15 Eylül 2017

«MAO ZEDUNG DÜŞÜNCESİ»: ANTİ-MARKSİST BİR TEORİ

Enver Hoja

Çin Komünist Partisi içindeki bugünkü durum; bu partinin dolambaçlı yolu ve yalpalayan, oportünist tutumu; stratejisinde sık sık uyguladığı değişiklikler; bu önderliğin Çin’i bir süper devlet yapmak için geçmişte izlediği ve halen izlemekte olduğu siyaset; Mao Zedung’un ve onun «Mao Zedung düşüncesi» olarak adlandırılan görüşlerinin Çin devrimindeki yeri ve rolü sorununu çok doğal olarak gündeme getirmektedir.

«Mao Zedung düşüncesi» Marksizm-Leninizmin özelliklerinden yoksun bir «teori»dir. Gerek eskiden iktidarda olan, gerek şimdi iktidarı ele geçirmiş olan tüm Çinli önderler, örgütlenme biçimlerinde ve eylem yöntemlerinde, stratejik ve taktik amaçlarda karşı devrimci plania- rını hayata geçirmek amacıyla «Mao Zedung düşüncesi» ile spekülasyon yaptılar ve yapmaya devam etmektedirler.

Çin önderlerinin kararsız eylemini, kaypak ve çelişkili tavırlarını, Çin iç ve dış siyasetindeki ilkesizlik ve pragmatizmi, bu siyasetin Marksizm-Leninizmden saptığını ve sol lafazanlık arkasında gizlendiğini gördükçe, biz Arnavutluk komünistleri, «Mao Zedung düşüncesi»nin oluşturduğu tehlike hakkında giderek bir düşünceye ve daha sonra bir kanıya sahip olduk. Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında partimiz kurulduğunda ve hatta Kurtuluştan sonra, halkımız Çin’e ilişkin çok az bilgiye sahipti. Ama dünyanın tüm devrimcileri gibi biz de Çin’in ilerici niteliğine inanmıştık: «Çin büyük bir ülkedir, Çin savaşıyor, Çin’de yabancı emperyalizme karşı, ayrıcalıklara karşı, devrim kaynıyor» vb. vb. Sun Yat-sen’in faaliyeti, Sovyetler Birliği ve Lenin’le olan ilişkileri ve dostluğu hakkında genel olarak birşeyler biliyorduk; biraz da Kuo- mintang hakkında bilgimiz vardı; Çin halkının Japonla- ra karşı sürdürdüğü mücadeleyi biliyorduk; başında bir Marksist-Leninistin, Mao Zedung’un bulunduğu büyük bir parti olarak kabul edilen Çin Komünist Partisi’nin varlığını biliyorduk. Hepsi bu kadardı.

Partimiz, ancak 1956’dan sonra Çinlilerle daha yakın ilişkiler kurdu. Bu ilişkiler, partimizin Kruşçevci modern revizyonizme karşı yürüttüğü mücadele nedeniyle giderek gelişti. O zamanlar, özellikle de bizzat Çin Komünist Partisi Kruşçev revizyonistleriyle açık bir anlaşmazlığa düştüğünde, bizim Çin Komünist Partisi ile ya da daha doğrusu Çin Komünist Partisi’nin önder kadrolarıyla olan ilişkilerimiz daha da sıklaştı ve yakınlaştı. Ama şunu da belirtmeliyiz ki Çinli önderlerle olan buluşmalarımız dostça geçmesine karşın bu buluşmalarda Çin, Mao Zedung ve Çin Komünist Partisi bazı yönlerden bizim için bir bilmece olarak kaldılar.

Çin, Çin Komünist Partisi ve Mao Zedung bizim için neden bilmeceydi? Bunlar bir bilmeceydi; çünkü Çinli önderlerin bir dizi siyasal, ideolojik, askeri ve örgütsel önemli sorundaki davranışlarının çoğu, ister genel, ister kişisel davranışlar olsun, kimi zaman sağa, kimi zaman sola sendeliyordu. Çinli önderler kimi zaman kararlı, kimi zaman kararsız görünüyorlardı; ara sıra doğru bir tutum içine giriyorlardı ama özellikle, oportünist tavırları göze çarpıyordu. Mao’nun hayatta olduğu tüm dönem boyunca Çin siyaseti genel olarak yalpalayan bir siyasetti; içinde bulunulan durum ve koşullara göre değişiyordu; Marksist-Leninist omuriliği yoktu. Önemli bir siyasal soruna bugün başka, yarın başka bir biçimde yaklaşılıyordu. Çin siyasetinde yerleşmiş ve tutarlı bir çizgi bulmak olanaksızdı.

Bu tavırlar elbette dikkatimizi çekiyordu ve onları onaylamıyorduk ama gene de, Mao Zedung’un faaliyetini tanıdığımız kadarıyla onun bir Marksist-Leninist olduğunu belirten genel kanıdan hareket ediyorduk. Bununla birlikte, Mao Zedung’un, proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olmayan çelişkiler olarak ele alınması tezi, uzlaşmaz sınıfların tüm sosyalizm dönemi boyunca var olacağı tezi, devrimde köylülüğün rolünü mutlaklaştıran «şehirlerin kırlardan kuşatılması» tezi gibi birçok tezlerinde ihtiyatlı davranıyorduk ve Marksist-Leninist görüşlerimizi koruyorduk; bu görüşlerimizi, fırsat buldukça Çinli önderlere ilettik. Mao Zedung’un ve Çin Komünist Partisi’nin, partimizin Marksist-Leninist görüşleri ve tutumlarıyla uyuşmayan diğer bazı görüşlerini ve siyasal tutumlarını ise, büyük bir devletin, belli durumların zorlamasıyla uyguladığı geçici taktikler olarak ele alıyorduk. Ama zamanla, Çin Komünist Partisi’nin tutumlarının yalnızca taktik sorunu olmadığı gittikçe daha açıklık kazandı.

Partimiz, gerçekleri çözümleyerek, kendisini uyanık olmaya götüren bazı genel ve özel sonuçlara vardı; ama Çin Komünist Partisi ve Çinli önderlerle polemiğe girmekten kaçındı. Bunun nedeni partimizin böyle bir polemiği sürdürmekten korkması değil, Çin Komünist Partisi’nin ve Mao Zedung’un yanlış, anti-Marksist yolu hakkında partimizin elindeki verilerin eksik olması ve kesin sonuçlar çıkarmaya olanak vermemesidir. Diğer yandan, Çin Komünist Partisi bir süre, Amerikan emperyalizmine ve gericiliğe karşı çıktı. Aynı biçimde o, doğru ve ilkeli Mark- sist-Leninist tavırlardan kaynaklanmadığı bugün açıklığa kavuşmuş olsa bile, Kruşçevci Sovyet revizyonizmine de karşı tavır aldı.

Ayrıca Çin’deki iç siyasal, ekonomik, kültürel, toplumsal vb. yaşam hakkında da tam bir bilgimiz yoktu. Çin Komünist Partisi’nin ve Çin devletinin örgütlenmesi bize her zaman kapalı tutuldu. Çin Komünist Partisi bize, hiçbir zaman, Çin partisinin ve devletinin örgütlenme biçimlerini incelemek için olanak tanımadı. Biz Arnavutluk komünistleri, yalnızca, Çin’in devlet örgütlenmesinin bazı yönleri hakkında kaba hatlarıyla bilgi sahibiydik; o kadar; çünkü bize, Çin’de partinin deneyini öğrenmek, partinin nasıl çalıştığını, nasıl örgütlendiğini, çeşitli alanlarda çalışmanın hangi yönlerde geliştiğini ve bu yönlerin somut olarak hangileri olduğunu görmek olanağı verilmedi.

Çin’li önderler kurnaz davrandılar. Partilerinin ve devletlerinin faaliyeti hakkında bilgi edinmede gerekli olan birçok belgeyi yayınlamadılar. Belgelerini yayınlamaktan özellikle kaçındılar ve kaçınıyorlar. Elimizde mevcut olan birkaç belge de eksiktir. Mao’nun eserlerinin, resmi olarak kabul edilen dört cildi, yalnızca 1949’a kadar olan yazıları kapsamaktadır. Ayrıca bu yazılar öyle özenle düzenlenmişlerdir ki Çin’de geçmişte var olan gerçek durum doğru ve tam olarak yansımamaktadır.

Sorunların siyasal ve teorik sunuluşu, son derece kafa karıştırıcı olan Çin edebiyatı şöyle dursun, Çin basınında bile yalnızca propaganda niteliğindeydi. Makaleler, aritmetik olarak ifade edilen tipik Çinli basmakalıp formüllerle doluydu: «Üç iyi, beş kötü», «dört eski, dört yeni», «iki uyarı, beş kendi kendini denetleme», «üç doğru, yedi yanlış» vb. vb. Geleneksel Marksist-Leninist teori ve kültüre göre düşünmeye, davranmaya ve yazmaya alışmış olan bizler için, bu aritmetik formüllerin «teorik» anlamını çözmek zordu.

Çinli önderler, kendi deneylerini incelememiz için hiçbir parti heyetimizi çağırmadılar. Partimizin talebi üzerine Çin’e yollanan birkaç heyete ise Çinliler, parti çalışması hakkında açıklama yapmak, deneylerini aktarmak yerine, daha çok propaganda yaptılar ve bu heyetleri şuraya buraya komün ve fabrikaları gezmeye götürdüler. Onların bu tuhaf tutumu kime karşıydı? Biz Arna- vutlara, yani en zor anlarında onları savunmuş olan dostlarına karşı. Tüm bu davranışlar bizim akıl erdiremediğimiz şeylerdi; ama bu, aynı zamanda Çin Komünist Par- tisi’nin bize kendi durumunu olduğu gibi göstermek istemediğini belirten bir uyarı işaretiydi.

Ancak, partimizin en çok dikkatini çeken şey, kafamızda birçok noktada önemli soruların doğmasına yol açan Kültür Devrimi’ydi. Mao Zedung’un başlattığı Kültür Devrimi sırasında, Çin Komünist Partisi’nin ve Çin devletinin eyleminde Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in öğretilerine dayanmayan şaşırtıcı siyasal, ideolojik ve örgütsel görüşler ve davranışlar ortaya çıktı. Daha önceki şüp- heli uygulamalar, Kültür Devrimi sırasında ve özellikle o günden bu yana gelişen olaylar, her biri diğerine karşıt bir platforma sahip olan şu ya da bu grubun —bugün Lin Biao grubunun, yarın Deng Siao-ping ya da Hua Guo- feng diye birinin grubunun vb.— yönetime gelmesi ya da yönetimden düşmesi; işte tüm bunların değerlendirilmesi, partimizi, Mao Zedung’un ve Çin Komünist Partisi’nin görüşlerini ve eylemlerini daha yakından incelemeye, «Mao Zedung düşüncesi»ne ilişkin daha tam bir görüşe sahip olmaya itti. Kültür Devrimi’nin parti tarafından yönetilmiş olmaması, tersine Mao Zedung’un bir çağrısıyla ortaya çıkan kaos halinde bir patlama olması, bize göre, bu hareketin devrimci niteliğini yok ediyordu. Milyonlarca örgütsüz gencin, lise ve üniversite öğrencisinin Pe- kin’e, parti ve devlet komitelerinin üzerine yürümesini, onları dağıtmasını sağlayan şey, Çin’de Mao Zedung’un sahip olduğu otorite idi. Bu gençlerin, o zamanlar Çin’de «proleter ideoloji»yi temsil ettiği, partiye ve proleterlere «gerçek» yolu onların göstereceği söyleniyordu.

Belirgin bir siyasal nitelik taşıyan bu devrime kültür devrimi dendi. Partimiz bu deyimi doğru bulmadı; çünkü Çin’de patlak veren hareket gerçekte kültürel değil, siyasal bir hareketti. Ama en önemlisi, bu «büyük proleter devrimi»nin ne partinin ne de proletaryanın yönetiminde olmamasıydı. Bu ciddi durum, devrimde proletaryanın önder rolünü küçümseyen ve gençliğin rolünü abartan Mao Zedung’un eski anti-Marksist görüşlerinden kaynaklanıyordu. Mao şöyle yazmıştı: «Çin gençliği 4 Mayıs Hare- keti’nden bu yana ne gibi bir rol oynamaya başladı? Bir anlamda onlar öncü rolü oynamaya başladılar. Aşırı gericiler dışında ülkemizde herkes bu gerçeği kabul etmektedir. Öncü rolü oynamak ne demektir? Bu önderliği üstüne almak demektir...»*

Böylece işçi sınıfı saf dışı edilmiş oldu ve birçok durumda kızıl muhafızlarla karşı karşıya geldi, hatta onlarla çarpıştı. O zamanlar Çin’de bulunan yoldaşlarımız, fabrika işçilerinin gençlerle çarpıştığını bizzat kendi gözleriyle gördüler. Parti dağıtılmıştı. Parti tasfiye edilmişti ve komünistler ve proletarya tümüyle hiçe sayılmışlardı. Durum çok ciddiydi.

Partimiz Kültür Devrimi’ni destekledi; çünkü Çin’de devrimin kazançları tehlikedeydi. Mao Zedung’un kendisi, bize Çin’de parti ve devletin Liu Şao-şi ve Deng Siao- ping’in dönek kliği tarafından gasbedilmiş olduğunu ve Çin devriminin kazançlarının tehlikede olduğunu söyledi. Bu koşullar altında partimiz, bu ciddi durumdan kimin sorumlu olduğuna bakmaksızın Kültür Devrimi’ni destekledi. Partimiz, iktidarı ele geçirme uğruna birbiriyle çatışan ve silahlı çarpışmalardan bile kaçınmayan anti-Mark- sist grupların hizip mücadelesini değil, kardeş Çin halkını, Çin’de devrim ve sosyalizm davasını savundu.

Olayların akışı gösterdi ki Büyük Proleter Kültür Devrimi ne bir devrimdi, ne büyüktü, ne de kültüreldi ve özellikle zerre kadar proleter değildi. İktidarı ele geçirmiş olan bir avuç gericiyi tasfiye etmek amacıyla yapılan tüm Çin çapında bir saray darbesiydi.

