29 Mayıs 2017

SOSYALİST DEVRİM VE ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI (TEZLER)

OCAK-ŞUBAT 1916

I. EMPERYALİZM, SOSYALİZM VE EZİLEN  ULUSLARIN KURTULUŞU 


Emperyalizm, kapitalizmin gelişmesinde en yüksek aşamadır. Gelişmiş ülkelerde sermaye, büyüyerek, ulusal sınırların dışına taşmış, rekabetin yerine tekeli yerleştirmiş ve sosyalizmin gerçekleşmesi için tüm nesnel koşulları yaratmıştır. Onun için Batı Avrupa'da ve Birleşik Devletler'de, kapitalist hükümetlerin devrilmesi ve burjuvazinin mülksüzleştirilmesi için devrimci savaşım günün görevidir. Emperyalizm, sınıf çelişkilerini büyük ölçüde keskinleştirerek, yığınların yaşam koşullarını kötüleştirerek, hem iktisadi -tröstler, yaşam pahalılığı- hem siyasal -militarizmin yaygınlaşması, savaşların daha sık patlak vermesi, daha azgın gericilik, ulusal baskının ve sömürge soygununun yoğunlaşması (sayfa 140) ve yayılması- bakımlardan yığınları bu savaşıma zorlar. Zafere ulaşan sosyalizm zorunlu olarak eksiksiz bir demokrasiyi kurmalı ve bunun sonucu olarak ulusların yalnızca tam eşitliğini getirmekle kalmamalı, aynı zamanda ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, yani siyasal bakımdan serbestçe ayrılma hakkını da gerçekleştirınelidir. Şu anda, devrim sırasında ve devrimin zaferinden sonra, köleleştirilmiş ulusları kurtaracaklarını ve onlarla serbestçe birleşme esası üzerinde (ve serbestçe birleşme, ayrılma hakkını içermezse boş bir sözdür) ilişkiler kuracaklarıni eylemde göstermemiş olan sosyalist partiler, sosyalizme ihanet ederler.

Elbette ki demokrasi de bir devlet biçimidir, ve devlet ortadan kalktığında o da kalkacaktır, ama bu, ancak, kesin zafere ulaşmış ve sağlam temellere oturtulmuş sosyalizmden tam komünizme geçişte olacaktır.


II. SOSYALİST DEVRİM VE DEMOKRASİ  UĞRUNA SAVAŞIM 


Sosyalist devrim tek bir hareket, bir cephede tek bir muharebe değil, çetin sınıf savaşlarının yer aldığı bütün bir çağ, tüm cephelerde, yani ekonomi ve siyasetin tüm sorunları üzerine uzun bir muharebeler dizisidir. Bu muharebeler, ancak burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle sonuçlanabilir. Demokrasi uğruna savaşımın, proletaryanın dikkatini, sosyalist devrimden başka yöne çekeceğini, ya da bu devrimi gözden gizleyeceğini, ikinci plana iteceğini vb. sanmak büyük yanılgı olur. Tam tersine, nasıl ki tam demokrasiyi uygulamayan başarılı sosyalizm olmazsa, aynı şekilde, proletarya, demokrasi uğruna, bütün alanlarda tutarlı bir devrimci savaşım yürütmeden burjuvaziyi yenilgiye uğratamaz.

Demokratik programdaki maddelerden birini, örneğin, ulusların kaderlerini tayin hakkı ile ilgili maddeyi, emperyalizm koşullarında "gerçekleştirilemez" ya da "hayaldir" gerekçesiyle çıkarmaya kalkışmak paha az hatalı bir tutum  olmaz. Ulusların kaderlerini tayin hakkının kapitalizmin sınırları içinde gerçekleştirilemeyeceği iddiası ya mutlak şekilde, iktisadi anlamda, ya da koşullara bağlı olarak, siyasal anlamda anlaşılabilir.

Birinci anlamda bu iddia, teori bakımından kesin olarak yanlıştır.
İlkin, örneğin emek parası, bunalımların ortadan kaldırılması vb. gibi şeyler, kapitalist sistemde gerçekleşemeyecek olan şeylerdir. Ama ulusların kaderlerini tayin hakkının uygulanmasını aynı şekilde olanaksız saymak kesin olarak yanlıştır.

İkincisi, Norveç'in 1905'te İsveç'ten ayrılması örneği, tek başına bile, bu anlamda "gerçekleşememe" iddiasını çürütmeye yeter.

Üçüncüsü, örneğin Almanya ile İngiltere arasındaki siyasal ve stratejik ilişkilerde küçük bir değişikliğin bile, yeni bir Polanya ya da Hindistan devletinin ya da benzer durumda bir başka devletin kurulmasını olanaklı, "gerçekleştirilebilir" bir şey haline getirebileceğini yadsımak saçma olur. 

