30 Mayıs 2017

BOYKOTA KARŞI - BİR SOSYAL-DEMOKRAT YAYINCININ NOTLARI

BOYKOTA KARŞI BİR SOSYAL-DEMOKRAT YAYINCININ NOTLARI (PARÇALAR)  LENİN

Boykot, Rus devriminin olaylar ve kahramanlıklarla en dolu döneminin en güzel devrimci geleneklerinden biridir. Genel olarak bu gelenekleri dikkatle korumanın, onları geliştirmenin ve onları liberal (ve oportünist) asalaklardan temizlemenin görevlerimizden biri olduğunu yukarda belirtmiştik. Bunun ne anlama geldiğini doğru bir biçimde tanımlamak ve kolayca doğabilecek olan yanlış yorumlardan ve yanlış anlamalardan kaçınmak için, bu görevin tahlili üzerinde biraz durmalıyız. 

Marksizm, nesnel durumların ve evrimin nesnel seyrinin tahlilindeki tam bir bilimsel ölçülülük ile yığınların —ve kuşkusuz ayrıca bireylerin, grupların, örgütlerin ve şu ya da bu sınıfla ilişki kurmayı keşfeden ve bunu başaran partilerin— devrimci enerjilerinin, devrimci yaratıcı dehalarının ve devrimci inisiyatiflerinin öneminin en kesin bir biçimde tanınmasını harikulade bir biçimde birleştirmesi ile, tüm öteki sosyalist teorilerden ayrılır, insanlığın gelişmesindeki devrimci dönemlerin yüce bir değerlendirmesi, Marx'ın tarih üzerine tüm görüşlerinin mantıkî bir sonucudur. Barışçı gelişme denen dönemler sırasında yavaş yavaş biriken sayısız çelişkiler böyle dönemlerde çözümlenir. Farklı sınıfların, toplumsal yaşam biçimlerini belirlemedeki doğrudan rolleri, böyle dönemlerde en güçlü bir biçimde ortaya çıkar ve yeni üretim ilişkileri temeli üzerinde uzun bir süre devam eden siyasal "üstyapı"nın temelleri böyle dönemlerde atılır. Ve liberal burjuvazinin teorisyenlerinden farklı olarak, Marx, bu dönemlere "normal" yoldan sapmalar, "toplumsal hastalığın" belirtileri, aşırılıkların ve yanılgıların acınacak sonuçları gözü ile bakmamış, insan toplumlarının tarihindeki en canlı, en önemli, dirimsel ve belirleyici anlar olarak bakmıştır. Marx ve Engels'in kendilerinin faaliyetlerinde 1848-49'un yığınsal devrimci savaşımına katıldıkları dönem, merkezî bir nokta olarak öne çıkar. Farklı ülkelerdeki işçi hareketinin ve demokrasinin gelecekteki biçimini belirlerken, bu, onların hareket noktası olmuştur. Farklı sınıfların esas niteliğini ve eğilimlerini en çarpıcı ve en saf biçimde belirlemek üzere, her zaman bu noktaya dönmüşlerdir. Daha sonraki, daha küçük siyasal oluşumları ve örgütleri, siyasal amaçları ve siyasal çatışmaları her zaman, o zamanın devrimci dönemi açısından değerlendirmişlerdir. Liberalizmin ideolojik önderlerinin, Sombart gibi adamların, Maoc'ın faaliyetlerindeki ve yazılarındaki bu özelliklerin bütün kalpleri ile nefret etmelerine ve bunu "bir sürgünün kinine" yormalanna şaşmamak gerek. Marx ve Engels'in devrimci görüşünün ayrılmaz bir parçasını kişisel kine ve sürgün yaşamının kişisel zorluklarına yormak, gerçekten de polisin eli altında bulunan burjuva üniversite bilim böceklerinin tipik bir özelliğidir!

