesesinden kendi işlerini yolu­na koymayı düşünüyorlar. Diyelim ki, bu savaşı dü­zenlediler. Bundan ne sonuç doğabilir?

Bilindiği gibi, birinci emperyalist savaş sırasında, büyük devletlerden biri, yani Almanya da aynı şekilde yok edilmek ve onun kesesinden zengin olunmak iste­niyordu. Ama ne sonuç verdi bu? Alrnanya'yı yok ede­mediler, ama Almanya'da yenenlere karşı öyle bir kin tohumu saçtılar ve öç almaya öyle elverişli bir ortam yarattılar ki, şimdiye değin, kendi kazdıkları bu iğrenç kuyudan henüz çıkamıyorlar ve kanıma göre daha uzun zaman da çıkamayacaklardır. Ama buna karşılık, Rusya'da kapitalizmin yıkılması, proleter devriminin zafe­re ulasması sonucunu, ve dolayısıyla:-Sovyetler Bir­liğini [ortaya çıkmasını -ÇN] sağladılar. İkinci emperyalist savaşın, onlar için birincisinden «daha iyi» sonuçlar vereceğinin güvencesi var mı? Tersini varsay­mak daha doğru olmaz mı?

Baskaları askeri bakımdan zayıf, ama pazar bakı­mından geri ülkelerden birine karşı, örneğin, bu kişi­lerin görüşüne göre, zaten kelimenin gerçek anlamında bir devlet denilemeyecek olan ve kuvvetli devletler tara­fından ilhak edilmek zorunda olan, «örgütlenmemiş bir toprak parçası» durumunda olan Çin'e karşı savaş dü­zenlemek gerektiğini düşünüyorlar. Çin'i kesin olarak ve son kez paylaşmak, onun kesesinden, kendi işlerini yoluna koymak istiyorlar açıkça .. Diyelim ki bu savaşı düzenlediler. Ne sonuç doğabilir bundan?

Bilindiği, gibi, 19. yüzyılın başında Almanya ve İtalya'ya da bugün Çin'e bakıldığı gibi, yani devlet gözüyle değil «örgütlenmemiş toprak parçaları» gözüyle bakılı­yordu. Ve onlara köle gibi davranıyorlardı. Ne sonuç çıktı bundan? Bilindiği gibi Almanya ve İtalya'nın bağımsızlık savaşları ve bu ülkelerin bağımsız devletler halinde birleşmeleri gibi bir sonuç çıktı. Ve bu ülkele­rin halklarının yüreğinde zorbalara karsı kinin katmer­lenmesi gibi bir sonuç meydana geldi. Bu kinin sonuçları, bugün henüz kaybolmuş değildir ve öyle yakın zamanda da kaybolmayacaktır. İnsan soruyor kendi ken­dine: emperyalistlerin Çin'e karşı savaşının da aynı sonuçları vermeyeceğinin güvencesi nedir? 

Daha başkaları, savaşın «üstün bir ırk» tarafından, örneğin Cermen «ırkı» tarafından «aşağı bir ırka» karşı, en başta da Slavlara karşı düzenlenmesi gerektiğini; «üstün ırk», «aşağı ırkı» verimli kılmakla ve onun üzerin­de egemenlik kurmakla yazgılı olduğuna göre, yalnızca böyle bir savaşın, bugünkü durumundan bir çıkış yolu sağlayabileceğini düşünüyorlar. Kabul edelim ki, dünyanın güneşe uzaklığı kadar bilimden uzak olan bu garip teori, evet, haydi kabul edelim ki bu garip teori, uygulamaya konulmuş olsun. Bundan nasıl· bir sonuç doğabilir? 