Dördüncüsü, mali-sermaye, gelişme yolunda, en demokratik ya da cumhuriyetçi hükümeti, herhangi bir ülkenin, o ülke "bağımsız" olsa da seçimle başa geçen yetkililerini her zaman "serbestçe" satın alabilir. Mali-sermayenin ya da genel olarak sermayenin tahakkümü, siyasal demokrasi alanında herhangi bir reformla ortadan kalkacak değildir, ve ulusların kaderlerini tayin hakkı da ancak bu alana girer. Bununla birlikte, mali-sermayenin bu egemenliği, daha özgür, daha geniş ve daha açık bir sınıf egemenliği ve sınıf savaşımı olarak siyasal demokrasinin önemini ortadan kaldırmaz. Onun için siyasal demokrasinin kapitalist düzendeki istemlerinden birinin iktisadi anlamda "gerçekleştirilebilir" olduğu yolundaki iddialar, bir bütün olarak kapitalizm ile siyasal demokrasi arasındaki genel ve temel bağıntıların teorik bakımdan yanlış tanımlanmasından doğmaktadır.

İkinci anlamda da, bu iddia, eksik ve yanlıştır. Çünkü emperyalist sistemde, yalnızca ulusların kaderlerini tayin  hakkı değil, siyasal demokrasinin tüm istemleri ancak kısmen "gerçekleştirilebilir", ve o da ancak çarpıtılmış bir biçimde ve istisnai durumlarda (örneğin Norveç'in 1905'te İsveç'ten ayrılmasında olduğu gibi). Bütün devrimci sosyal-demokratlar tarafından ileri sürülen, sömürgelerin derhal bağımsızlığa kavuşturulması istemi de, bir dizi devrimler olmadan, kapitalist düzende "gerçekleştirilebilir" bir şey değildir. Ama bundan çıkan sonuç, sosyal-demokrasinin bütün bu istemler için derhal verilmesi gereken en kararlı savaşımdan vazgeçmesi gerektiği sonucu değildir (böyle bir şey, ancak burjuvazinin işine yarar), tam tersine, buradan çıkan sonuç, bu istemlerin, burjuva legalitesinin sınırları aşılarak, bu sınırlar yerlebir edilerek, parlamentoda söylevlerle, sözde kalan protestolarla yetinmeyerek, yığınları kesin eylemlere çekerek, her temel demokratik istem uğruna savaşımı yoğunlaştırıp, proletaryanın burjuvaziye saldırısına kadar, yani burjuvaziyi mülksüzleştiren sosyalist devrime kadar vardırarak, bu istemlerin, reformist değil devrimci biçimde formüle edilmesi ve eyleme geçirilmesidir. Sosyalist devrim, yalnızca büyük bir grev, sokak gösterileri ya da açlıktan doğan kargaşalıklar ya da bir askeri ayaklanma ya da sömürge isyanı dolayısıyla patlak vermeyebilir; bu devrim, Dreyfus skandalı[70] ya da Zavern olayı[71] gibi bir siyasal bunalım, ya da ezilen bir ulusun ayrılmak için yaptığı bir referandum vb. vesilesiyle de başlayabilir.

Emperyalist sistemde ulusal baskının artmış olması, sosyal-demokrasinin, burjuvazinin "hayali" dediği, ulusların ayrılma özgürlüğü uğruna savaşımdan vazgeçmesi gerektiği sonucuna vardırmamalıdır bizi, tersine, sosyal-demokrasi, bu alanda da ortaya çıkan çelişkilerden, yığın hareketlerinin ve burjuvaziye karşı, devrimci saldırıların dayanağı olarak daha geniş ölçüde yararlanabilmelidir.

III. ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN ETME HAKKININ ÖNEMİ VE BU HAKKIN FEDERASYON İLE İLGİSİ 

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, ancak siyasal anlamda bağımsızlık hakkını, ezen ulustan siyasal bakımdan serbestçe ayrılma hakkını içerir. Özgül olarak, bu siyasal demokrasi istemi, ayrılacak olan ulusun ayrılması lehinde ve bu konuda bir referandum lehinde ajitasyon yapmada tam özgürlüğünü içerir. Demek ki, bu istem, ayrılma isteminin eşdeğeri değildir. Bu, yalnızca, her türlü ulusal baskıya karşı devamlı bir savaşımı ifade etmektedir. Bir demokratik devlet sistemi tam ayrılma özgürlüğüne ne kadar yakınsa, ayrılma özlemi pratikte o ölçüde daha az yaygın ve hararetli olur, çünkü büyük devletler, hem iktisadi ilerleme bakımından, hem yığınların çıkarları bakımından tartışma götürmez üstünlüklere sahiptirler, üstelik bu üstünlükler, kapitalizmin gelişmesiyle artar. Ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınması, federasyonun ilke olarak kabul edilmesiyle aynı anlama gelmez. Bir kimse bu ilkeye kesin olarak karşı olup, demokratik merkeziyetçilik yanlısı olabilir, ama tam demokratik-merkeziyetçiliğe varan biricik yol olarak, gene de, federasyonu, ulusal eşitsizliğe yeğ sayabilir. Bir merkeziyetçi olan Marx'ın, İrlanda ile İngiltere'nin federasyonunu, İrlanda'nın İngilizler tarafından zorla boyunduruk altında tutulmasına yeğ sayması, bu düşünceyle idi.[72]