Bu Kültür Devrimi elbette bir hileydi. Hem Çin Komünist Partisi’ni, hem de kitle örgütlerini tasfiye etti ve Çin’i yeni bir kargaşalığın içine soktu. Bu devrim, kendileri de başka anti-Marksist ve faşist unsurlar tarafından bir askeri darbeyle devrilecek olan ve Marksist olmayan unsurların önderliğinde yürütüldü.

Basınımızda Mao Zedung, büyük Marksist-Leninist olarak tanımlandı; ama biz, Mao’yu Marksizm-Leniniz- min ustası ve «Mao Zedung düşüncesi»ni Marksizmin üçüncü ve en yüksek aşaması olarak niteleyen Çin propagandasının tanımlamalarını hiçbir zaman onaylamadık ve kullanmadık. Partimiz, Çin’de Mao’ya tapınmayı Mark- sizm-Leninizm ile bağdaşmayan bir durum olarak gördü.

Kültür Devrimi’nin karmakarışık gelişimi ve sonuçları, Çin’de Marksizm-Leninizmin bilinmediğine ve uygulanmadığına ilişkin sahip olduğumuz düşünceleri —henüz bütünüyle billurlaşmış olmasa da— güçlendirdi. Çin Komünist Partisi ve Mao Zedung dış görünüşe ve «proletarya, proletarya diktatörlüğü ve proletaryanın yoksul köylülükle ittifakı»na ilişkin sloganlara ve bu türden diğer birçok formüle karşın, esas olarak Marksist-Leninist düşünceleri savunmuyordu.

Bu olayların ışığında partimiz, 1962 yılında sözümona Amerikan emperyalizmine karşı bir ortak cephe oluşturma adına Sovyet revizyonistleriyle uzlaşma ve birlik istenmesi gibi, ya da 1964 yılında Cu En Lay’ın Sovyetlerle uzlaşma yolunda harcanan çabaların bir devamı olarak, Brejnev grubunun iktidara gelişini selâmlamak üzere Moskova’ya gitmesi gibi, Çin önderliğinin Kruşçev revizyoniz- mi karşısında takındığı tavırdaki bu dalgalanmaların nedenlerini daha iyi görmeye başladı. Bu dalgalanmalar rastlantı değildiler; tersine devrimci ilkelerden ve tutarlılıktan yoksunluğu yansıtıyorlardı.

Nikson Çin’e çağırıldığı ve başını Mao Zedung’un çektiği Çin önderliği Amerikan emperyalizmiyle yakınlaşma ve birlik siyasetini ilan ettiği zaman, Çin çizgisi ve siyasetinin Marksizm-Leninizm ve proleter enternasyonalizmi ile tam bir çelişki içine düşmüş olduğu açıkça ortaya çıktı. Bundan sonra Çin’in şoven ve hegomonyacı emelleri daha belirgin hale geldi. Çin önderliği, halkların devrimci kurtuluş mücadelelerine, dünya proletaryasına ve gerçek Marksist-Leninist harekete artık daha açıkça karşı çıkmaya başladı. Çin önderliği, «üç dünya» teorisini ortaya attı ve bunu Marksist-Leninist hareketin tümüne genel çizgi olarak zorla kabul ettirmeye çalıştı.

Arnavutluk Emek Partisi, devrimin ve sosyalizmin çıkarlarından hareket ederek ve Çin Komünist Partisi’nin çizgisinde gözlenen hataların durumun yanlış değerlendirilmesinden ve çeşitli güçlüklerden ileri geldiğini düşünerek, Çin önderliğine bu hataları düzeltmesi ve onların üstesinden gelmesi için birçok kez yardım etmeye çalıştı. Partimiz kendi görüşlerini, Mao Zedung ye diğer Çinli önderlere, tam bir içtenlikle ve dostça bir anlayışla iletti. Partimiz, Çin’in, Marksist-Leninist hareketin genel çizgisine, halkların ve devrimin çıkarlarına doğrudan zarar

veren birçok eylemine ve bu tavırları onaylamadığına ilişkin görüşlerini Cin Komünist Partisi Merkez Komitesi’ ne resmi ve yazılı olarak bildirdi.

Çin önderliği, partimizin bu doğru ve ilkeli görüşlerini hiçbir zaman hoş karşılamadı. Görüşlerimizi hiçbir zaman cevaplamadı ve hatta bunları tartışmaya bile yanaşmadı.

Bu arada Cin önderliğinin, iç ve dış sorunlara ilişkin anti-Marksist tavırları daha açık, daha belirgin bir hal alıyordu. Tüm bunlar, diğer bütün Marksist-Leninistler gibi partimizi de, Çin Komünist Partisi’nin çizgisini, ona yön veren siyasal ve ideolojik görüşleri, partinin somut eylemini ve bunun doğurduğu sonuçları yeniden değerlendirmeye zorladı. Bunun sonucu olarak, Çin Komünist Partisi’ni yönlendirmiş ve yönlendirmekte olan «Mao Zedung düşüncesi»nin, modern revizyonizmin tehlikeli bir türü olduğunu ve ona karşı teorik ve siyasal düzeyde çok yönlü bir mücadele yürütmek gerektiğini gördük.

«Mao Zedung düşüncesi», revizyonizmin, daha II. Dünya Savaşı’ndan önce, özellikle de 1935’ten sonra Mao Zedung’un parti yönetimine gelmesiyle şekillenmeye başlamış olan bir türüdür. O dönemde, Mao Zedung ve taraftarları, «dogmatizm»e, «hazır şemalar»a, «yabancı kalıplara» vb. karşı mücadele sloganı altında «teorik» bir kampanya başlattılar ve Mao Zedung, ulusal Marksizmin geliştirilmesi sorununu ortaya attı ve böylece Mark- sizm-Leninizmin evrensel niteliğini inkar etti. Mao Zedung, Marksizm-Leninizm yerine, sorunların «Çin usulü» ele alınmasını ve «canlı, taptaze, Çin halkının gözüne ve kulağına hoş gelen»* Çin tarzını öğütlüyordu. Bununla o, Marksizmin her ülkede kendine özgü, özel bir içeriğe sahip olması gerektiğini savunan revizyonist tezin propagandasını yapmış oluyordu.

«Mao Zedung düşüncesi», çağımızda Marksizm-Leni- nizmin en yüksek aşaması olarak ilan edildi. Çin önderleri, «Mao Zedung’un, Marks, Engels ve Lenin’den daha fazla şey başardı»ğını açıkladılar. Çin Komünist Partisi’ nin, Mao Zedung’un yönetiminde toplanan 9. Parti Kongresinde onaylanan tüzüğünde şöyle denilmektedir: «Mao Zedung düşüncesi çağımızın Marksizm-Leninizmidir...»; Mao Zedung «Marksizm-Leninizmin mirasını sürdürmüş, onu savunmuş ve geliştirmiştir; o, Marksizm Leninizmi yepyeni ve daha yüksek bir aşamaya yükseltmiştir.»*

Çin Komünist Partisi’nin faaliyetinin, Marksizm-Leninizmin ilke ve kurallarına değil de «Mao Zedung düşüncesi»ne dayanmış olması, bu parti saflarında oportünizme ve hizip mücadelesine kapıları iyice açtı.

«Mao Zedung düşüncesi», Marksizmden alınmış düşünce ve tezlerle, idealist, pragmacı ve revizyonist felsefe ilkelerinin birbirine karıştığı bir görüşler kargaşasıdır. «Mao Zedung düşüncesi»nin kökleri, eski Çin felsefesinde ve Çin’in siyasal ve ideolojik geçmişinde. Çin’in devlete ilişkin ve militarist pratiğinde yatmaktadır.

Tüm Çin önderleri, gerek iktidarı şimdi elinde tutanlar, gerekse iktidarda iken sonradan uzaklaştırılmış, ama karşı-devrimci planlarını gerçekleştirmek üzere manevra çevirmiş olanlar «Mao Zedung düşüncesi»ni kendilerine ideolojik temel olarak almışlardı ve bugün de alıyorlar. Bizzat Mao Zedung, kendi görüşlerinden, Çin önderliğini oluşturan çeşitli grupların, kendi ifadesiyle solcuların ve sağcıların yani herkesin yararlanabileceğini kabul etmişti. Çiang Çing’e yazdığı 8 Temmuz 1966 tarihli mektubunda Mao Zedung şöyle diyordu: «İktidardaki sağcılar, bel- li bir süre, daha güçlü olabilmek icin benim sözlerimi kullanabilirler. Ama sol da, sağı devirmek üzere benim diğer sözlerimi kullanabilir ve örgütlenebilir»* Bu Mao Zedung’un bir Marksist-Leninist olmadığını ve görüşlerinin eklektik olduğunu kanıtlamaktadır. Bu durum, Mao’ nun, «devrimci» lafazanlık ve sloganlarla örtülmüş olmalarına karşın, «Mao Zedung düşüncesi»nin Marksizm-Le- ninizm ile hiçbir ortak yanı olmadığını gizleyemeyen tüm «teorik eserleri»nde ortaya çıkmaktadır.

Mao’nun yazılarının, komünist partisinin rolüne, devrimin sorunlarına, sosyalizmin kuruluşuna vb. ilişkin temel sorunların ele alınış biçiminin, kısmen de olsa, eleştirici bir gözle incelenmesi, «Mao Zedung düşüncesi» ile Mark- sizm-Leninizm arasındaki köklü farklılığı apaçık ortaya çıkarır.

İlk olarak, parti örgütlenmesi ve partinin önder rolü sorununu ele alalım. Mao, partiye ilişkin Leninist ilkelerin uygulanmasından yana olduğunu öne sürüyordu. Ama, partiye ilişkin ve özellikle de parti yaşamının pratiğine ilişkin düşünceleri somut olarak tahlil edildiğinde, Mao’ nun Leninist ilkelerin ve kuralların yerine revizyonist tezleri koyduğu açıkça ortaya çıkar.

Mao Zedung, Çin Komünist Partisi’ni Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in ilkeleri temelinde örgütlemedi. Çin Komünist Partisi’ni Leninist tipte bir parti, bir Bolşevik partisi yapmak için uğraşmadı. Mao Zedung, proleter bir sınıf partisinden yana değildi; tersine sınıfsal sınırları olmayan bir partiden yanaydı. Partiye kitlesel özellik kazandırma sloganını, parti ile sınıf arasındaki tüm ayrım çizgisini silmek için kullandı. Bunun sonucu olarak isteyen herkes, her istediği zaman bu partiye girip çıkabilirdi. «Mao Zedung düşüncesinin bu soruna ilişkin tezleri, Yugoslav revizyonistlerinin ve «Avrupa komünistleri»nin tezleriyle özdeştir.




Bunun yanı sıra Mao Zedung, parti inşasını, partinin ilke ve kurallarını, daima kendi siyasal tutum ve çıkarlarına, kimi zaman sağ, kimi zaman sol olan oportünist, maceracı siyasetine, hizipler arasındaki mücadeleye vb. bağımlı kıldı.

Çin Komünist Partisi içinde düşünce ve eylemde gerçek Marksist-Leninist birlik yoktu ve yoktur. Çin Komünist Partisi’nin kuruluşundan beri var olan hizipler mücadelesi, bu parti içinde doğru bir Marksist-Leninist çizginin oluşturulmasını, Marksist-Leninist düşüncenin önderliğini engelledi. Partinin başlıca önderlerinde beliren çeşitli eğilimler kimi zaman sol, kimi zaman sağ oportünist, kimi zaman merkeziyetçiydi ve açık anarşist, şoven ve ırkçı görüşlere kadar varmaktaydı. Mao Zedung ve grubu partinin başında bulunduğu sürece, bu eğilimler Çin Komünist Partisi’nin ayırt edici özelliklerinden biriydi. Bizzat Mao Zedung parti içinde «iki çizgi»nin varlığının gerekli olduğunu öğütledi. Mao Zedung’a göre, iki çizginin varlığı ve mücadelesi doğal bir olgudur; zıtların birliğinin ifadesidir; ilkelere bağlılık ile uzlaşmayı bünyesinde birleştiren esnek bir siyasettir. Mao Zedung şöyle yazıyordu: «Hata yapmış bir yoldaş karsısında iki elimiz birden kullanılabilir: Bir el ile ona karşı mücadele edilir, diğer el ile onunla birlik sağlanır. Bu mücadelenin amacı, Marksizmin ilkelerini korumaktır, yani ilkelere bağlı kalmaktır; bu, sorunun bir yanıdır. Diğer yanı bu yoldaş- la birleşmektir. Birliğin amacı, bu yoldaşa bir çıkış yolu göstermektir, onunla bir uzlaşmaya varmaktır»*

Bu görüşler, komünist partinin tek bir çizgiye ve çelikten bir düşünce ve eylem birliğine sahip, örgütlü bir öncü müfreze olması gerektiği biçimindeki Leninist öğretiye taban tabana zıttır.

Parti dışında yürütülen sınıf mücadelesinin bir yansıması olarak parti içi sınıf mücadelesi ile Mao Zedung’ un «Parti içinde iki çizgi» görüşünün hiçbir ortak yanı yoktur. Parti, uzlaşmaz sınıflar arasında mücadele yürütülen bir sınıflar arenası değildir. Birbirine zıt amaçları olan insanların toplandığı yer değildir. Gerçek Mark- sist-Leninist parti, yalnızca işçi sınıfının partisidir ve işçi sınıfının çıkarlarını kendine temel alır. Devrimin zaferi ve sosyalizmin inşası için belirleyici etken budur. Parti konusunda, komünist partisi içinde birkaç çizginin ve karşıt akımların varlığına izin vermeyen Leninist ilkeleri savunmuş olan Stalin şunları vurguluyordu:

«... komünist partisi, çeşitli sınıfların unsurlarının oluşturduğu bir blok partisi değil, proletaryanın yekpare partisidir.»*

Buna karşılık Mao Zedung partiyi, birbirine zıt çıkarları olan sınıfların bir birliği olarak, içinde iki gücün, proletarya ile burjuvazinin, «proleter genel kurmay» ile «burjuva genel kurmay»ın karşı karşıya bulunduğu ve bir- biriyle mücadele ettiği bir örgüt olarak düşünür; bunlar, partinin en alt organlarından en üst organlarına kadar her yerde kendi temsilcilerine sahip olmalıdırlar. Nitekim Mao Zedung, 1956’da sağ ve sol hiziplerin önderlerinin Merkez Komite’ye seçilmelerini talep etti; bu isteği dayandırdığı kanıtlar ise çocukça olduğu kadar gülünçtü de. Mao Zedung şunları söylüyor: «Tüm ülke, hatta tüm dünya onların çizgi hatası yaptıklarını iyi biliyor. Ama onlar, tam da bu kadar tanınmış oldukları için seçildiler. Ne yapalım? Onlar tanınmış kişiler; oysa hiç hata yapmamış ya da küçük hatalar yapmış olan sizler, onlar kadar ünlü değilsiniz. Küçük burjuvazinin sayıca böylesine çok olduğu ülkemizde onlar iki bayraktır.»* Parti saflarında ilkeler düzeyinde mücadeleden yüz çeviren Mao Zedung hizip oyunu oynadı; bazı hiziplere karşı çıkıp böylece kendi durumunu sağlamlaştırmak uğruna diğer bazı hiziplerle uzlaşmaya çalışıyordu.