Mektuplarından birinde, sanırım Kugelmann'a yazdığında, Marx, söz arasında, tartışmakta olduğumuz sorun açısından özellikle ilginç olan, çok tipik bir söz ediyor. Almanya'daki irticaın 1848 devrimci döneminin anısını ve geleneklerini,  halkın kafasından silmeyi hemen hemen başardığını söylüyor.[14*] Burda belli bir ülkenin devrimci gelenekleriyle ilgili olarak, irticaın amaçları ile proletarya partisinin amaçlarının çarpıcı bir karşılaştırmasını görüyoruz. İrticaın amacı bu gelenekleri silmek, devrimi "ilkel delilik" —Struve'nin Almanca das tolle Jahr sözlerinin çevirisi ("Çılgın yıl" — polis kafalı Alman burjuva tarihçilerinin ve daha da geniş bir biçimde Alman tarih yazarlarının 1848 yılı için kullandıkları terim)— olarak sunmaktadır. İrticaın amacı, devrimci dönemin öylesine bir bolluk ve çeşitlilikte yarattığı savaşım biçimlerini, örgüt biçimlerini, fikir ve sloganları halka unutturmaktır. Tıpkı İngiliz darkafalılığının o kalın kafalı övgücülerinin Webb'lerin çartizmi, İngiliz işçi hareketinin devrimci dönemini, salt çocukluk, "gençlik çılgınlıkları", ciddî bir ilgiye değmeyen bir saflık örneği, rastlansal ve anormal bir sapma olarak sunmaya çalışmaları gibi, Alman burjuva tarihçileri de, Almanya'daki 1848 yılını böyle ele alırlar. Hâlâ esinlediği kinle, bugüne dek, insanlık üzerindeki etkisinin canlılığını ve gücünü sergileyen Büyük Fransız Devrimine karşı gericilerin takındığı tutum da böyledir. Ve aynı biçimde bizim karşı-devrim kahramanları, özellikle Struve, Milyukov, Kiesewetter gibi dünün "demokratları" ve tutti quanti, Rus devriminin devrimci geleneklerine kaba küfürlerle kara çalmak için birbirleriyle yarışmaktalar. Proletaryanın doğrudan yığın savaşımının, eski rejimin liberal uşaklarını böyle esrimelere sürükleyen o özgürlük parçasını kazanalı ancak iki yıl olmasına karşın, bizim yayınsal yazında daha (şimdiden, kendine liberal (!!) adını veren geniş bir eğilim doğmuştur. Bu eğilim kadet basın tarafından beslenmektedir ve bütünüyle, devrimimizi, devrimci savaşım yöntemlerimizi, devrimci sloganlarımızı ve devrimci geleneklerimizi, aşağılık, ilkel, saf, basit, çılgınca, vb... hatta canice olarak tanımlamaya hasredilmiştir... Milyukov'dan Kamişanski'ye il n’y a qu'un pas![15*] Öte yandan halkı önce İşçi [sayfa 180] ve Köylü Vekilleri Sovyetlerinden Dubasov-Stolipin Dumasına sürükleyen ve şimdi de Ekimci Dumaya sürüklemekte olan gericiliğin başarıları, Rus liberalizminin kahramanları tarafından "Rusya'daki anayasal bilincin büyüme süreci" olarak tanımlanmaktadır. 