Sosyalizmin amacı yalnızca insanlığın küçücük devletlere bölünmesine ve ulusların herhangi bir şekilde tecrit edilmesine son vermek değildir. Amaç yalnızca ulusları birbirine yaklaştırmak değildir, onları bütünleştirmektir. Ve işte bu amaca ulaşmak için biz, bir yandan, Renner ve Otto Bauer'in bilinen "ulusal kültür özerkliği"[73] fikrinin gerici niteliğini yığınlara açıklarken, öte yandan, ezen ulusların sosyalistlerinin ikiyüzlülüğü ve korkaklığı üzerinde özellikle duran açık ve tam bir ifade ile kaleme alınmış bir programda (sayfa 144), ezilen ulusların kurtuluşunu istemeliyiz, ve bu, havada, genel sözlerle, içi boş lafebelikleriyle ve sorunu geleceğe, sosyalizmin gerçekleştiği zamana "erteleyerek" olmamalıdır. Nasıl ki, insanlık, sınıfların ortadan kalktığı döneme ancak ezilen sınıfın diktatörlüğünün sürdüğü bir geçiş dönemini aşarak ulaşabilirse, ulusların kaçınılmaz olan bütünleşmesine de, ancak bütün ezilen ulusların kurtulduğu, yani ezen ulustan ayrılma özgürlüğüne kavuştuğu bir geçiş dönemini aşarak varabilir.


IV. ULUSLARIN KADERLERİNİ TA YİN HAKKı SORUNUNUN PROLETER DEVRİMCİ
SUNULUŞU

Küçük-burjuvazi, yalnızca ulusların kaderlerini tayin hakkını değil, giderek bizim asgari demokratik programımızın bütün noktalarını da, bizden çok önce, daha 17. ve 18. yüzyıllarda ileri sürmüştü. Onlar, sınıf savaşını ve bu savaşın giderek yoğunlaştığını göremedikleri için, ve "barışçı" kapitalizme inandıkları için, bu noktaları hala birer ütopik özlem gibi ileri sürüyorlar. Kautsky yandaşlarının savunduğu, halkı aldatan emperyalizm altında eşit ulusların barışçı birliği ütopyasının tam niteliği işte budur. Soşyal-demokrasinin programı, bu küçük-burjuva oportünist ütopya karşısında ağırlığını koyarken, ulusların ezen ve ezilen uluslar olarak ikiye bölünmesini, emperyalist düzende temel, önemli ve kaçınılmaz bir gerçek olarak kabul etmelidir.

Ezen ulusların proletaryası, her burjuva pasifistinin yineleyip durduğu türden, ilhaklara karşı ve genel olarak ulusların eşitliğinden yana, genel, beylik sözlerle yetinmemelidir. Proletarya, ulusal baskı üzerine kurulmuş bir devletin sınırları sorununda, emperyalist burjuvazi için çok "tatsız" olan bu sorunda susamaz. Proletarya, ezilen ulusların belli bir devletin sınırları içinde zorla tutulmalarına karşı savaşmalıdır, bu da ulusların kaderlerini tayin edebilmeleri (sayfa 145) uğruna savaştır. Proletarya, "kendi" ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve uluslar için siyasal ayrılma özgürlüğü istemelidir. Yoksa, proletarya enternasyonalizmi boş bir sözden başka bir şey olmazdı, ezen uluslarla ezilen ulusların işçileri arasında ne güven, ne de sınıf dayanışması mümkün olurdu; ve bir yandan ulusların kaderlerini tayin hakkını savunurken, öte yandan "kendi" ulusları tarafından ezilen ve "kendi" devletleri sınırları içinde zorla tutulan ezilen ulusların durumu konusunda susan reformistlerin ve kautskicilerin ikiyüzlülüğü sergilenmemiş olurdu.