Böylesi bir örgütsel platformla Çin Komünist Partisi, hiçbir zaman bir Marksist-Leninist parti olmadı ve olamazdı. Bu parti içinde Leninist ilkelere ve kurallara uyulmadı. Partinin en yüksek kollektif organı olan parti kongresi düzenli olarak toplantıya çağrılmadı. Örneğin 7. Kongre’den 8. Kongre’ye kadar aradan onbir yıl, her ikisi de savaştan sonra toplanmış olan 8. Kongre’den 9. Kongre’ye kadar ise tam onüç yıl geçti. Kaldı ki bu kongrelerin toplanması dahi biçimseldi; bunlar çalışma toplantısından çok birer gösteriydi. Kongre delegeleri, parti yaşamına ilişkin Marksist-Leninist ilkelere ve kurallara uygun olarak seçilmemişlerdi; tersine yönetici organlar tarafından tayin edilmişlerdi ve sürekli temsilcilik sistemine göre hareket ediyorlardı.

Bir süre önce «Renmin Ribao» gazetesinde, Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi «Genel Büro»su teori grubu olarak adlandırılan bir grubun yazmış olduğu bir yazı yayınlandı.** Yazı, Mao’nun, kendi çevresinde «Genel Büro» adı altında, Siyasal Büro’yu, Parti Merkez Ko- mitesi’ni devlet, ordu, güvenlik hizmetleri kadrolarını vb. izleyen ve denetim altında tutan özel bir aygıt oluşturmuş olduğunu belirtiyor. Bu büroya giriş ve çalışması hakkında bilgi edinme, Merkez Komite ve Siyasal Büro üyeleri dahil herkese yasaktı. Şu ya da bu hizipçi grubun düşürülmesi ya da yükseltilmesine ilişkin planlar bu büroda hazırlanmaktaydı. Bu büronun üyeleri heryerde hazır bulunuyorlardı; izliyor, gözetliyor ve bağımsız olarak, yani parti denetiminin dışında rapor veriyorlardı. Ay- rıca bu büro, «Başkan Mao’nun özel muhafızları» adı ardına gizlenen silahlı birliklere de sahipti. Elli binin üstünde güce sahip olan bu muhafız kıtası Çin Komünist Partisi tarihinde sık sık görüldüğü ve yakın zamanlarda «Dörtlü»nün ve taraftarlarının Hua Guo-feng tarafından tutuklattırılmasında olduğu gibi, başkan «büyük bir darbe indirmek» kararına vardığı zaman harekete geçiyordu.

Mao Zedung, aynı biçimde, kitlelerle ilişkileri sürdürme bahanesiyle, kendilerine, hiç kimsenin haberi olmaksızın tabandaki kadroları, kitlelerin düşüncelerini ve psikolojisini araştırmak ve izlemek görevi verilmiş olan haber verici kişilerden oluşan ve tüm ülkeye yayılmış özel bir ağ oluşturmuştu. Bunlar doğrudan doğruya yalnızca Mao Zedung’a rapor veriyorlardı. Mao Zedung, kitlelerle tüm bağlantısını kesmişti ve dünyayı, «Genel Büro» ajanlarının verdiği haberlerden seyrediyordu. Mao şunları söylüyordu: «Kendi hesabıma ben, asla radyo dinlemem, ne_yabancı istasyonları ne de Çin radyosunu. Ben yalnızca yayın yaparım.» O, ayrıca şunu da kabul etti: «Artık ‘Renmin Rıbao’ gazetesini okumayacağımı açıkça belirttim. Gazetenin yazişleri müdürüne de söyledim: Senin gazeteni okumuyorum.»*

Renmin Ribao’nun yazısı, Çin Komünist Partisi ve Çin devletindeki anti-Marksist yönü ve Mao Zedung’un kişisel iktidarını daha iyi anlamamızı sağlayan yeni veriler sunmaktadır. Mao Zedung, genel olarak parti ve partinin taban komiteleri şöyle dursun, Merkez Komite’ye ve Parti Kongresi’ne bile itibar etmiyordu. Parti komiteleri, yönetici kadrolar ve hatta Merkez Komite bile, yalnızca Mao Zedung’a bağlı bu «Genel Büro»dan, bu «özel kur- may»dan emir alıyorlardı. Parti kurullarının, partinin seçilmiş organlarının hiçbir yetkisi yoktu. Renmin Ribao’nun yazısında şunlar yazılı: «Önceden bizzat Mao Zedung tarafından görülmeksizin ve onaylanmaksızın hiç kimse hiçbir telgraf, mektup, belge, emir yayınlayamazdı.» Mao Zedung’un, daha 1953’te şu kesin emri vermiş olduğu ortaya çıkmaktadır: «Bugünden itibaren Merkez Komite adına yollanacak olan tüm belge ve telgraflar, gönderilmeden önce tarafımdan incelenecektir. Aksi taktirde geçerlilikleri yoktur.»* Bu koşullar altında kollektif önderlikten, parti içi demokrasiden, Leninist kurallardan söz edilemez.

Mao Zedung’un iktidarı öylesine sınırsızdı ki kendi varislerini de kendisi saptıyordu. Bir zamanlar, Liu Şao- şi’yi kendi halefi olarak belirlemişti. Daha sonra, ölümünün ardından iktidarın ve partinin varisinin Lin Biao olacağını açıkladı. Marksist-Leninist partilerin pratiğinde hiç görülmedik şey olan bu tutum parti tüzüğüne bile geçirildi. Ölümünden sonra kendi yerine Parti Başkanı olarak Hua Guo-feng’i saptayan da yine Mao Zedung’tur. İktidarı elinde tutan Mao, parti ve devletin yüksek yöneticilerini bizzat eleştiriyor, yargılıyor, cezalandırıyor ve daha sonra itibarlarını geri veriyordu. Deng Siao-ping olayı budur. Deng Siao-ping, 23 Ekim 1966 tarihinde yapmış olduğu sözümona özeleştirisinde şunları itiraf ediyordu: «Lui Şao-şi ve ben gerçek monarşistleriz. Benim hatalarımın özü: kitlelere güvenimin olmaması, devrimci kitleleri desteklememem, tersine onlara karşı olmam, devrimi bastırmak amacıyla gerici bir çizgi izlemem, sınıf mücadelesinde proletaryanın safında değil burjuvazinin safında yeralmış olmamdır... Tüm bunlar... benim, sorumlu bir mevkiye gelmeye uygun olmadığımı göstermektedir.»* Ve bu damgalı revizyonist, işlemiş olduğu tüm suçlara rağmen şimdi, eskiden bulunduğu mevkiye yeniden getirilmiştir.

«Mao Zedung düşüncesi»nin partiye ve partinin rolüne ilişkin anti-Marksist özü, parti ile ordu arasındaki ilişkinin teoride kavranışında ve pratiğe uygulanışında onaya çıkmaktadır. «Parti orduya kumanda eder», «siyaset silaha kumanda eder» vb. gibi formüller kullanmasına karşın, Mao Zedung ülke yaşamında temel siyasal rolü pratikte orduya bıraktı. O, daha savaş sırasında şunları söylüyordu: «Tüm ordu kadroları şunları becerecek durumda olmalıdırlar: İşçilere önderlik etmek ve sendikaları örgütlemek: gençliği seferber etmek ve örgütlemek; kurtarılmış yeni bölgelerin kadrolarıyla birleşmek ve onları eğitmek; sanayi ve ticareti yönetmek; okulları, gazeteleri, haber ajanslarını ve radyo istasyonlarını yönetmek; dışişleriyle uğraşmak; demokratik partilere ve halk örgütlerine ilişkin sorunları düzenlemek; şehir ile köy arasındaki ilişkileri düzenlemek; yiyecek, kömür ve diğer temel ihtiyaç maddelerine ilişkin sorunları çözümlemek; parasal ve mali sorunların üstesinden gelmek.»**

Ordu, demek ki partinin üstünde, devlet organlarının üstünde, her şeyin üstünde yer alıyordu. Dolayısıyla Mao Zedung’un, devrimin yönetiminde ve sosyalist inşada partiyi belirleyici etken olarak tanımlayan sözleri, yalnızca sloganlardan ibarettir. Gerek kurtuluş savaşı döneminde, gerekse Cin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşun dan sonra ordu şu ya da bu hizbin iktidarı ele geçirmek için yürüttüğü tüm mücadelelerde belirleyici rol oynamıştır. Kültür Devrimi sırasında da, başrolü oynayan orduydu; ordu, Mao’nun son yedek gücüydü. 1967’de Mao Zedung, «Biz ordunun gücüne dayanıyoruz» diyordu, «... Pe- kin’de yalnızca iki tümenimiz vardı, ancak mayıs ayında, o zamanki Pekin Parti Komitesiyle hesaplaşmak üzere iki tümen daha getirdik.»*

Mao Zedung, ideolojik muhaliflerini tasfiye etmek için her zaman orduyu harekete geçirdi. Liu Şao-şi ve Deng Siao-ping grubuna karşı Lin Biao’nun yönetimindeki orduyu seferber etti. Daha sonra da Çu En Lay ile birlikte, orduyu, Lin Biao’ya karşı örgütledi ve seferber etti. «Mao Zedung düşüncesi»nden esinlenen ordu, Mao’ nun ölümünden sonra da aynı rolü oynamayı sürdürdü. Çin’de iktidara gelen herkes gibi Hua Guo-feng de orduya dayandı, ve onun desteğiyle hareket etti. Hua Guo- feng, Mao ölür ölmez orduyu hemen ayağa kaldırdı; Yeh Çien-yin, Wang Dungsin gibi ordu mensuplarının yardımıyla darbe örgütledi ve muhaliflerini tutuklattı.

Çin’de iktidar bugün de ordunun elindedir; oysa parti ordunun kuyruğuna takılmıştır. Bu, revizyonizmin egemen olduğu ülkelerin genel bir özelliğidir. Gerçek sosyalist ülkeler, orduyu, proletarya diktatörlüğünün güçlü silahı olarak, sosyalizmin düşmanları başkaldırırlarsa onları ezmek amacıyla ve ülkeyi emperyalistlerin ve dış gericiliğin olası bir saldırısı karşısında savunmak üzere güçlendirirler. Ama, Marksizm-Leninizmin bize öğrettiği gibi, ordunun her zaman bu rolü oynayabilmesi için her an partinin yönetimi altında olması gerekir; yoksa partinin, ordu yönetimi altında olması değil.

Bugün Çin’de, ordunun en güçlü hiziplerinin, Çin’i sosyal-emperyalist bir süper devlet yapmak isteyen en gerici hiziplerin sözü geçmektedir.

Gelecekte Çin emperyalist bir süper devlete dönüştüğü ölçüde ülke yaşamında ordunun rolü ve gücü de durmadan artacaktır. Ordu, kapitalist bir düzeni ve ekonomiyi savunmak üzere, tepeden tırnağa silahlanmış bir imparatorluk muhafız kıtası gibi takviye edilecektir. Halkın direnişi güçlendiğinde açık faşist biçimler dahi alabilecek bir diktatörlüğün, bir burjuva kapitalist diktatörlüğün aracı olacaktır.

«Mao Zedung düşüncesi», ülke yönetiminde birçok partinin varlığının gerekliliğini, siyasal çoğulculuk diye adlandırılan şeyi savunarak, devrimde ve sosyalist inşada komünist partinin kimseyle paylaşılmaz rolüne ilişkin Marksist-Leninist öğreti ile tam bir çelişki içine düşmüştür. Mao Zedung, E. Snow’a da anlattığı gibi bir ülkenin yönetiminde, Amerikan modeline uygun olarak birçok siyasal partinin var olmasını en demokratik hükümet biçimi olarak görüyordu. «Son tahlilde hangisi daha iyi- dir?» diye soruyordu Mao Zedung, «tek bir partiye mı, yoksa birçok partiye mi sahip olmak?» Ve şöyle cevap- landırıyordu: «Görünen o ki; birçok partiye sahip olmak tercih edilir. Bu, geçmişte böyleydi, gelecekte de böyle olabilir. Bunun anlamı, uzun sûre bir arada yaşama ve karşılıklı denetimdir»* Mao, burjuva partilerin, Çin Komünist Partisi ile eşit hak ve yetkilere sahip olacak biçimde deviet iktidarına ve ülke yönetimine katılmalarını gerekli görüyordu. Yalnız bu kadar da değil. Mao Zedung’a göre «tarihin ürünü» olan bu burjuva partileri, Çin Komünist Partisi de yok olmadığı sürece yok olamazlardı, başka bir deyişle bu partiler komünizme dek, komünist partisi ile birarada varolacaklardı.