Bilindiği gibi, Eski Roma, bugünkü Almanların ve Fransızların atalarına, «üstün ırk» temsilcilerinin bu­gün Slav halklara baktıkları gibi bakıyordu. Bilindiği gibi, Eski Roma, onlara, sonsuza değin «üstün ırka», «Büyük Roma»ya boyun eğmeye yazgılı «aşağı ırk» gibi, «barbarlar» gibi davranıyordu. Ve laf aramızda, Eski Roma'nın, bunun için bazı nedenleri de vardı; günü­müzdeki «üstün ırk»ın temsilcileri için ise aynı şeyler söylenemez. [Alkış tufanı.] Peki, ne sonuç çıktı? Roma lı-olmayanlar, yani tüm "barbarlar" ortak düsmana karşı birleştiler ve büyük bir çatırtıyla onu devirdiler. Soru kendiliğinden çıkıyor: bugünkü «üstün ırk»ın temsilcilerinin iddialarının aynı acıklı sonuca götürmeyece­ğinin güvencesi nedir? Berlin'in eli kalem tutan faşit politikacılarının, savaşta sınanmış eski Romalı fatihler­den daha şanslı olacaklarının güvencesi nerededir? Ter­sini varsaymak daha doğru olmaz mı acaba?

Nihayet daha başkaları da, savaşı SSCB'ne karşı düzenlemek gerektiğini düşünüyorlar. SSCB'ni yenme­yi, topraklarını paylaşmayı ve onun kesesinden zengin olrnayı düşünüyorlar. Sadece Japonya'daki bazı askeri çevrelerin böyle düşündüklerini sanmak yanlış olur .. Belli Avrupa devletlerinin siyasi önder çevrelerinde de bu gibi planların düşünüldüğünü biliyoruz. Bu bayların, sözden eyleme geçtiklerini kabul edelim, ne sonuç çıkabilir? 

Bu savaşın burjuvazi için en tehlikelisi olacağından kuşku duyulamaz. Bu savaş burjuvazi bakımından, yal­nızca SSCB halkİan devrimin kazanımları uğruna ölesi­ye savaşacakları için en tehlikeli olmayacaktır. Savaş, yalnız cephelerde değil, ama aynı zamanda düşmanın cephe gerilerinde de süreceği için de burjuvazi için en tehlikeli savaş olacaktır. Burjuvazi, SSCB işçi sınıfının Avrupa ve Asya'daki sayısız dostlarının, tüm ülkelerin işçi sınıfının anavatanına karşı caniyane bir savaş kış­kırtan kendi zorbalarını önlemeye çalışacaklarından hiç kuşku duymasın. Ve eğer, bu savaşın ertesinde, bu burjuva baylar, kendilerine yakın ve bugün, "tanrının izniyle" rahat rahat hükümet eylemekte olan hükümetlerden birkaçı eksilirse, gelip bize çatmasınlar. [Şiddet­li alkış lar.] 

Anımsayacağınız gibi, SSCB'ne karşı on beş yıl ön­ce de böyle bir savaş açılmıştı. Bilindiği gibi pek sayın Churchill, o zaman bu savaşı «14 devletin seferi» gibi ozanca bir formül arkasında maskelemişti. Mutlaka anımsarsınız, bu savaş, ülkemizin bütün emekçilerini, işçi ve köylü anavatınını dış düşmana karşı savunmak için göğüslerini siper eden özveri dolu savaşçıların tek bir cephesi halinde birleştirmişti. Bu savaşın nasıl so­nuçlandığını bilirsiniz. Müdahaleci orduların ülkemiz­den kovulmasıyla ve Avrupa'da devrimci «eylem komi­teleri»nin kurulmasıyla sonuçlandı. SSCB'ne karşı bir ikinci savaşın, saldırganların tam yenilgisiyle, Avrupa ve Asya'nın birçok ülkesinde devrimle, bu ülkelerdeki burjuva ve toprak sahiplerinin hükümetlerinin ezilme­siyle sonuçlanacağ1ndan kuşku duyulamaz.

Burjuva politikacılarının saplandıkları savaş plan­lan böyle işte.

Gördüğünüz gibi, ne zihniyet, ne de kahramanlık bakımından hiç de parlak değiller. [Alkışlar.]