Bir yandan da, ezilen ulusların sosyalistleri, ezilen ulusun işçileriyle ezen ulusun işçilerinin tam ve kayıtsız şartsız birliğini, örgütsel birlik dahil olmak üzere, savunmalı ve uygulamalıdırlar. Bu olmadan, burjuvazinin her türden entrikaları, kalleşlikleri ve hileleri karşısında proletaryanın bağımsız siyaseti savunulamaz ve işçi sınıfı, öteki ülkelerin işçileriyle sınıf dayanışmasını gerçekleştiremez. Ezilen ulusların burjuvazisi, işçileri aldatmak için ısrarla ulusal kurtuluş sloganlarına başvurur, iç politikalarında bu sloganları, egemen ulusun burjuvazisi ile gerici anlaşmalar yapmak için kullanırlar (örneğin Avusturya ve Rusya'daki Polonyalılar, Yahudileri ve Ukraynalıları ezmek için gericilerle uzlaşırlar); dış politikalarında halk düşmanı planlarını uygulayabilmek için rakip emperyalist devletlerle uzlaşırlar (küçük Balkan devletlerinin siyaseti vb.).
 Nasıl ki, örneğin Latin ülkelerde olduğu gibi cumhuriyetçi sloganların halkın aldatılması ve malî soygun amacıyla burjuvazi tarafından kullanılması durumları, sosyal-demokratların cumhuriyetçiliklerinden vazgeçmeleri için bir neden olamazsa, aynı şekilde bir emperyalist devlete karşı ulusal kurtuluş savaşımından, bazı durumlarda bir başka "büyük" devlet tarafından. aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanılması hali de, sosyal-demokratların, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz.[24*] (sayfa 146)


V. ULUSAL SORUNDA MARKSİST VE PRUDONCU GÖRÜŞ 


Marx, küçük-burjuva demokratlardan farklı olarak, istisnasız bütün demokratik istemleri mutlak bir şey değil, burjuvazinin güdümündeki halk yığınlarının feodalizme karşı savaşımının tarihsel bir ifadesi saymıştır. Bu istemlerin içinde bir teki bile yoktur ki, belirli koşullar altında burjuvazinin elinde işçileri aldatmak için bir araç görevi yerine getirmesin, getiremesin ve fiilen getirmiş olmasın. Siyasal demokrasinin istemlerinden bir tekini bu bakımdan ayırdetmek, özellikle de ulusların kaderlerini tayin etme hakkını ele alıp, geri kalan demokratik istemlerin karşısına dikmek, teoride temel bir yanlıştır. Pratikte proletarya, ancak, cumhuriyet istemi dahil, tüm demokratik istemler uğruna savaşmını, burjuvaziyi devirmeyi amaçlayan devrimci savaşıma bağımlı kılarsa, kendi bağımsızlığını koruyabilir.

Öte yandan, ulusal sorunu "toplumsal devrim adına yadsımış olan" prudoncuların tersine, Marx, her şeyden önce, gelişmiş ülkelerdeki proletaryanın sınıf savaşımının çıkarlarını gözönünde bulundurarak, enternasyonalizmin ve sosyalizmin temel ilkesini ileri sürmüştür: özetle, başka ulusları ezen bir ulusun özgür olamayacağını söylemiştir.[74] Marx'ın 1848'de Almanya'da muzaffer demokrasinin, Almanlar tarafından ezilen ulusların özgürlüğünü tanıması ve bu özgürlüğü vermesini istemesi, Alman devrimci işçi hareketinin çıkarları (sayfa 147) bakımındandır.[75] 1869'da, Marx, İrlanda'nın İngiltere'den ayrılmasını, hem de "bu ayrılmayı bir federasyon izleyecek olsa da ... "[76] istemesi, İngiliz işçilerinin devrimci savaşımı açısındandır. Marx, ancak bu istemi ileri sürmekle, İngiliz işçilerini enternasyonalizm zihniyeti içinde, gerçekten eğitmekteydi. O, aradan yarım yüzyıl geçtiği halde, bugün bile, İrlanda "reformunu" gerçekleştirmemiş olan oportünistlerle burjuva reformizmini, belirli bir tarihsel görevin devrimci çözümü ile karşılaştırabilirdi. Marx, ancak bu şekilde, küçük ulusların ayrılma özgürlüğünün pratik değeri olmayan bir hayal olduğunu ve yalnızca iktisadi değil, siyasal merkezileşmenin ilerici bir şey olduğunu bas bas bağıran sermaye sözcülerine karşı, böyle bir merkezileşmenin ancak emperyalist nitelik taşımadığı zaman ilerici olabileceği, ve ulusların zorla değil, ancak bütün ülkelerin proleterlerinin özgürce birleşmesiyle biraraya getirilebileceği görüşünü savunmuştur. Ancak böylelikle Marx, ulusların eşitliğinin ve kendi kaderlerini tayin hakkının yalnızca sözde kalan ve çoğu kez ikiyüzlüce tanınmasına karşı, ulusal sorunun çözümünde de yığınların devrimci eylemini savunmuştur. 1914-1916 emperyalist savaşı, ve bu savaşın sergilemiş olduğu oportünistlerin ve kautskicilerin kirli çamaşırları ve ikiyüzlülükleri, Marx'ın çizgisini parlak bir biçimde doğrulamıştır; bu çizgi, bütün ilerici ülkeler için örnek olmalıdır, çünkü bunların hepsi şu anda başka ulusları ezmektedirler.[25*] (sayfa 148)


VI. ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI BAKIMINDAN ÜÇ TİP ÜLKE

Bu bakımdan, ülkeleri bellibaşlı üç tipe ayırmak gerekir.