«Mao Zedung düşüncesi»ne göre, ancak tüm sınıfların ve tüm partilerin işbirliği temelinde yeni, demokratik bir düzen var olabilir ve sosyalizm kurulabilir. Böyle- si bir sosyalist demokrasi anlayışı, tüm partilerin «uzun süre bir arada yaşaması ve karşılıklı denetimi»ne dayanan ve İtalyan, Fransız, İspanyol ve diğer revizyonistlerin günümüzdeki tezlerine çok benzeyen böylesi bir sosyalist siyasal sistem anlayışı devrimde ve sosyalist inşada Marksist-Leninist partinin önder ve paylaşılmaz rolünün açıkça inkarıdır. Tarihsel deney, Marksist-Leninist partinin önder ve paylaşılmaz rolü olmaksızın proletarya diktatörlüğünün var olamayacağını, sosyalizmin kurulamayacağını ve savunulamayacağını daha şimdiden göstermiştir. Stalin şöyle diyordu:

«... proletarya diktatörlüğü, ancak bir parti, komünistlerin, önderliği diğer partilerle paylaşmayan ve asla paylaşmaması gereken partisi, ona önderlik ettiği taktirde eksiksiz olabilir.»*

Mao Zedung’un revizyonist görüşlerinin temeli, Çin Komünist Partisi’nin her zaman izlemiş olduğu burjuvazi ile işbirliği ve ittifak siyasetindedir. Birbirine zıt ideolojilerin bir arada var olmalarının doğrudan bir ifadesi olan «yüz çiçek açsın, yüz fikir akımı çarpışsın» biçimindeki anti-Marksist ve anti-Leninist rota da bu siyasetten kaynaklanmaktadır.

Mao Zedung’a göre, sosyalist toplumda, proleter ideolojinin, materyalizmin ve ateizmin yanı sıra, burjuva ideolojisinin, idealizmin ve dinin varlığına da, «kokulu çiçeklerin» yanında «zehirli otlar»ın yetişmesine de, vb. izin vermek uygun olur. Ona göre böyle bir çizgi, tartışmaların ve düşünce özgürlüğünün yolunu açmak, Marksizmi

geliştirmek için gereklidir. Ama gerçekte Mao Ze-dung, bu çizgi aracılığıyla, burjuvazi ile işbirliği ve burjuva ideolojisiyle bir arada yaşama siyasetine teorik bir temel oluşturmaya çalışmaktadır. Mao Zedung şöyle diyor: «... İnsanlara, yanlış olanla, zararlı olanla ya da bize düşman olanla, idealizmle ve metafizikle teması, Konfiçyüs, Lao ve Çan Kay-Şek’in sözlerini öğrenmeyi yasaklamak tehlikeli bir siyaset olurdu. Böyle bir siyaset, düşüncenin körelmesine, tek yanlı düşünmeye neden olurdu ve insanları yaşamın sınavları karşısında hazırlıksız bırakıldı...»* Mao buradan, idealizmin, metafiziğin ve burjuva ideolojisinin sonsuzluğa dek var olacağını; bu nedenle de, yalnızca onları yasaklamamak değil, aynı zamanda, onlara su yüzüne çıkmak, kendilerini göstermek ve zıtlarıyla boy ölçüşmek olanağını da vermek gerektiği sonucunu çıkarmaktadır. Mao Zedung, gerici olan her unsura karşı bu uzlaşıcı tutumunda öylesine ileri gidiyor ki sosyalist toplumda kargaşalığın kaçınılmaz olduğunu, düşmanların faaliyetinin yasaklanmasının yanlış bir tavır olduğunu, belirtiyor. «Bence» diyor Mao Zedung, «canı isteyen herkes, istediği sürece kargaşa çıkarabilir; bir ay yetmiyor mu, ona iki ay süre tanırız. Ne olursa olsun, o, kargaşa çıkarmaktan usanın- caya değin soruna kapanmış gözüyle bakmayacağız. Kargaşalığa bir son vermekte fazla acele ederseniz bunlar ergeç yeniden ortaya çıkacaklardır.»**

Bütün bunlar, bir «bilimsel» tartışmaya sunulan akademik görüşler değildir. Tersine, saflarında yüz düşünce ve görüşün boy gösterdiği ve bugün gerçekte yüz fikir akımının birbiriyle yarıştığı Çin Komünist Partisi’ni karmakarışık bir duruma getiren ve Marksizm-Leninizmin karşısına çıkarılan karşı-devrimci, oportünist bir siyasal çizgi söz konusudur. Bu, içinde yüz çiçeğin açtığı bahçede burjuva eşek arılarının özgürce uçuşmasını ve buraya zehir saçmalarını sağladı.

İdeolojik sorunlara ilişkin bu oportünist tavrın kökleri, diğer şeylerin yanı sıra, Çin Komünist Partisi’nin, kuruluşundan ülkenin kurtuluşuna kadar geçen zaman boyunca ve ondan sonra da, kendini ideolojik olarak sağlamlaştırmaya uğraşmamasında, üyelerinin yürek ve kafalarına Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in teorisini yerleştirmek için çalışmamasında, Marksist-Leninist ideolojinin temel sorunlarına sahip çıkmak ve onları Çin’in somut koşullarına adım adım ve sürekli olarak uygulamak için mücadele etmemiş olmasında yatmaktadır.

«Mao Zedung düşüncesi», Marksist-Leninist devrim teorisiyle çelişmektedir.

Mao Zedung yazılarında sık sık, toplumun gelişme sürecinde devrimin rolünden söz etmekteyse de, özünde metafizik ve evrimci bir görüşe bağlı kalmaktadır. Mao Zedung; ilerleyen gelişmenin sarmal bir biçimde olduğunu gösteren materyalist diyalektiğin tersine, gelişmenin devri bir biçim gösterdiğini, bir dairenin çevresinde dönen bir hareket halinde dengeden dengesizliğe ve yeniden dengeye, hareketten durgunluğa ve yeniden harekete, yükselişten düşüşe ve yeniden yükselişe, ilerlemeden gerilemeye ve yeniden ilerlemeye dönüşen vb. dalga biçiminde bir süreç olduğunu savunmaktadır. Nitekim, Mao Zedung ateşin arındırıcı rolüne ilişkin eski felsefe görüşüne katılarak şöyle yazıyor: «Düzenli aralıklarla ’ateşi tutuşturmak’ gereklidir: Bunların sıklığı ne kadar olmalıdır? Yılda bir kez mi, yoksa üç yılda bir kez mi, ne dersiniz? Bence bu iş, ay-güneş takviminin her üç yılda bir ya da beş yılda iki kez ortaya çıkan onüçüncü ayı gibi, en azından

beş yılda iki kez olmalıdır.»* Mao Zedung tıpkı eski zamanların gök bilimcileri gibi, ay takviminden, ateşin belli aralıklarla yeniden yakılması yasasını, «büyük uyum» dan «büyük kargaşalık»a ve yeniden «büyük uyum»a doğru hareket eden bir gelişme yasasını çıkarıyor. Devirler böylece belli aralıklarla tekrarlanıyor. Böylelikle, «Mao Zedung düşüncesi», Lenin’ in söylediği gibi,

“...var olan her şeyin ‘kendinden hareketi’ni anlamamız için anahtar görevi yapan; ... ‘sıçramalar’ı, ‘gidecek gelişmede kesinti’yi, ‘zıttına dönüşme’yi, eskinin yıkılışını ve yeninin doğuşunu anlamamız için anahtar görevi yapan”* diyalektik materyalist görüşün karşısına, "cansız, soluk ve kuru" metafizik görüşü çıkarıyor.

Bu durum, Mao Zedung’un, Çin propagandasına göre «özel bir katkıda» bulunmuş olduğu ve materyalist diyalektiği sözümona daha da geliştirmiş olduğu çelişkiler sorununu ele alış biçiminde daha da açıkça ortaya çıkmaktadır. Gerçi Mao Zedung, yazılarının birçoğunda sık sık zıtlardan, çelişkilerden, zıtların birliğinden söz eder; hatta Marksist alıntı ve cümlelere bile başvurur; ancak yine de bu sorunları diyalektik materyalist biçimde kavramaktan uzaktır. Mao Zedung, çelişkileri ele alırken Marksist tezlerden değil, eski Çin filozoflarının tezlerinden yola çıkmaktadır; zıtlara, dış olgular olarak mekanik biçimde bakmakta ve zıtların dönüşümünü birinin diğeriyle basit yer değiştirmesi olarak göstermektedir. Mao Zedung, eski felsefeden alınmış olan üst-alt, ön-arka, sağ-sol, kolay-zor vb. gibi ebedi zıtları-kullanmakta; özünde, bizzat nesnelerin ve olayların iç çelişkilerini reddetmekte ve gelişmeyi basit bir tekrarlama olarak, içinde aynı zıtların ve bu zıtlar arasındaki aynı ilişkinin yer aldığı değişmez durumların ardı ardına gelmesi olarak görmektedir. Mao Zedung, bir çelişkinin iki zıt yanının karşılıklı olarak birbirine dönüşmesini, bu çelişkinin çözümü olarak ya da bu zıtları içeren olayın kendisinde meydana gelen bir niteliksel değişme olarak değil de, basit bir yer değiştirme olarak kavramakta ve bunu, yani zıtların karşılıklı olarak birbirine dönüşmesini herşeyln onun buyruğuna uyduğu kesin bir şema olarak kullanmaktadır. Mao, bu şemadan hareketle şunları söyleyecek kadar ileri gidiyor: «Dogmatizm kendi zıttına dönüştüğü_ zaman, ya Marksizm olur ya da revizyonizm»*, «metafizik diyalektiğe dönüşür ve diyalektik metafiziğe», vb. Böylesine saçma iddiaların ve zıtlarla sofistçe oyunların ardında Mao Zedung’un oportünist ve devrimci olmayan görüşleri gizlenmektedir. Nitekim Mao Zedung, sosyalist devrimi, toplumun niteliksel bir değişmesi olarak, yani uzlaşmaz sınıfları, insanın insan tarafından sömürülmesi- ni ve ezilmesini ortadan kaldıran niteliksel bir değişme olarak değil de, burjuvazi ile proletarya arasında rollerin basit bir yer değiştirmesi olarak görmektedir. Mao, bu «buluş»un doğruluğunu göstermek için şöyle yazıyor: «Eğer burjuvazi ile proletarya birbirine dönüşemezlerse, devrim yoluyla proletaryanın yöneten sınıf ve burjuvazinin de yönetilen bir sınıf haline gelmesini nasıl açıklarsınız?.. Biz ve Çan Kay Şek’in Guomindang’ı zıt kutuplarda bulunuyoruz. İki çelişkili yanın mücadelesi ve karşılıklı olarak birbirini dıştalaması sonucu Guomindang’la yer değiştirdik..»* Mao Zedung’u, komünist toplumun iki evresine ilişkin Marksist-Leninist teoriyi revizyona uğratmaya götüren de aynı mantıktır. «Diyalektiğe göre, tıpkı bir insanın mutlaka ölmesi gibi, sosyalist düzen de tarihsel bir olgu olarak günün birinde yok olacak ve komünist düzen, sosyalist düzenin yadsıması olacaktır. Sosyalist düzenin ve sosyalizmin üretim ilişkilerinin ve üstyapısının yok olmayacağını öne süren bir tez Marksist bir tez olarak görülebilir mi? Bu. bir dinsel doğmaya saplanmakla ya da tanrının sonsuza kadar varlığını sürdüreceğini söyleyen bir dini inancı ya da bir din bilimini savunmakla aynı şey değil midir?.»*

Mao Zedung, özünde aynı kategorinin, aynı sosyoekonomik düzenin iki evresi olan ve birbirlerinden yalnızca gelişme ve olgunluk derecesi olarak farklılık gösteren sosyalizm ve komünizmin, bu Marksist-Leninist biçimde kavranışını açıkça revizyona uğratarak sosyalizmi, komünizme taban tabana zıt birşey olarak gösteriyor.

Mao Zedung, genelinde devrim sorununu, bu metafizik ve anti-Marksist görüşlerden hareketle ele almaktadır. Devrimi; sonu olmayan, yeryüzünde insanlığın var olduğu tüm süre boyunca belli aralıklarla tekrarlanan bir süreç, yenilgiden zafere, zaferden yenilgiye giden ve bitip tükenmeden böyle süren bir süreç olarak görmektedir. Mao Zedung’un, devrime ilişkin kimi zaman evrimci, kimi zaman anarşist olan anti-Marksist görüşleri, Çin’de devrim sorunlarını ele aldığı zaman daha da açıkça ortaya çıkmaktadır.

Mao Zedung, yazılarından da anlaşılacağı gibi, Çin devriminin sorunlarını çözümlemede ve bu devrimin görevlerini saptamada Marksist-Leninist teoriye dayanmadı. Bizzat kendisi, Çin Komünist Partisi Merkez Komite- si’nln Ocak 1962’de düzenlediği genişletilmiş çalışma konferansında şunu kabulleniyor: «Devrimci faaliyetimizi uzun yıllar boyunca körlemesine, devrimin nasıl yürütülmesi gerektiğini, devrimde mızrağın sivri ucunun kime yöneltilmesi gerektiğini bilmeksizin, devrimin aşamalarını gözönüne almaksızın, kimin ilk ağızda, kimin daha sonra düşürülmesi gerektiğini bilmeksizin vb. yürüttük». Bu, Çin Komünist Partisi’nin, demokratik devrimde proletaryanın önderliğini sağlayamamasına ve demokratik devrimi sosyalist devrime dönüştürememesine neden oldu. Çin devriminin tüm gelişimi; devrimin niteliğine, aşamalarına itici güçlerine vb. ilişkin olarak Marksizm-Leni- nizmi değil «Mao Zedung düşüncesi»nin anti-Marksist görüşlerini kendisine rehber edinen Çin Komünist Partisi’nin karmakarışık yolunun delilidir.