Ama, burjuvazi savaş yolunu seçerken, dört yıldır süren bunalım ve işsizliğin umutsuzluğa sürüklediği ka­pitalist ülkeler işçi sınıfı da devrim yoluna giriyor. Bu demektir ki, devrimci bunalım olgunlaşıyor ve olgunlaş­maya devam edecektir. Ve devrimci bunalım, burju­vazinin askeri tertipleri içinde büsbütün aklı karıştığı ve işçi sınıfına ve emekçi köylülere karşı terörist mücadele yöntemlerine sık sık başvurduğu ölçüde, o kadar daha çabuk yayılacaktır.

Bazı yoldaşlar, devrimci bunalım ortaya çıkar çık­maz, burjuvazinin kaçınılmaz olarak çaresiz bir durum­da kalacağını; yani burjuvazinin sonunun önceden belir­lenmiş olduğunu, devrim.in zaferinin böylece güven al­tına alınmış olduğunu ve kendilerine, bir tek, burjuvazinin devrilişini beklemek ve zafer kararları kaleme al­mak kaldığım düşünüyorlar. Bu ağır bir yanılgıdır. Devrimin zaferi hiçbir zaman kendiliğinden gelmez. Onu hazırlamak ve mücadeleyle kazanmak gerekir. Ve onu hazırlayabilecek ve kazanabilecek olan da yalnız, güçlü bir proleter devrimci partidir. Öyle zamanlar olur ki, durum, devrimci bir durumdur, burjuvazinin iktidarı temellerine kadar sarsılmıştır, ama gene de devrimin zaferi gelmez, çünkü proletaryanın, yığınlara önderlik edecek ve iktidarı ele geçirecek kadar güçlü ve otorite sahibi devrimci bir partisi yoktur. Bu gibi «durumla­rın» meydana gelemeyeceğini sanmak akılsızlık olur.

Bu konuda, Lenin'in Komünist Enternasyonalin II. Kongresinde devrimci bunalım üzerine söylediği şu ön­görülü sözlerini anımsatmak yersiz olmayacaktır:

"İste devrimci eylemimizin dayanağı, temeli olarak devrimci 'bunalım sorununa gelmiş bulunuyoruz. Burada her şeyden önce, yaygın iki yanılgıyı belirtmek gerekir. Bir yandan burjuva iktisatçıları, bu bunalımı, In­gilizlerin zarif deyimine uygun olarak basit bir «rahatsızlık» gibi gösteriyorlar. öte yandan, devrimciler, zaman zaman bu bunalımın, kesinlikle çıkış yolu olmayan bir bunalım olduğunu tanıtlamaya çalışıyorlar. Bu bir yanılgıdır. İçinden kesinlikle çıkılmaz, çaresiz durum­lar yoktur. Burjuvazi, aklını yitirmiş utanmaz bır hay­dut gibi davranıyor, budalalık üstüne budalalık yapıyor, böylece durumu ağırlaştırıyor ve kendi yıkımını çabuk­laştırıyor. Kabul. Ama, bazı küçük ödünlerin yardımıy­la, sömürülenlerin belli bir azınlığım uyutmasının ve ezilenlerin ve sömürülenlerin belli bir bölümünün falan hareketini ve filan ayaklanmasını bastırması­nın kesin olarak olanak dışı olduğu «tanıtlanamaz». Durumun «kesinlikle» çaresiz, çıkışı olmayan bir du­rum olduğunu önceden «tarutlama»ya kalkışmak boş bir bilgiçlik taslamak, ya da sözcükler ve düşünceler üzerinde oynamak demek olur. Bu noktada ve buna benzer baska noktalarda, gerçek «tanıtlama», ancak pra­tik olabilir. Burjuva düzeni, tüm dünyada en derin dev­rimci bunalımlardan birini geçiriyor. Şimdi sözkonusu olan , devrimci partilerin pratiği ile, bu partilerin, bu bunalımı başarıyla yürütülen bir devrimin, zafere ulaşan bir devrimin çıkarına kullanabilmek için yeterince bi­linçli, örgütlenme anlayışına sahip, sömürülen kitleler­le yeterince bağlar kurabilmiş, gözüpek, kararlı ve be­cerikli olduklarını «tanıtlamak»tır. («Uluslararası Du­rum ve Komünist Enternasyonalin Temel Görevleri Hakkında Rapor», c. XXV, s. 340-341, Rusça.)