Birincisi, Birleşik Devletler ve Batı Avrupa'nın gelişmiş kapitalist ülkeleri. Bu ülkelerde, ilerici burjuva ulusal hareketler çoktan sona ermiştir. Bu "büyük" uluslardan herbiri, hem sömürgelerde, hem kendi ülkesinde başka ulusları ezerler. Bu egemen ulusların proletaryasının görevi, 19. yüzyılda İngiliz proletaryasının İrlanda ile ilgili görevinin aynıdır.[26*]

İkincisi, Doğu Avrupa: Avusturya, Balkanlar ve özellikle Rusya. Burada burjuva demokratik ulusal hareketleri geliştiren ve ulusal savaşımı yoğunlaştıran, özellikle 19. yüzyıl olmuştur. Bu ülkelerdeki proletaryanın görevleri, hem kendi burjuva demokratik reformlarını tamamlamak, hem başka ülkelerdeki sosyalist devrime destek olmak bakımından ulusların kaderlerini tayin hakkına sahip çıkmadan yerine getirilemez. Burada en çetin ve en önemli görev, ezen ulusların işçilerinin sınıf savaşımını, ezilen ulusların işçilerininkiyle birleştirmektir.

Üçüncüsü, Çin, İran ve Türkiye gibi yarı-sömürge ülkeler ve tüm sömürgeler, ki bunlar bir milyarlık bir nüfusu barındırmaktır. Bu ülkelerde, burjuva demokratik hareketler ya henüz başlamıştır, ya da bu hareketlerin aşacakları daha uzun bir yol vardır. Sosyalistler, yalnızca sömürgelerin ödünsüz olarak derhal ve kayıtsız şartsız kurtuluşunu istemekle kalmamalıdırlar (ki böyle bir istem, siyasal ifadesinde, ulusların kaderlerini tayin hakkını tanımaktan başka bir anlam taşımaz), onlar bu ülkelerdeki ulusal kurtuluşu amaçlayan burjuva demokratik hareketlerdeki daha devrimci olan öğeleri en kararlı bir biçimde desteklemeli, bu öğelerin kendilerini ezen emperyalist devletlere karşı ayaklanışına (eğer böyle bir şey varsa, devrimci savaşına) yardımcı olmalıdırlar.

VII. SOSYAL-ŞOVENİZM VE ULUSLARIN KADERLERİNİ  TAYİN HAKKI 

Emperyalist çağ ve 1914-1916 savaşı, şovenizme ve egemen ülkelerdeki milliyetçiliğe karşı savaşımın önemini özellikle belirgin hale getirmiştir. Sosyal-şovenler arasında, yani "yurdun savunması" kavramını uygulayarak savaşın emperyalist ve gerici niteliğini gizleyen oportünistler ve Kautskiciler arasında, ulusların kaderlerini tayin ilkesi konusunda bellibaşlı iki akım var.
Bir yanda, emperyalizmin ve siyasal merkezileşmenin ilerici bir şey olduğunu iddia ederek ilhakları savunan ve ütopik, aldatıcı, küçük-burjuva vb. diye nitelendirdikleri ulusların kaderlerini tayin hakkını reddeden burjuvazinin maskesi düşmüş uşakları var. Cunow, Parvus ve Almanya'daki aşırı oportünistler, İngiltere'deki bazı fabyanlar ve sendika liderleri ve Rusya'da Semkovski, Liebmann, Yurkeviç vb. bu gruba girerler.

Öte yanda, aralarında Vandervelde, Renaudel, İngiltere'de ve Fransa'da birçok pasifistin vb. bulunduğu kautskicileri görüyoruz. Bunlar birinci grup ile birlikten yanadırlar ve pratikte aralarında hiç bir fark yoktur; ulusların kaderlerini tayin hakkını yalnızca sözde kalmak koşuluyla ikiyüzlüce savunurlar; siyasal bakımdan serbestçe ayrılma istemini (sayfa 150) "aşırı" bulurlar, ("zu viet verlangt": Kautsky, Die Neue Zeit, 21 Mayıs 1915) ezen ulusların sosyalistlerinin devrimci bir taktik uygulamaları gereğini savunmazlar, tersine, devrimci görevlerini karanlıklara boğarlar, oportünist tutumlarını haklı gösterirler, halkı kolayca aldatmanın koşullarını hazırlarlar, ezilen ulusları zorla yönetimi altında tutan , devletin sınırları sorununu ele almaya hiç yanaşmazlar.