Mao Zedung, burjuva demokratik devrim ile proleter devrim arasındaki yakın bağları hiçbir zaman doğru biçimde kavrayamadı ve açıklayamadı. Burjuva demokratik devrim ile proleter devrim arasında bir Çin seddi olmadığını, bu iki devrimin uzun bir zaman aralığıyla birbirinden ayrılamayacağını bilimsel olarak kanıtlamış olan Marksist-Leninist teorinin tersine Mao Zedung şöyle diyordu: «Devrimimizin sosyalist devrime dönüşmesi geleceğe ait bir sorundur... Bu geçiş ne zaman meydana gelecek... bunun için oldukça uzun bir zaman gerekebilir. Bu geçiş için gerekli tüm siyasal ve ekonomik koşullar bir araya gelmediği sürece, böyle bir dönüşüm halkımızın büyük çoğunluğunun yararına değil zararına olduğu sürece, bu dönüşüm söz konusu edilmemelidir.»*

Mao Zedung, burjuva demokratik devrimin sosyalist devrime dönüştürülmesinden yana olmayan bu anti-Marksist görüşe, tüm devrim boyunca ve hatta kurtuluştan sonra da bağlı kalmıştır. Nitekim 1940’ta şöyle diyordu: «Çin devrimi mutlaka... önce yeni demokrasi evresinden geçmek ve ancak ondan sonra sosyalizm evresine geçmek zorundadır. Bu iki evreden birincisi nispeten uzun bir süre gerektirecektir..»** Mao Zedung, 1949 martında,kurtuluştan sonra Çin’in gelişme programını sunduğu Parti Merkez Komitesi Genel Kongresi’nde şöyle diyordu: «Bu dönem boyunca şehirde ve kırda kapitalizmin tüm unsurlarının varlığına izin verilmelidir». Bu görüşler ve «teoriler», Çin Komünist Partisi ve Mao Zedung’un, Çin’de, devrimin sosyalist devrime dönüştürülmesi için mücadele etmemelerine, burjuvazinin ve kapitalist toplumsal ilişkilerin özgürce gelişmesine yol açmalarına neden oldu.

Demokratik devrim ile sosyalist devrim arasındaki ilişki konusunda, Mao Zedung, devrimin ilerletilmesine ilişkin Marksist-Leninist teoriye ilk olarak saldıran ve onu çarpıtan, burjuva demokratik devrim ile sosyalist devrim arasında, burjuvazinin kapitalizmi geliştireceği ve proleter devrime geçebilmenin koşullarını oluşturacağı uzun bir zaman aralığı olduğu tezini ortaya atan İkinci Enternasyonal şeflerinin tutumunu benimsedi. İkinci Enternasyonal’in şefleri, kapitalizme gelişme olanağı tanımaksızın burjuva demokratik devrimin sosyalist devrime dönüşmesini olanaksız buluyorlardı; onlara göre bu, aşamaları atlamak olurdu. Bu görüşe Mao Zedung da şu sözleriyle tam olarak katılmaktadır. «Yeni demokratik birleşik devlet var olmadan,... özde kapitalist ekonomi geliştirilmeden, sömürge yarı-sömürge ve yarı-feodal düzenin yıkıntıları üzerinde sosyalizmi kurmaya çalışmak tam anlamıyla bir ütopya olurdu.»*

Mao’nun devrimin itici güçleri sorununu nasıl ele aldığı incelendiğinde «Mao Zedung düşüncesi»nin devrime ilişkin anti-Marksist görüşleri daha da açıklık kazanmaktadır. Mao Zedung, proletaryanın egemen rolünü kabul etmiyordu. Lenin, emperyalizm döneminde her devrimde,

dolayısıyla demokratik devrimde de, ulusal kurtuluşçu anti-emperyalist devrimde de, sosyalist devrimde de önderliğin proletaryaya ait olması gerektiğini söyledi. Buna karşın Mao Zedung, proletaryanın rolünden söz etmekle birlikte, pratikte proletaryanın hegomonyasını küçümsemiş ve köylülüğün rolünü yüceltmiştir. Mao Zedung şunları söylüyordu: «... Japon işgalcilerine karşı şimdi verilmekte olan savaş, özünde bir köylü savasıdır. Yeni demokrasinin siyasal düzeni, özünde, iktidarın köylülüğe verilmesi demektir.»*

Mao Zedung bu küçük burjuva teoriyi, «kır şehri kuşatsın» genel teziyle ifade etmiştir. Mao, «... devrimci kır», diye yazıyordu, «şehirleri kuşatabilir.. kırlardaki çalışma Çin devrimci hareketinde baş rolü oynamalıdır, şehirlerdeki çalışma ise ikinci dereceden bir rol»** Devlet iktidarında köylülüğün oynadığı role ilişkin görüşlerinde de Mao bu düşünceyi savunmaktadır. O, tüm partilerin ve diğer siyasal güçlerin köylülüğe ve köylülüğün görüşlerine tabi olmaları gerektiğini söylemiştir: «... yüzmil- yonlarca köylünün, şiddetli ve zaptedilemez bir kasırga gibi başkaldırdığı görülecektir ve hiçbir güç onları durduramayacaktır... Yüzmilyonlarca köylü, tüm devrimci partileri ve grupları, tüm devrimcileri sınavdan geçirecek ve sonuçta onların görüşlerini benimseyecek ya da reddedecektir.»***

Mao Zedung, devrimde köylülüğün egemen rolüne ilişkin tezini, dünya devriminin yolu olarak da savunmuştur. Çin siyasal edebiyatının «dünyanın kırı» olarak do tanımladığı sözümona üçüncü dünyayı, «günümüz toplu- munu dönüştüren temel itici güç» sayan anti-Marksist görüşün kaynağı burada yatmaktadır. Çin anlayışına göre. proletarya, kapitalizme karşı mücadelede ve sermayenin ezdiği tüm güçlerle ittifak yoluyla devrimin zafere ulaştırılmasında, kendisine Marks ve Lenin’in verdiği rolü oynamayan, ikinci dereceden bir toplumsal güçtür.

Çin devriminde egemen rolü, küçük burjuvazi ve orta burjuvazi oynamıştır. Bu geniş küçük burjuva tabaka Çin devriminin tüm gelişimini etkilemiştir.

Mao Zedung, köylülüğün ve genel olarak küçük burjuvazinin kararsız olduğunu öğreten Marksist-Leninist teoriye dayanmamıştır. Yoksul ve orta köylülük devrimde elbette önemli bir rol oynar ve proletaryanın yakın bir müttefiki olmalıdır. Ama köylü sınıfı, küçük burjuvazi, devrimde proletaryaya önderlik edemez. Bunun tersini düşünmek ve öğütlemek Marksizm-Leninizme karşı olmak demektir. Mao Zedung’un, tüm Çin devrimi boyunca olumsuz etki yapmış olan anti-Marksist görüşlerinin ana kaynaklarından biri de buradadır.

Proletaryanın devrimdeki hegomonyasına ilişkin yo! gösterici ve devrimci temel ilke konusunda, Çin Komünist Partisi açık bir teorik görüşe de sahip olmadı ve sonuçta bunu pratiğe de gerektiği gibi ve tutarlı olarak uygulamadı. Deneyler gösteriyor ki, köylülük, ancak proletarya ile ittifak içinde ve proletaryanın önderliği altında hareket ederse devrimci rolünü oynayabilir. Bu, bizim ülkemizde de ulusal kurtuluş mücadelesi deneyi tarafından doğrulanmıştır. Arnavutluk köylülüğü, devrimimi- zin başlıca gücüydü; gene de, sayıca çok az olmasına karşın işçi sınıfı köylülüğe önderlik etti. Çünkü devrime kılavuzluk eden Marksist-Leninist ideoloji idi; bugün Emek Partisi olan işçi sınıfının öncü müfrezesi Komünist Parti’de somutlanan proletarya ideolojisi idi. Yalnızca ulusal kurtuluş mücadelesinde değil, sosyalizmin kuruluşunda da muzaffer olmamızın nedeni işte budur.

Yolumuza çıkan sayısız güçlüklere rağmen sürekli başarılar elde ettik. Bu başarılarımızın nedenleri, herşey- den önce, partimizin, Marks ve Lenin’in teorisinin özünü eksiksiz özümlemiş olmasında; devrimin ne demek olduğunu, onu kimin yürüttüğünü ve ona kimin önderlik etmesi gerektiğini kavramış olmasında; köylülükle ittifak halindeki işçi sınıfının başında Leninist tipte bir partinin bulunması gerektiğini kavramış olmasında yatmaktadır. Komünistler, bu partinin yalnızca ad olarak komünist olmaması gerektiğini; onun, devrime ve parti inşasına ilişkin Marksist-Leninist teoriyi ülkemiz koşullarına uygulayan ve yeni sosyalist toplumun yaratılması çalışmasını, Lenin ve Stalin döneminin Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist inşa örneğine uygun olarak yürüten bir parti olması gerektiğini kavramışlardı. Partimize zafer kazandıran ve ülkemize bugün sahip olduğu büyük siyasal, ekonomik ve askeri gücü kazandıran bu tutumdur. Başka türlü dav- ransaydık, yüce teorimizin bu ilkelerini tutarlı biçimde uygulamamış olsaydık, çevresi düşmanlarca sarılmış olan bizim ülkemiz gibi küçük bir ülkede sosyalizm kurulamazdı. Bir an için iktidarı ele geçirmiş bile olsaydık, Yunan Komünist Partisi’nin, daha savaş kazanılmazdan önce silahları yerel gerici burjuvaziye ve İngiliz emperyalizmine teslim ettiği Yunanistan’da olduğu gibi, burjuvazi iktidarı yeniden gaspederdi.

Dolayısıyla, devrimde hegomonya sorunu, çok büyük ilkesel öneme sahiptir; çünkü devrimin yönü ve gelişimi, devrime kimin önderlik ettiğine bağlıdır.

Lenin şöyle vurguluyordu:

«Hegomonya düşüncesinden vazgeçme reformizmin en kaba biçimidir.»*

Cin devriminin burjuva demokratik bir devrim olarak kalmış ve daha üst aşamaya, sosyalist devrime geçmemiş

olmasının nedenlerinden biri, tam da «Mao Ze-dung düşüncesi»nin proletaryanın önder rolünü yadsımasıdır. Mao Zedung, «Yeni Demokrasi» yazısında, devrimin zaferinden sonra Çin’de, içine köylülük ve proletaryanın yanı sıra şehir küçük burjuvazisini ve ulusal burjuvaziyi de kattığı «demokratik sınıflar»ın ittifakına dayanan bir düzen kurulmasını öğütlüyordu. «Eğer» diyor Mao, «herkesin karnını aoyurması gerektiği doğruysa, o taktirde iktidar da yalnızca tek bir partinin, tek bir grubun, tek bir sınıfın tekeline bırakılamaz.»* Bu düşünce, Çin Halk Cumhuriyeti’nin ulusal bayrağında da, dört sınıfı temsil eden dört yıldızla yansımaktadır: İşçi sınıfı, köylülük, şehir küçük burjuvazisi ve ulusal burjuvazi.

Ülkenin kurtuluşunu, bağımsız Çin devletinin kuruluşunu sağlayan Çin devrimi, Çin halkı için, dünyanın an- ti-emperyalist ve demokratik güçleri için büyük bir zaferdi. Kurtuluştan sonra Çin’de çok sayıda olumlu değişiklikler yapıldı: Dış emperyalizmin ve büyük toprak sahiplerinin egemenliği tasfiye edildi; yoksulluk ve işsizliğe karşı mücadele açıldı; emekçi kitleler yararına bir dizi ekonomik ve toplumsal reform yapıldı; eğitim ve kültür alanlarında geriliğe karşı mücadele verildi; savaşın yıktığı ülkenin yeniden kuruluşu yolunda bir dizi önlem alındı ve sosyalist nitelikte bazı dönüşümler de gerçekleştirildi. Eskiden açlıktan milyonlarca kişinin öldüğü Çin’de açlık diye birşey kalmadı, vb. Tüm bunlar tartışılmaz gerçeklerdir; Çin halkı için önemli kazançlardır.

Böyle önlemlerin alınıyor olması ve Çin Komünist Partisi’nin iktidara gelmiş olması, Çin sosyalizme gidiyormuş gibi bir görünüm yarattı. Ama olaylar böyle gelişmedi; Çin Komünist Partisi, burjuva demokratik devrimin zaferinden sonra çok dikkatli davranmalı, solcu görünmemeli ve aşamaları atlamamalıydı; öyle olunca, faaliyetini «Mao Zedung düşüncesi»ne dayandıran bu parti «demokrat», liberal, oportünist olduğunu gösterdi ve ülkeye sosyalizmin doğru yolunda tutarlı olarak önderlik etmedi.

Mao Zedung’un Marksist olmayan, eklektik ve burjuva siyasal ve ideolojik görüşleri, kurtarılmış Çin’e istikrarlı olmayan bir üst yapı ve hiçbir zaman istikrara kavuşamayan karmakarışık bir devlet ve ekonomi örgütlenmesi getirdi. Çin, bizzat Mao tarafından «suyu bulandıralım ki sonradan durulsun» sloganıyla teşvik edilen sürekli bir kargaşaya, hatta anarşist bir kargaşaya gömüldü.

Çu En-lay, yeni Çin devletinde özel bir rol oynuyordu. O, yetenekli bir iktisatçı ve örgütçüydü, ama hiçbir zaman Marksist-Leninist bir siyaset adamı olmadı. Tipik bir pragmacı olarak, Marksist olmayan görüşlerini kabul ettirmekten ve bu görüşleri, Çin’de iktidarı ele geçiren her grubun görüşleriyle eksiksiz olarak uyuşturmaktan iyi anlıyordu. O, asla sola kaymadan, sürekli olarak merkez ile sağ arasında gidip gelen ve her zaman bacakları üstünde durabilen bir poussah* [hacıyatmaz]dı.

Çu En Lay, ilkesiz uzlaşmalarda ustaydı. Çan Kay Şek’i, Kao Gang’ı, Liu Şao Şi’yi, Deng Siao-ping’i, Mao Zedung’u, Lin Piao’yu, «dörtlü»yü hem destekledi, hem mahkum etti; ama Lenin’i ve Stalin’i, Marksizm-Leniniz- mi hiçbir zaman desteklemedi.

Kurtuluştan sonra partinin siyasal çizgisinde, Mao Zedung’un, Çu En Lay’ın ve diğerlerinin görüş ve tavırları sonucu her yöne yalpalamalar görüldü. Burjuva demokratik devrim aşamasının uzun bir zaman sürmesi gerektiğini savunan «Mao Zedung düşüncesi»nin örgütlediği eğilim, Çin’de canlı tutuldu. Mao Zedung, bu aşamada, kendisinin öncelik tanıdığı kapitalizmin gelişmesiyle birlikte sosyalizmin ön koşullarının da sağlanacağında ısrar ediyordu. Buna bağlı olan diğer bir görüş de. Mao Zedung’un, sosyalizmin çok uzun bir süre boyunca burjuvaziyle birarada varolması tezidir; burjuvazi için olduğu kadar sosyalizm için de yararlı birşey olarak gördüğü birarada varolma tezidir. Böyle bir siyasete karşı çıkan ve Ekim Sosyalist Devrimi deneyini örnek olarak ileri sürenlere cevap olarak şöyle diyordu Mao Zedung: «Rus burjuvazisi karşı-devrimçi bir sınıftı; o zamanlar Rus burjuvazisi devlet kapitalizmini reddediyor, üretimi yavaşla- tıyor, sabotaj yapıyor ve hatta silah bile kullanıyordu. Rus proletaryasına, burjuvaziyi tasfiye etmekten başka bir seçim kalmamıştı. Bu da diğer ülkelerin burjuzasini öfkelendirdi ve sövüp saymaya başladılar. Biz Çin’de ulusal burjuvaziye nisbeten ölçülü davranıyoruz, o da kendini rahat hissediyor ve siyasetimizin bazı iyi yanları da olduğunu düşünüyor.*

Mao Zedung’a göre, bu siyaset, uluslararası burjuvazinin nezdinde Çin’e iyi bir şöhret sağlamıştır, gerçekte ise Çin’de sosyalizm davasına büyük zarar vermiştir.

Mao Zedung, burjuvazi karşısındaki bu oportünist tutumunu, Lenin’in NEP’e (Yeni Ekonomik Politika) ilişkin öğretilerinin yaratıcı bir uygulaması olarak göstermeye çalıştı. Oysa Lenin’in tezi ile, Mao Zedung’un sosyalizmde kapitalist üretime sınırsız olarak izin verilmesini ve burjuva ilişkilerin sürdürülmesini savunan görüşü arasında temelden bir ayırım vardır. Lenin, NEP’in, kapitalizmin unsurlarının gelişmesine bir süre göz yuman bir geri çekilme olduğunu kabul eder; ama şunu da vurgular :

«Proletarya iktidarı elinde sımsıkı tuttuğu sürece, ula- sim islerini ve büyük sanayiyi elinde sımsıkı tuttuğu sürece, NEP’ln proleter iktidar için tehlikeli bir yanı yok- tur»*

Çin’de ise ne 1949’da ne de 1956’da, yani Mao Zedung bu sözleri söylediği zaman, proletarya iktidarı veya büyük sanayiyi kendi ellerinde tutmuyordu.

Ayrıca Lenin, NEP’i, uzun iç savaşın yıkıma uğrattığı Rusya’nın o zamanki somut koşullarının zorladığı, ge- çici bir siyaset olarak görüyordu; yoksa sosyalist inşanın genel olarak geçerli bir yasası olarak değil. Ve şu da bir gerçektir ki Lenin, NEP’in ilanından bir yıl sonra, geri çekilmenin sona erdiğini belirtmiş ve ekonomide özel sermayeye karşı saldırıya hazırlanılması işaretini vermiştir. Çin’de ise, tersine, kapitalist üretimin korunacağı dönemin nerede ise sonsuzluğa dek süreceği öngörülüyordu. Mao Zedung’un görüşüne göre, kurtuluştan sonra Çin’de kurulan düzen burjuva demokratik bir düzen olmalıydı, Çin Komünist Partisi ise yalnızca görünüşte iktidarda olacaktı. İşte ‘Mao Zedung düşüncesi’ budur.

Burjuva demokratik devrimden sosyalist devrime geçiş, ancak proletarya kararlı bir biçimde burjuvaziyi iktidardan uzaklaştırırsa ve onu mülksüzleştirirse gerçekleşebilir. Çin’de işçi sınıfı iktidarı burjuvazi ile paylaştığı sürece, burjuvazi ayrıcalıklarını koruduğu sürece, Çin’de kurulmuş olan iktidar proletaryanın iktidarı olamazdı ve dolayısıyla Çin devrimi de sosyalist devrime geçemezdi.

Çin Komünist Partisi, sömürücü sınıflar karşısında hayırhah ve oportünist bir tutum benimsedi ve Mao Zedung, kapitalist unsurların sosyalizmle barışçıl bütünleşmesini açıkça savundu. Mao Zedung şöyle diyordu: «Dünyanın tüm aşırı gericileri, bugün aşırı gerici iseler de ve aşırı gericiliklerini yarın ve öbür gün de sürdürseler bile, sonsuza kadar böyle kalamazlar, eninde sonunda değişeceklerdir. ...Aşırı gericiler özünde inatçı insanlardır ama istikrarlı değillerdir... Aşırı gericiler de daha iyi kişiler olarak değişebilirler... hatalarını görebilir ve doğru yolu tutabilirler. Kısacası, aşırı gericiler değişirler.»*

Bu oportünist görüşe teorik bir temel kazandırmak isteyen ve «kıtların birbirine dönüşmesi» ile hokkabazlık yapan Mao Zedung, uzlaşmaz çelişkilerin tartışma, eleştiri ve değişme yoluyla uzlaşmaz olmayan çelişmelere dönüştüğünü, sömürücü sınıfların ve burjuva aydınların kendi zıddına dönüşebildiklerini, yani devrimci olabildiklerini, söylüyordu. «Ama ülkemiz koşullarında» diye yazıyordu Mao Zedung 1956’da, "karşı-devrimcilerin çoğunluğu çeşitli ölçülerde değişeceklerdir. Karşı-devrimcilere karşı doğru bir siyaset izlediğimiz için onların birçoğu dönüşüme uğradılar ve artık devrime karşı çıkmıyorlar. Hatta bazıları devrime bazı hizmetler de bile bulundular."** Mao Zedung, sınıf düşmanlarının zamanla düzeleceğini ileri süren bu anti-Marksist görüşlerden hareketle sınıf düşmanlarıyla sınıf uzlaşmasını savundu; onların zenginleşmeye devam etmelerine, sömürülerini sürdürmelerine, devrime karşı konuşup, açıkça faaliyet yürütmelerine izin verdi. Sınıf düşmanlarına karşı bu teslimiyetçi tavrı haklı çıkarmak için şöyle yazıyordu Mao Zedung: "Şimdi yapacak o kadar çok işimiz var ki, sınıf düşmanlarına her gün saldırmak ve bunu elli yıl sürdürmek olanaksızdır. Hatalarını düzeltmek istemeyenler varsın bunları mezara kadar, ahrete kadar sürdürsünler."*** Pratikte de düşmanlara karşı bu uzlaşmacı görüşlere uygun olarak davranıl- dığı için, Çin’de devlet yönetimi eski memurların elinde kaldı. Çan Kay Şek’in generalleri bakan bile oldular. Hatta Japon işgalcilerinin kukla imparatoru olan Mançur- ya imparatoru Pu Yi bile, Çin’de itina ile himaye edildi ve yabancı ülkelerden heyetler kendisiyle buluşsun, görüşsün ve böyle insanların «sosyalist» Çin’de nasıl yeniden eğitildiğini görsünler diye müzelik bir adam yapıldı. Bu eski kukla imparator hakkında yapılan reklamın bir amacı da, diğer ülkelerdeki kralların, şeflerin ve gericiliğin kuklalarının korkusunu gidermek, onları, Mao’nun «sosyalizm» inin iyi olduğuna, ondan korkmak için hiçbir neden olmadığına ikna etmekdi.

Çin’de, Çin halkına karşı sayısız suçlar işlemiş olan feodaleler ve kapitalistlere karşı da sınıf mücadelesiyle hiçbir ilişkisi olmayan tutumlar benimsendi. Böylesi tavırları teori haline getiren ve karşı devrimcileri açıkça himayesine alan Mao Zedung şöyle diyordu : "... kimseyi öldürmeyelim ve çok az kimseyi tutuklayalım... Güvenlik makamları onları tutuklamamalı, savcılık onlar hakkında kovuşturma açmamalı ve mahkemeler onları yargılama- malıdır. Karşı-devrimcilerin yüzde doksanından fazlasına böyle davranılmalıdır." Bir sofist gibi mantık yürüten Mao Zedung, karşı devrimcilerin idamlarının hiçbir yarar sağlamayacağını, böyle bir tutumun üretimi engelleyeceğini ve ülkenin bilimsel gelişmesini köstekleyeceğini, ülkenin adını dünyada kötüye çıkaracağını vb. söylüyor ve bir karşı-devrimci ortadan kaldırılırsa, “onun davasını bir İkincinin, bir üçüncünün vb. davasıyla kıyaslamak zorunda kalacağız, böylece bir sürü kelle uçacak... kesilen bir kafa bir daha yerine konmaz. Kafalar, pırasa gibi kesildikçe yeniden büyümez»* diyor.

Çelişkilere ilişkin, sınıflar ve sınıfların devrimdeki rollerine ilişkin olarak «Mao Zedung düşüncesi»nin savurduğu

bu anti-Marksist görüşlerin sonucunda Çın hiçbir zaman sosyalist inşasının doğru yolunda ilerlemedi. Çin toplumunda geçmişin ekonomik, siyasal, ideolojik ve toplumsal kalıntıları varlıklarını sürdürdükleri gibi geçmişte iktidarı elinde tutan ve bugünde elinde tutmaya devam eden sömürücü sınıflar varlıklarını sürdürüyorlar. Burjuvazi yalnızca var olmakla kalmamakta ayrıca eskiden sahip olduğu zenginliklerden gelir de sağlomaktadır. Çin’de kapitalist rant yasal olarak kaldırılmamıştır. Çünkü Çin önderliği, Mao Zedung’un 1935’te formüle etmiş olduğu burjuva demokratik devrim stratejisine bağlı kalmıştır. O sıralarda Mao Zedung şöyle diyordu: «Halk Cumhuriyeti’ nin iş yasaları... ulusal burjuvazinin kâr etmesini engel- lemiyecektir.»* Kulak tabakası, Çin’de var olan biçimleriyle «eşit toprak hakkı siyasetine uygun olarak büyük çıkarlarını ve kârlarını korudu. Bizzat Mao Zedung zengin köylülere dokunulmamasını emrediyordu; çünkü bu, Çin Komünist Partisi’nin ortak bir siyasal, ekonomik ve örgütsel birleşik cephe oluşturmuş olduğu ulusal burjuvaziyi öfkelendirebilirdi.»***

Tüm bunlar gösteriyor ki, «Mao Zedung düşüncesi» Çin’i sosyalizmin gerçek yoluna yöneltmedi ve yöneltemezdi de. Kaldı ki Çu En-lay’ın, 1949 yılında Çin’e yardım etmesi için gizlice Amerika’ya başvurması sırasında açıklamış olduğu gibi, ne Mao Zedung, ne de onun başlıca taraftarları sosyalizm yolundan yanaydılar. «Çin», diye yazıyordu Çu En Lay, «henüz komünist bir ülke değildir ve eğer Mao Zedung’un siyaseti doğru biçimde uygulanırsa, uzun zaman da komünist bir ülke olmayacaktır.»***

Mao Zedung ve Çin Komünist Partisi, sosyalist ve komünist toplumun kuruluşuna ilişkin tüm açıklamalarını demagojik bir biçimde kendi pragmacı siyasetlerine bağlı kıldılar. Nitekim, büyük atılım olarak adlandırılan yıllarda, devrimden sonra sosyalizmi amaçlayan kitlelerin gözünü boyamak amacıyla, iki-üç beş yıllık plan süresi içinde doğrudan komünizme geçeceklerini söylüyorlardı. Ama daha sonraları, kendi başarısızlıklarını örtbas etmek amacıyla, sosyalizmin kuruluşu ve zaferinin on bin yıl süreceği yollu teorileri ileri sürmeye başladılar.

Gerçi Çin Komünist Partisi kendini komünist olarak adlandırıyordu, ama gerçekte başka bir yolda karmakarışık liberal bir yolda, oportünist bir yolda ilerliyordu ve ülkeyi sosyalizme götürme yeteneği olan bir güç olamazdı. Partinin izlemiş olduğu ve Mao’nun ölümünden sonra daha açık bir biçim almış olan bu yol, sosyalizmin yolu değil, burjuva sosyal-emperyalist bir büyük devletin kuruluşu yoluydu.

Anti-Marksist bir öğreti olan «Mao Zedung düşüncesi», proleter enternasyonalizmi yerine büyük devlet şovenizmini koymuştur.

Çin Komünist Partisi, faaliyetinin ilk adımlarından itibaren açık milliyetçi ve şoven eğilimler göstermiştir ve gerçeklerin de kanıtlamış olduğu gibi, bu eğilimler daha sonraları da ortadan kaldırılamamıştır. Çin Komünist Partisi’nin kurucularından biri olan Li Da-Şao şöyle diyordu: "AvrupalIlar dünyanın yalnız beyaz derililere ait olduğunu, beyazların üst sınıf, buna karşın derisi renkli halkların aşağı sınıfı oluşturduğu görüşündeler. Çin halkı" diye devam ediyor Li Da Şao, "dünyanın diğer ırklarına karşı, kendi ulusal niteliklerini bir kez daha kanıtlayacağı bir sınıf mücadelesi vermeye hazırlanmalıdır." Çin Komünist Partisi başlangıcından itibaren böylesi görüşlerle yoğrulmuştur.