Her iki grup da eşit olarak oportünisttir, Marx'ın İrlanda'yı örnek alarak açıkladığı taktiğin teorik anlamını ve pratik önemini anlama yeteneğini tümden yitirmiş olduklarından, marksizmi yozlaştırırlar.

İlhaklara gelince, bu sorun, savaş dolayısıyla özellikle acil bir hal almıştır. Ama ilhak ne demektir? İlhaklara karşı çıkmanın, eninde sonunda ya ulusların kaderlerini tayin etme hakkını tanımaya vardığı, ya da statükoyu savunan ve her türlü zora, hatta devrimci zora bile karşı olan pasifist lafebeliğine dayandığı besbellidir. Bu tür lafebelikleri temelden yanlıştır ve marksizm ile bağdaşmaz.


VIII. ÖNÜMÜZDEKİ GÜNLERDE PROLETARYANIN SOMUT GÖREVLERİ
Sosyalist devrim pek yakın bir gelecekte başlayabilir. Bu olduğu takdirde proletarya, iktidarı ele geçirmek, bankaları mülkten tecrit etmek ve benzeri diktatörlük önlemlerini almak gibi derhal yerine getirilmesi gerekli bir görevle karşılaşacaktır. Burjuvazi (ve özellikle fabyan ve kautskici tipteki aydınlar) böyle bir anda, devrimi, ona, sınırlı, demokratik hedefler yükleyerek bölmeye ve frenlemeye çalışacaktır. Burjuva iktidarın temellerine karşı proletarya saldırısı başlamışsa, herhangi bir salt demokratik istem, bir anlamda devrimi geriletici etken olabileceğine göre, tüm ezilen halklara özgürlük (yani kendi kaderlerini tayin etme hakkı) tanımak ve vermek, burjuva demokratik devrimin zaferi için, örneğin 1848'de Almanya'da ya da 1905'te Rusya'da ne kadar acil bir sorun idiyse, sosyalist devrim için de böyle olacaktır.

Bununla birlikte, sosyalist devrimin başlaması için daha beş-on yıl ya da daha uzun bir zamanın geçmesi mümkündür. Bu, yığınların devrimci ruhla eğitilmesi zamanı olacaktır, öyle ki sosyalist-şovenler ve oportünistler, işçi sınıfı partisi üyesi olamasınlar ve bunlar 1914-1916'da olduğu gibi başarı sağlayamasınlar. Sosyalistler yığınlara açıklamalıdırlar ki, sömürgeler ve İrlanda için İngiltere'den ayrılma hakkı istemeyen İngiliz sosyalistleri; Alman sömürgeleri, Alsaslılar , Danimarkalılar ve Polonyalılar için ayrılma özgürlüğü istemeyen Alman sosyalistleri, devrimci kitle eylemlerini, doğrudan doğruya ulusal baskıya karşı savaşım alanına yaymayan ya da Zavern'deki gibi olaylardan, ezen ulusun proletaryası saflarında en geniş illegal propaganda için, sokak gösterileri ve devrimci yığın hareketleri için yararlanmayan bu sosyalistler; Finlandiya, Polonya, Ukrayna vb., vb. için ayrılma özgürlüğü istemeyen Rus sosyalistleri, bütün bu tür sosyalistler, şovenler gibi ve kana bulanmış iğrenç emperyalist krallıkların ve emperyalist burjuvazinin uşakları gibi davranmaktadırlar.

IX. RUS VE POLONYALI SOSYAL-DEMOKRATLARIN

VE II. ENTERNASYONALİN ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI

İLKESİNDEKİ TUTUMU 


Rusya'nın devrimci sosyal-demokratları ile Polonya sosyal-demokratları arasında ulusların kaderlerini tayin hakkı konusundaki görüş ayrılığı, daha 1903'te, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin programını kabul eden ve Polanyalı sosyal-demokrat delegasyonun itirazlarına karşın, ulusların kaderlerini tayin eden 9. maddeyi programa alan kongrede açığa vurulmuştur. O zamandan beri Polonya sosyal-demokratları, hiç bir zaman partileri adına 9. maddeyi parti programımızdan (sayfa 152) çıkarma ve bunun yerine bir başka formül koyma yolundaki önerilerini yinelemediler.