Bu ırkçı ve milliyetçi görüşler Liu ve Deng şöyle dursun,

Mao Zedung’un düşünüş tarzından bile kuşkusuz vunduğu bu anti-Marksist görüşlerin sonucunda, Çin hiçbir bütünüyle silinmemiştir. Mao Zedung 1938’de Parti Merkez Komitesi’ne sunduğu raporunda şöyle diyordu : "Günümüz Çin’i, Çin’in tüm tarihsel gelişmesinin ürünüdür... Konfiçyüs’ten Sun Yat-sen’e kadar tüm geçmişimizin sentezini yapmalı... ve bu değerli mirasa sahip çıkmalıyız. Bu şimdiki büyük hareketi yönlendirmede bize sağlam bir dayanak olacaktır."*

Elbette her Marksist-Leninist parti, kendi halkının geçmişten gelen mirasına dayanmak gerektiğini savunur, ama her mirasa değil, yalnızca ilerici mirasa dayanabileceğini akılda tutar. Komünistler, her alanda olduğu gibi, düşünce alanında da gerici mirası reddederler. Bu mirasın biçim ve içeriği ve eski düşünceleri gözönünde tutulursa, Çinliler çok tutucuydular, hatta yabancı düşmanıydılar. Eski olanı, çok değerli bir hazine gibi koruyorlardı. Çinlilerle yaptığımız görüşmelerin ortaya koyduğu gibi dünyadaki devrimci deneylerin onlar açısından büyük bir değeri yoktu. Onlar için değerli olan, yalnızca kendi siyasetleriydi, Çan Kay Şek’e karşı verdikleri mücadele idi, Uzun Yürüyüş’tü, Mao Zedung’un teorisiydi. Çinliler, diğer halkların ilerici değerlerini ya hiç dikkate almıyorlardı, ya da çok az alıyorlardı, ve hatta onları inceleme zahmetine katlanmıyorlardı. Mao Zedung şunları söyledi: "Çinliler, yabancıların yarattığı formülleri bir kenara bırakmalıdırlar." Ama burada söz konusu olanın hangi formüller olduğunu belirtmiyordu. Mao Zedung, "diğer ülkelerden alman tüm klişe ve doğmaları" mahkûm ediyordu. Burada şu soru ortaya çıkıyor: Çin’e yabancı olan bu "doğma" ve "kişiler" arasında Çinlilerin eseri olmayan bilimsel sosyalizm teorisi de yer almıyor mu?

Çin Komünist Partisi önderliği, Marksizm-Leninizmi Sovyetler Birliği’nin tekelinde olan bir şey gibi gördü; Mao Zedung ve hempaları, Sovyetler Birliği’ne karşı şoven görüşler, büyük devlet görüşleri beslediler; sanki bir tür burjuva kıskançlığına tutuldular. Onlar, Lenin ve Stalin döneminin Sovyetler Birliği’ni, devrime ulaşma yolunda tüm dünya proletaryasının dayanmak zorunda olduğu bir güç ve onu, burjuvazi ve emperyalizmin saldırıları karşısında tüm güçleriyle savunmak zorunda oldukları dünya proletaryasının yüce anavatanı olarak görmediler.

Daha on yıllar önce, Çin Komünist Partisi’nin en önemli iki önderi Mao Zedung ve Çu En-lay, Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği’ne karşı söz ediyor ve tavır alıyorlardı; hatta bizzat Stalin’in aleyhinde konuştular. Mao Zedung, Stalin’i subjektivizmle suçluyordu; Stalin’in "zıtların mücadelesi ile zıtların birliği arasındaki bağı göremediğini"* "Çin konusunda bir dizi yanlışlık yaptığını, Vang Ming’in, ikinci devrimci iç savaşın sonundaki ‘sol’ maceracılığının ve Japonya’ya karşı verilen direniş savaşının ilk günlerindeki sağ oportünizminin Stalin’den kaynaklandığını"**; Stalin’in, Yugoslavya ve Tito karşısındaki tutumunun hatalı olduğunu vb. ileri sürüyordu.

Mao Zedung, ara sıra Stalin’i savunuyormuş gibi görünmek için, Stalin’in yanlışları yalnızca % 30’du gibi sözler sarfetmekle birlikte, gerçekte yalnızca onun hatalarından sözediyordu. Mao’nun 1957 yılında yapılan Komünist ve İşçi Partileri Moskova Konferansı’nda vermiş olduğu demeçte söylediği sözler bir rastlantı değildi : "Stalin’in yanında kendimi, öğretmeni önündeki bir öğ-_ renci gibi hissettim. Oysa şimdi, Kruşçev’le buluşmamızda, kendimizi yoldaşlar arasında hissediyoruz, rahat davranıyorum." Böylece Mao Zedung, Stalin’in Kruşçev tarafından karalanmasını açıkça selamlıyor, onaylıyor ve Kruşçevci çizgiyi savunuyordu.

Tıpkı diğer revizyonistler gibi Mao Zedung da Stalin’e yöneltilen eleştirileri, Stalin’in tutarlı bir biçimde savunmuş ve zenginleştirmiş olduğu Marksist-Leninist ilkelerden sapmayı haklı göstermek için kullandı. Çinli revizyonistler, Stalin’e saldırarak, onun eserlerini ve otoritesini küçük düşürmek ve böylece Mao Zedung’un otoritesini dünya çapında bir önder derecesine, sözde daima doğru ve yanlışsız bir çizgi izlemiş olan, Marksizm-Leninizmin bir ustası mertebesine yükseltmek istiyorlardı. Stalin ve Komintern, Çin Komünist Partisi önderliğini ve Mao Ze- dung’u, devrimde proletaryanın önder rolüne, proleter enternasyonalizmine, devrimci mücadelenin strateji ve taktiğine ilişkin vb. Marksist-Leninist ilkeleri tutarlı bir biçimde uygulamamakla eleştirmiş oldukları için, bu eleştiriler aynı zamanda, Stalin’e karşı duyulan birikmiş hoşnutsuzluğu dile getiriyordu. Mao Zedung, bu hoşnutsuzluğu açıkça şöyle dile getirdi: "Stalin, bizim zaferimizin Tito tipi bir zafer olmasından kuşkulanıyordu ve 1949-1950 yıl- larında bize çok büyük baskı yaptı."* Aynı biçimde Çu En-lay da, Tiran’da bizimle yaptığı görüşmelerde şöyle diyordu: "Stalin, bizim Amerikan yanlısı olmamızdan ya da Yugoslav yolunu izleyebileceğimizden kuşkulanıyordu." Zaman, Stalin’in tümüyle haklı olduğunu kanıtlamıştır. Stalin’in Çin devrimine ve onu yöneten düşüncelere ilişkin tahminleri doğru çıkmıştır.

Mao Zedung önderliğindeki Çin Komünist Partisi ile Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği Komünist Partisi arasındaki çelişkiler ve Çin Komünist Partisi ile Komintern arasındaki çelişkiler, devrimci Marksist-Leninist strateji ve taktiğin temel sorunlarına ilişkin ilkesel çelişkilerdi. Örneğin; Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi, Komintern’in, Çin’de devrimin doğru ve tutarlı biçimde ilerlemesine ilişkin tezini, şehirlerdeki işçi sınıfı ile kurtuluş- ordusunun ortak faaliyet yürütmesine ilişkin talimatını, Cin devriminin niteliği ve aşamalarına ilişkin tezlerini vb. dikkate almamıştır. Mao Zedung ve Çin Komünist Par- tisi’nin diğer önderleri, Çin’deki Komintern delegelerinden daima horlayıcı bir biçimde söz ettiler; onları, "Çin gerçeklerini tanımayan", "anlayışsızlar", "cahiller" vb. olarak adlandırdılar. Her ülkenin "başlı başına nesnel bir gerçeklik" olduğu, "diğerleri için kapalı bir kutu" olduğu anlayışına sahip olan Mao Zedung, Komintern delegelerinin yardımını tam anlamıyla olanaksız ve gereksiz görmekteydi. Ocak 1962’de toplanan Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Genişletilmiş Çalışma Konferansı’nda Mao Zedung şunları söyledi: "nesnel bir dünya olarak Çin’i, Çin sorunu ile ilgilenen Komintern’den yoldaşlar değil, Çinliler tanırlar. Komintern’den yoldaşlar Çin toplu- munu, Çin ulusunu ve Çin devrimini tanımıyorlardı ya do az tanıyorlardı. Öyleyse burada neden bu yabancı yoldaşlardan söz edilsin?"

Mao Zedung, başarılar sözkonusu olduğunda Komin- tern’in adını anmıyor. Buna karşın, Çin Komünist Parti- si’nin yenilgi ve sapmaları, Çin’deki gelişmelerin doğru değerlendirilmemesi ve bundan doğru dersler çıkarılmaması sözkonusu olduğunda ise, suçu Komintern’e ya da Komintern’in Çin’deki temsilcilerine yüklüyor. Mao Zedung ve diğer Çin önderleri Komintern’i, Çin’deki iktidarı ele geçirmek ve sosyalizmi kurmak için verilen mücadele yolunda kendilerine engel olmakla ve sorunları karıştırmakla suçluyorlar. Ama geçmişteki olaylar ve özellikle de bugünün Çin gerçeği, Komintern’in Çin’e ilişkin karar ve talimatlarının genel olarak doğru olduklarını ve Çin Komünist Partisi’nin Marksist-Leninist ilkeler temelinde ve bu ruhla davranmamış olduğunu kanıtlamaktadır.

"Mao Zedung düşüncesi’ni tanımlayan ve geçmişte olduğu gibi bugün de Çin Komünist Partisi’nin eylemine temel olan, dar milliyetçilik ve büyük devlet şovenizminin getirdiği sonuçlar, bu partinin uluslararası komünist hareket içindeki tutum ve eylemine de yansımaktadır.

Bu, Çin Komünist Partisi’nin, Kruşçevcilerin ihanetinden sonra kurulan yeni Marksist-Leninist partilere karşı tutumunda da somut olarak görülmektedir. Çin önderliği başından itibaren bu yeni Marksist-Leninist partilere hiç güven duymadı. Bu görüş, Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nde uluslararası komünist hareketle ilişkiler konusunda söz sahibi olan Geng Biao tarafından açıkça belirtilmiştir. Geng Biao şunları söylemişti: "Çin, Marksist-Leninist partilerin kurulmasını uygun bulmuyor ve bu partilerin temsilcilerinin Çin’e gelmesini istemiyor. Onların gelmesi bizi rahatsız ediyor" ve şunları vurguluyordu: "ama elimizden ne gelir, onları geri çeviremeyiz. Burjuva partilerin temsilcilerini nasıl kabul ediyorsak, onları da kabul ediyoruz."* Proleter enternasyonalizmi ile hiçbir ortak yanı olmayan bu siyaset. Mao Zedung’un henüz hayatta olduğu, düşünebilecek ve yönetebilecek durumda olduğu zamanlarda izleniyordu; demek ki bu çizgiyi Mao Zedung tümüyle onaylıyordu.

Bu yeni Marksist-Leninist partiler, Çin önderlerinin isteklerinin tersine güçlenmeye başladıklarında, Çin önderleri başka bir taktik uygulamaya koyuldular. Tüm yeni partileri, istisnasız ve fark gözetmeksizin her grubu tanıdılar; yeter ki, bunlar kendilerini "Marksist Parti", "Devrimci Parti", "Kızıl Muhafızlar" vb. olarak adlandırmış olsunlar. Arnavutluk Emek Partisi, Çin Komünist Partisi’nin takındığı bu tavrı ve izlediği bu taktiği eleştirdi. Diğer gerçek Marksist-Leninist partiler de eleştirdiler. Buna rağmen revizyonist Çin önderliği aynı yolda yürümeye devam etti.

Daha sonraları yeni kurulan parti ve gruplar karşısındaki pragmacı siyasetlerine uygun olarak Çin önderleri farklı farklı tavırlar takındılar. Gerçek Marksist- Leninist partileri kendi düşmanları olarak görürken, bu partilere karşı çıkan grup ve partileri bağırlarına bastılar. Günümüzde Çin revizyonistleri. "Mao Zedung düşün- cesi’ni göklere çıkaran bu anti-Marksist parti ve gruplarla yalnızca ilişkiler sürdürmekle kalmamakta, onların temsilcilerini ardı ardına Pekin’e çağırmakta, orada onları eğitmekte, onlara para yardımı yapmakta, siyasal ve ideolojik talimatlar vermekte, onlara, Arnavutluk Emek Partisi’ne ve gerçek Marksist-Leninist partilere karşı nasıl davranacaklarını öğretmektedirler. Onlardan, "Mao Zedung düşüncesi"ni, "üç dünya" teorisini ve genel olarak Çin dış siyasetinin propagandasını yapmalarını, Hua Guo-feng ve Deng Siao-ping’i putlaştırmalarını, "Dört- lü"yü lanetlemelerini istemektedirler. Bu istekleri yerin© getiren parti, Çin revizyonistlerinin gözünde "Marksist-Leninist" parti olmakta, bu isteklere karşı çıkan partiler ise anti-Marksist, maceracı vb. olarak damgalanmaktadır.

Tüm bunlar, revizyonist Çin önderlerinin. Marksist- Leninist partilerle olan ilişkilerde, gerçek komünist partiler arasındaki ilişkileri düzenleyen Leninist ilke ve kuralları uygulamadıklarını kanıtlamaktadır. Revizyonist Çin önderleri de, tıpkı Kruşçev revizyonistleri gibi diğer partilerle ilişkilerinde anti-Marksist "ana parti" kavramından hareketle görüşlerini zorla kabul ettirme, baskı, iç işlerine karışma yolunu tuttular ve kardeş partilerin dostça öğüt ve önerilerini hiçbir zaman benimsemediler. Birçok

Marksist-Leninist partinin katılacağı toplantılara, devrimin hazırlanması ve zaferi, modern revizyonizme karşı

Marksizm-Leninizmin savunulması mücadelesi gibi büyük sorunların tartışılacağı, deneylerin karşılıklı değiş-tokuş edileceği ve eylemlerin uyumlu hale getirileceği vb. toplantılara karşı çıktılar. Bu karşı çıkışın nedeni, çok yanlı toplantılarda gerçek Marksist-Leninistlerle yüz yüze gelmekten, dünya sermayesinin hizmetindeki anti-Mark- sist ve revizyonist teorilerin ve Çin’i bir süper devlet yapma stratejilerinin açığa çıkarılmasından korkuyor olmalarıdır.

"Mao Zedung düşüncesi"nin anti-Marksist özünün bir diğer belirtisi de Çin Komünist Partisi’nin, farklı farklı faşist, revizyonist vb. parti ve gruplarla geçmişte sürdürmüş olduğu ve bugün de sürdürdüğü ilişkilerdir. Çin Komünist Partisi şimdilerde, İtalyan, Fransa, İspanya ve diğer Avrupa ülkeleri, Latin Amerika ülkeleri vb. gibi çeşitli ülkelerdeki eski revizyonist partilere de sızabilme- nin ve onlarla ilişkiler kurmanın zeminini hazırlamaktadır. Çin revizyonistleri bu ilişkilere gittikçe daha büyük önem vermektedirler; çünkü bu revizyonist partilerin tümü, kapitalizmin her ülkedeki özelliliğine, gücüne ve iktidarına bağlı olan taktiklerdeki farklılıklar dışında, ideolojik olarak Çin Komünist Partisi ile aynı çizgiyi izliyorlar.

Çin Komünist Partisi ve bu geleneksel revizyonist partiler ilişkilerini gittikçe geliştirecek, eylemlerini birbirlerine uygun hale getireceklerdir. Bununla birlikte, Çin çizgisini izleyen ve "Marksist-Leninist" olarak adlandırılan grupçuklar, sarsılmaz tutumlarını koruyan ve bugün var olan ya da kurulmakta ve kurulacak olan gerçek Marksist-Leninist partilere karşı mücadelede ve onları bölmede Çin revizyonizmi tarafından bundan böyle de kullanılacaklardır. Çin revizyonistleri bu tutumlarıyla kapitalizme, sosyal-demokrat ve revizyonist partilere açıkça yardım etmekte; devrimin patlak vermesini ve zaferini, özellikle de öznel etkenin hazırlanmasını, devrime önderlik edecek olan gerçek, Marksist-Leninist partilerin güçlenmesini baltalamaktadırlar.

Çin Komünist Partisi, tüm gücüyle uluslararası komünist hareketi bölmeye uğraşan ve ısrarla sosyalizme ve Marksizm-Leninizme karşı mücadele eden Yugoslav Komünistler Birliği ile olan ilişkilerinde de bu taktiği uyguladı. Günümüzün Çin önderleri, Yugoslav revizyonistleri ile birlikte yürümek istemekte; Marksizm-Leninizme ve tüm Marksist-Leninist partilere karşı, devrime, sosyalizme ve komünizme karşı mücadelede eylemlerini onlarınkiyle uyumlu hale getirmek istemektedirler.

Mao Zedung ve Çin Komünist Partisi. Yugoslav reviz- yonizmine karşı pragmacı bir tavır takındı ve Tito ve Tito- culuğa ilişkin değerlendirmelerinde büyük değişiklikler yaptılar. Mao Zedung, önceleri Tito’nun hata yapmadığını, tersine, Tito’ya karşı hatalı davrananın Stalin olduğunu söyledi. Daha sonra aynı Mao Zedung. Tito’yu Hitler ve Çan Kay-şek’le aynı safa koydu ve şöyle dedi: «böy-_ le insanlar... Tito, Hitler, Can Kay-şek ve Çar gibileri düzeltilemezler, bunlar öldürülmelidir.» Sonraları bu tutumunu yeniden değiştirdi ve bu kez Tito ile görüşme isteğini dile getirdi. Bir süre önce bizzat Tito şunları söyledi: «Ben, daha henüz Mao Zedung hayatta iken Çin’e davet edilmiştim. Federal Yürütme Kurulu Başkanı Cemal Bigediç ile görüşmesi sırasında, Mao Zedung, benim Çin’i ziyaret etmemi istediğini ona söylemişti. Aynı biçimde Başkan Hua Guo-feng de bana Mao Zedung’un daha beş yıl önce benim çağrılmamı istemiş olduğunu ve ayrıca Yugoslavya’nın 1948’de de haklı olduğunu vurguladığını açıkladı. Mao Zedung, bunu daha o zamanlar yakın çevresinde söylemişti. Ama o zamanlar Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki

ilişkileri gözönünde tutarak bunu resmen açıklamamışlardı.»*

Revizyonist Çin önderliği, Mao Zedung’un bu «vasiyet»ini sadakatle hayata geçirmektedir. Hua Guo-feng, Ti- to’nun Çin’i ziyaretinden ve özellikle de kendisinin Yugoslavya’yı ziyaretinden yararlanarak Tito’ya övgüler düzmüş, onu «seçkin bir Marksist-Leninist» olarak yalnızca Yugoslavya’nın değil, uluslararası komünist hareketin de «büyük bir önder»i olarak göstermek için uğraşmıştır. Çin önderliği bu yolla, Titocuların Stalin’e ve Bolşevik partisine, Arnavutluk Emek Partisi’ne, uluslararası komünist harekete ve Marksizm-Leninizme yaptıkları tüm saldırıları da açıkça onaylamış olmaktadır.

Çin revizyonistlerinin Titocularla, Carillo ve ortakları gibi «Avrupa komünistleri» ile sıkı siyasal ve ideolojik ilişkileri, anti-Marksist, Troçkist, anarşist ve sosyal-demok- rat parti ve grupları desteklemeleri, «Mao Zedung düşüncesi»nden esinlenen ve yönetilen Çin önderliğinin devrime karşı, halkların kurtuluş mücadelelerinin çıkarlarına karşı, Marksizm-Leninizm’e ihanet edenlerle birlikte ortak bir ideolojik cephe oluşturmakta olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, komünizmin tüm düşmanları Çin «teorileri»nden sevinç duyuyorlar, çünkü «Mao Zedung düşüncesinin, Çin siyasetinin, devrime ve sosyalizme karşı yönelmiş olduğunu görüyorlar.

İncelediğimiz bu sorunlar, «Mao Zedung düşüncesinin anti-Marksist ve anti-Leninist içeriğinin tümünü oluşturmuyor. Yine de bu, Mao Zedung’un Marksist-Leninist olmadığı, ama uzun süre Çin Komünist Partisi’nin başında yer almış ve anti-emperyalist, demokratik Çin devriminin zaferinde önemli bir rol oynamış olan demokrat ve ilerici bir devrimci olduğu sonucunu çıkarmamız için yeterlidir. Mao Zedung, gerek Çin’de parti içinde ve halk arasında, gerekse Çin dışında, büyük bir Marksist-Leninist olarak ün yapmıştır; bizzat kendisi, kendini komünist olarak, Marksist-Leninist diyalektikçi olarak gösteriyordu; ama öyle değildi. O, Marksist diyalektiğin bazı unsurlarını idealizmle, burjuva ve revizyonist felsefeyle, hatta eski Çin felsefesiyle birleştiren bir seçmeci idi. Bu nedenle, Mao Zedung’un görüşleri yalnızca yayınlanmış bazı eserlerindeki gözden geçirilmiş cümlelerden yola çıkarak incelen- memelidir. Bu görüşler, pratikte vermiş oldukları sonuçlar da gözönünde tutularak, hayattaki uygulamalarıyla bütünlüklü bir biçimde incelenmelidir.

«Mao Zedung düşüncesi»nin değerlendirilmesinde, onun hangi somut tarihi koşullar altında oluştuğunu da hesaba katmak gerekir. Mao Zedung’un görüşleri kapitalizmin çürümesi çağında gelişti; yani proleter devrimcilerin gündemde olduğu, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi örneğinin ve Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in yüce öğretilerinin proletarya ve dünyanın devrimci halkları için yanılmaz bir yol gösterici olduğu bir çağda. Bu yeni koşullarda ortaya çıkan Mao Zedung’un teorisi, yani «Mao Zedung düşüncesi» zamanımızın en devrimci ve en bilimsel teorisi olan Marksizm-Leninizmin giysilerine bürünmeye çalışacaktı ve nitekim öyle oldu; ama özünde, proleter devrim davasıyla çelişkiye düşen bir «teori», bunalıma düşen ve çürümekte olan emperyalizmin yardımına koşan bir «teori» olarak kaldı. İşte bu nedenle biz, Mao Zedung’un ve «Mao Zedung düşüncesi»nin anti-Marksist olduklarını söylüyoruz.

«Mao Zedung düşüncesi»nden söz edildiğinde, bu düşüncelerin oluşturduğu tek ve açık bir çizgi bulmak zordur. Çünkü başta da söylemiş olduğumuz gibi bu, anarşizm ve Troçkizmden, Titocu, Kruşçevci ya da «Avrupa komünizmi» tipi modern revizyonizmden, bazı Marksist cümleler kullanmaya kadar giden bir ideolojiler karışımıdır. Bu ideolojiler karmaşası içinde, Mao Zedung’un görüşlerinin oluşumunu, onun kültürel ve teorik gelişimini doğrudan etkilemiş olan Konfüçyus, Mençiyus ve diğer Çinli filozofların görüşleri de saygın bir yere sahiptirler. Kaldı ki Mao Zedung’un görüşlerinin çarpıtılmış bir Marksizm-Le- ninizm biçiminde görünen yanları bile, büyük ölçüde milliyetçi, yabancı düşmanı ve hatta Budist görüşler içeren bir tür «Asya komünizmi»nin damgasını ve özelliklerini taşırlar ve bunların, günün birinde Marksizm-Leninizmle açık bir çelişkiye düşmeleri kaçınılmazdı.

Bugün Çin’de iktidarda olan Hua Guo-feng ve Deng Siao-ping’in revizyonist grubu, kendi gerici siyaset ve eylemine «Mao Zedung düşüncesi»ni teorik temel ve ideolojik platform olarak almaktadır.

İktidara gelmiş olan Hua Guo-feng ve Yeh Çien-ying grubu sallantılı durumunu sağlamlaştırabilmek için Mao Zedung bayrağına sarıldı. Bu grup, Tien An Men Meydanı’ndaki gösteriyi bu bayrak altında mahkum etti ve Deng Siao Ping’i, hak ettiği revizyonist etiketi yapıştırarak bu bayrak altında tasfiye etti. Bu grup yine bu bayrak altında bir darbe ile iktidarı ele geçirdi ve «Dörtlü»yü ezdi. Ama her zaman Çin’in bir özelliği olan bu kargaşa gittikçe daha da büyüdü. Bu karmakarışık durum, Deng Siao-ping’e yeniden sahneye çıkma ve iktidarı ele geçirme olanağını verdi ve Deng Siao-ping faşist yöntemlerle kendi aşırı sağcı yolunu yeniden tuttu.

Deng’in amacı, kendi grubunun durumunu sağlamlaştırmak, Amerikan emperyalizmiyle ve gerici dünya burjuvazisiyle ittifak yolunu açıktan açığa izlemekti. Deng Siao- ping «dört modernleşme» programını ortaya çıkardı; Kültür Devrimi konusunu kapattı; bu devrimle devlet kademelerine, partiye ve orduya alınmış olan tüm kadroları tasfiye etti ve yerine eskiden açığa alınmış ve mahkum edilmiş olan en gerici kişileri getirdi.

Bugünlerde, Deng Siao-ping yanlılarının Mao Zedung’a karşı hazırladığı duvar gazetelerinin Pekin duvarlarını süslediği bir döneme tanık oluyoruz. Bu, «intikam» dönemidir ve iki amaç gütmektedir: Birincisi, Mao’nun «itibarını» yok etmek ve Hua Guo-feng engelini ortadan kaldırmak; İkincisi de Deng Siao-ping’i gücü herşeye yeten faşist bir diktatör yapmak ve Liu Şao-şi’nin itibarını iade etmek.

Bu gerici manevralara bakarak, gerek Çin içinde gerekse Çin dışında Deng Siao-ping’in, hiçbir zaman bit Marksist-Leninist olmamış olan Mao’ya karşı mücadelesi ile Kruşçev’in, geçmişte olduğu gibi bugün de büyük bir Marksist-Leninist olan Stalin’e çamur atarak işlemiş olduğu suç arasında benzerlik kuran insanlar var. Aklı ne kadar kıt olursa olsun, hiç kimse böyle bir benzetmeyi kabul edemez.

Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bu, Deng Siao- ping ile Brejnev arasında olmalıdır; çünkü nasıl Brejnev revizyonist kliği Kruşçev’i düşürdüyse, bugün de Çin Brej- nev’i Deng Siao-ping, Çin Kruşçev’i Mao Zedung’u ala- şağı etmektedir.

Bütün bunlar revizyonist bir oyundun kişisel iktidar uğruna verilen bit mücadeleden başka bir şey değildir. Bu, Çin’de daima böyle olagelmiştir. Bunda hiçbir Marksist yan yoktur. Bu durumu, yalnızca Çin işçi sınıfı ve «Mao Zedung düşüncesi»nden, «Deng Siao-ping düşüncesi»nden ve bu türden diğer anti-Marksist, revizyonist, burjuva düşüncelerden arınmış gerçek bir Marksist-Leninist parti düzeltebilir. Çin’i gerçek bir proleter devrimle bu durumdan kurtarabilecek olan, Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in düşünceleridir.

Biz, Marksizm-Leninizmin ve proleter devrimin bir gün Çin’de zafere ulaşacağına ve Çin proletaryasının ve halkının düşmanlarının yenileceğine inanıyoruz. Elbette buna, mücadelesiz ve kansız ulaşılamayacaktır; çünkü hainlere karşı kazanılacak zaferin, sosyalizmin zaferinin mutlaka gerekli olan önderi devrimci Marksist-Leninist partiyi oluşturmak, Çin’de çetin çabaları gerektirmektedir.

Biz, kardeş Çin halkının ve gerçek Çin devrimcilerinin kendilerini hayallerden ve efsanelerden kurtaracaklarına inanıyoruz. Onlar, Çin Komünist Partisi önderliği içinde Marksist-Leninist devrimcilerin değil, burjuvazinin ve kapitalizmin, sosyalizm ve komünizmle hiçbir ortak yanı olmayan bir yol izleyen temsilcilerinin bulunduğunu siyasal ve ideolojik olarak kavrayacaklardır. Ama kitlelerin ve devrimcilerin bunu kavramaları için, «Mao Zedung düşüncesi»nin Marksizm-Leninizm olmadığını ve Mao Zedung’un Marksist-Leninist olmadığını anlamaları gerekmektedir. Biz Marksist-Leninistlerin, «Mao Zedung düşüncesi»ne yönelttiği eleştirilerin, Deng Siao-ping kliğinin iktidar uğruna verdiği mücadelede Mao Zedung’a karşı yapmakta olduğu saldırılarla hiçbir ortak yanı yoktur.

Biz Arnavutluk komünistleri, bu sorun üzerinde açık ve dürüstçe konuşmakla, Marksizm-Leninizmin savunulması görevini yerine getiriyor ve aynı zamanda enternas- yonalistler olarak, Çin halkına ve Çin devrimcilerine, geçirmekte oldukları bu zor durumda doğru yolu bulmada yardımcı oluyoruz