Rusya'da, ezilen ulusların, nüfusun yüzde-elliyedisinden ya da yüz milyondan az olmadığı bu ülkede, bu ulusların çoğunlukla sınır bölgelerinde yaşadıkları ve bunların bir kısmının Büyük-Ruslardan daha yüksek bir kültüre sahip bulunduğu, siyasal sistemin özellikle barbarca ve ortaçağa yaraşır bir sistem olduğu, burjuva demokratik devrimin tamamlanmadığı bir ülkede, Rusya'da, çarlık tarafından ezilen ulusların serbestçe Rusya'dan ayrılma hakkının tanınması, sosyal-demokratlar için demokratik ve sosyalist davalarını ilerletmede kesenkes zorunlu bir şeydir. 1912 Ocağında yeniden örgütlenen partimiz, 1913'te ulusların kaderlerini tayin hakkını doğrulayan ve bunu tastamam yukardaki somut anlamda açıklayan bir karar aldı.[79] 1914-1916'da kudurgan Büyük-Rus şovenizminin hem burjuvazi hem de oportünist sosyalistler arasında (Rubanoviç, Plehanov, Naşe Dyelo vb.) alıp yürümesi, bizi, bu istemde direnmekte ve bunu reddedenleri Büyük-Rus şovenizminin ve çarlığın fiilen destekleyicileri saymakta haklı kıldı. Partimiz, ulusların kaderlerini tayin hakkına karşı bu tür tutum ve davranışların sorumluluğunu reddettiğini en kesin bir biçimde ilim eder.

Polonya sosyal-demokratlarının ulusal sorundaki tutumlarının en son formülasyonu (Polonya sosyal-demokratlarının Zimmerwald Konferansındaki beyanı) şu fikirleri içerir:

Bu bildiri, "Polonya halkını kendi kaderlerini tayin etme olanağından yoksun bırakarak", "Polonya'nın bölgelerini" önümüzdeki ödün verme oyununda yatırılacak rehin sayan Alman hükümetini ve öteki hükümetleri mahkum ediyor. "Polonya sosyal-demokratları, koca bir ülkenin bölünüp parsellenmesini en kesin şekilde protesto ederler." ... "Ezilen halkları kurtarma" işini Hohenzollern'lere bırakan sosyalistleri en sert şekilde eleştirirler. Onlar; ancak uluslar arası devrimci proletaryanın yaklaşmakta olan savaşımına katılmanın, (sayfa 153) sosyalizm uğruna savaşın, "ulusal baskı zincirini kıracağına, her türlü yabancı egemenliği yıkacağına, Polanya halkı için uluslar topluluğunun eşit üyesi olarak tüm alanlarda serbestçe gelişme olanağı sağlayacağına" inançlarını ifade ederler. Bildiri, savaşın "Polonyalılar için", "iki kez kardeş savaşı" olduğunu kabul ediyor. (Uluslararası Sosyalist Komitesinin Bülteni, n° 2, 27 Eylül 1915, Rusça çevirisi Enternasyonal ve Savaş sempozyumunda, s. 97.)

Her ne kadar kullanılan siyasal ifade biçimi, II. Enternasyonalin program ve kararlarının çoğunda kullanılandan bile daha muğlak ve daha belirsiz ise de, yukardaki sözler, özde, ulusların kaderlerini tayin hakkından pek farklı değildir. Bu fikirleri tam ve açık formüller içinde ifade etmek ve bunların kapitalist düzene ya da yalnızca sosyalist düzene uygulanabilip uygulanamayacağını belirleme yolunda herhangi bir çaba, Polonyalı sosyal-demokratların ulusların kaderlerini tayin etme ilkesini reddetmekle yaptıkları yanlışı daha da açık bir biçimde gözönüne serer.

Ulusların kaderlerini tayin etme ilkesini kabul etmiş olan 1896 Londra Sosyalist Enternasyonal Kongresi kararı, yukardaki tezler temel alınarak tamamlanmalı ve şu noktalar açıklığa kavuşturulmalıdır: (1) bu isternin emperyalizm altında özel bir ivedilik kazanmış olması; (2) sözkonusu istem dahil, siyasal demokrasinin tüm istemlerinin, siyasal geleneksel niteliği ve sınıf içeriği; (3) ezen ulusların sosyal-demokratlarının görevlerini, ezilen ulusların sosyal-demokratlarınınkilerden ayırdetme gereği; (4) ulusların kaderlerini tayin etme hakkının oportünistler ve kautskiciler tarafından tutarsız ve yalnızca sözde kalacak bir biçimde kabul edilişi, bunun da siyasal anlam bakımından ikiyüzlü bir tutum olduğu; (5) şovenlerle "kendi" ulusları tarafından ezilen sömürgelerin ve ulusların ayrılma özgürlüğünü tanımayan sosyal-demokratların, özellikle büyük devletlerin (Büyük-Rus, AngloAmerikan, Alman, Fransız, İtalyan, Japon) sosyal-demokratlarının, (sayfa 154) gerçekte aynı niteliği taşıdıkları; (6) sözkonusu olan isternin ve siyasal demokrasinin tüm temel istemlerinin, burjuva hükümetleri devirmek ve sosyalizmi gerçekleştirmek uğruna devrimci yığın savaşına doğrudan doğruya bağlı kılma gereği.

Bazı küçük ulusların görüşünün, özellikle, milliyetçi sloganlarla halkı aldatan Polonya burjuvazisine karşı savaşımlarında ulusların kaderlerini tayin ilkesini reddetme yanılgısına sürüklenmiş olan Polonya sosyal-demokratlarımn görüşünün Enternasyonal tarafından benimsenmesi, teorik bir yanılgı, marksizmin yerine prudonculuğun konması olur ve bu, pratikte ister istemez büyük devletlerin uluslarının en tehlikeli şovenizminin ve oportünizminin desteklenmesidir.


RSDİP Merkez Organı

Sosyal-Demokrat'ın Yazıkurulu

Not: Henüz yayınlanmış olan 3 Mart 1916 tarihli Die Neu, Zeit'ta, Kautsky, Habsburgların Avusturya'sındaki ezilen uluslar için ayrılma özgürlüğünü tanımayarak, ama Rusya Polonyası için bunu kabul ederek, Alman şovenizminin en bayağı temsilcilerinden olan, Austerlitz'e hıristiyanca uzlaşma elini uzatıyor. Hindenburg'a ve Wilhelm II'ye uşakça bir hizmet! Kautskiciliğin bundan iyi bir sergilenmesi olamazdı!

Ocak-Şubat 1916'da yazıldı

Vorbote, n° 2

Nisan 1916 

ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI ÜZERİNE BİR TARTIŞMANIN ÖZETİ

EKİM 1916
ZİMMERWALD solunun Vorbote adlı dergisi (n° 2, Nisan 1916), merkezi organımız Sosyal-Demokrat'ın ve Polonyalı sosyal-demokrat muhaliflerin organı Gazeta Rabotnicza'ın yazıkurulları tarafından imzalanmış olan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından yana ve bu hakka karşı tezleri yayınlıyor. Okur, yukarda, birinci tezin tam metnini[27*] ve ikinci tezin de çevirisini bulacaktır.[80] Bu sorunun böylesine ayrıntılı olarak uluslararası alanda sunulması ilk kez oluyor: Konu, daha önce, yalnızca, üç ayrı görüşü temsil eden Rosa Luxemburg, Karl Kautsky ve Polanyalı "bağımsızlar" (sayfa 156) tarafından, 1896 Sosyalist Enternasyonalin Londra Kongresinden önce, Neue Zeit adlı Alman marksist dergisinin 1895-1896 yıllarında çıkan sayılarında, bundan yirmi yıl önce ele alınmıştı.[81] Bildiğimiz kadar, o zamandan beri, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sorunu, sistemli bir biçimde, ancak Hollandalılar ve Polonyalılar tarafından tartışılmıştır. Umalım ki, Herald dergisi, bugün bu kadar önem kazanmış olan bu sorunun, İngilizler, Amerikalılar, Fransızlar, Almanlar ve İtalyanlar arasında tartışılmasını sağlayabilsin. "Kendi" hükümetlerinin doğrudan doğruya destekleyicisi Plehanovlar, David'ler ve şürekâsı, ve oportünizmi el altından savunanlar, kautskiciler ( ve bunların yanında Akselrod, Martav, Çheydze ve ötekiler) tarafından temsil edilen resmi sosyalizm, bu konuda o kadar çok yalan söylemiştir ki, uzun süre, bir yandan, bu konuda susma ve konudan kaçma çabaları, öte yandan da işçilerin bu "lanetli sorunlar" hakkında "doğrudan doğruya yanıtlar" istemeleri kaçınılmaz olarak uzun zaman sürüp gidecektir. Biz, okurlarımızı, yurtdışındaki sosyalistler arasındaki akımların birbiriyle çatışmasından haberdar etmeye çalışacağız.

Bu sorun, biz Rus sosyal-demokratlar için özel bir önem taşır; buradaki tartışma, 1903 ve 1913 yıllarında yapılmış olan tartışmanın bir devamıdır;[82] savaş yıllarında, bu sorun, parti üyelerinin düşüncelerinde bazı dalgalanmalara neden olmuştu; Gvozdev'in bellibaşlı önderlerinin ya da şoven işçi partisinin Martov ve Çheydze gibi liderlerinin, sorunun özünden kaçma çabalarında yaptıkları düzenbazlıklar yüzünden, sorun, ivedi bir hal almıştır. Bu bakımdan, uluslararası alanda başlamış olan tartışmanın hiç değilse ilk sonuçlarını özetlemek önem taşır.

Bu tezlerden anlaşılacağı gibi, Polanyalı yoldaşlarımız bizim ileri sürdüğümüz bazı iddialara, örneğin marksizm ve prudonculuk konusunda olduğu gibi, doğrudan yanıt veriyorlar. Ama onlar, daha çok, kendi iddialarını bizimkilere karşı  ileri sürerek, doğrudan değil, dolaylı olarak bize karşılık veriyorlar. Doğrudan ve dolaylı yoldan yanıtlarını inceleyelim.

Sosyalizm ve Ulusların Kendi kaderini tayin Hakkı