Devrimimize en dikkatli ve etraflı bir biçimde incelemek, yığınlara onun savaşım biçimlerini, örgüt biçimlerini vb. tanıtmak, halk arasında devrimci gelenekleri güçlendirmek, biraz önemli ve sürekli olan iyileştirmelerin yalnızca ve tamamen devrimci savaşım aracılığıyla başarabileceğine yığınları inandırmak ve toplumsal ortamı "anayasal" kölelik, ihanet ve molşalinizm mikrobu ile kirleten o kendini beğenmiş liberallerin kesin alçaklığını sistemli olarak sergilemek, kuşkusuz Rus sosyal-demokratlarının görevidir. Özgürlük savaşımının tarihinde, Ekim grevinin ya da Aralık ayaklanmasının bir tek günü, Dumada, kralın suçsuzluğu ve anayasal monarşi konusunda aylar boyu atılan dalkavukça kadet nutuklardan yüz kez daha önemliydi. Halkın, o heyecanlı, olaylı ve çok önemli günleri, Stolipin'in ve onun eli altındaki jandarma sansür memurlarının sevimli rızası ile, liberal parti ve parti-dışı "demokratik" (Öf! Öf!) basınımız tarafından dünyaya böylesine bir yurtseverlikle açıklanan "anayasal" boğulma ve Balalaykin-Molşalin refahı aylarından çok daha etraflı ve daha ayrıntılı bir biçimde bilmesini sağlamalıyız — çünkü bunu biz yapmazsak, başka kimse yapmayacaktır. 

Hiç kuşku yok ki, çoğu durumlarda, boykota olan sempati, tamı tamına, devrimcilerin, devrimci geçmişin en güzel döneminin geleneğini beslemek, bugünkü kasvetli günlük çalışmanın neşesiz bataklığını, cesur, açık ve kararlı bir savaşım kıvılcımıyla aydınlatmak için harcadıkları o övülmeye değer çabalarla yaratılmıştır. Ama, tam da, devrimci geleneklere gösterilen bu ilgiye değer verdiğimiz içindir ki, belli bir tarihsel dönemin sloganlarından biri kullanılarak o dönemin esas koşullarının yeniden yaratılabileceği görüşüne, şiddetle karşı çıkmalıyız. Devrimin geleneklerini korumak, onları, sürekli propaganda ve ajitasyon için ve eski rejime karşı doğrudan ve  saldırgan bir savaşımın koşullarını yığınlara tanıtmak için kullanmayı bilmekle, bir sloganı, onu doğuran ve onun başarısını sağlayan koşulların toplamından ayırarak yinelemek ve esas olarak farklı koşullara uygulamak tamamen farklı şeylerdir. 

Devrimci geleneklere çok değer veren ve onlara karşı dönekçe ya da darkafalı bir tutum takınılmasını acımasızca yeren Marx'ın kendisi de, aynı zamanda, devrimcilerin düşünebilmelerini, eski savaşım yöntemlerinin kullanılamayacağı koşulları tahlil edebilmelerini ve yalnızca bazı sloganları yinelememelerini istemişti. Fransa'daki 1792'nin "ulusal" gelenekleri belki de her zaman, bazı devrimci savaşım yöntemlerinin bir modeli olarak kalacaktır; ama bu, Marx'ın 1870te, ünlü Enternasyonal Söylevinde Fransız proletaryasını, bu geleneklerin farlı bir dönemin koşullarına uygulama yanılgısına karşı uyarmasına engel olmamıştır. 

Bu, Rusya için de geçerlidir. Boykotun uygulanma koşullarını incelemeliyiz; boykotun, tamamen meşru ve devrimin yükseldiği anlarda bazan temel yöntem olduğunu (boş yere Marx'ın adını anan bilgiç taslakları ne derlerse desinler) yığınların kafalarına yerleştirmeliyiz. Ama devrimin gerçekte yükselmekte olup olmadığı —ve bu, bir boykotun ilânı için temel koşuldur— bağımsız olarak konulması ve gerçeklerin ciddî bir tahliline dayanılarak kararlaştırılması gereken bir sorudur. Gücümüz dahilinde olduğu ölçüde böyle bir yükselişin yolunu hazırlamak ve uygun anda boykotu reddetmemek bizim görevimizdir; ama boykot sloganına, her kötü ya da çok kötü temsilî kuruluşa uygulanabilir gözü ile bakmak kesin bir yanılgı olacaktır. 

"Özgürlük günleri"nde boykotu savunmak ve desteklemek için kullanılan uslamlamayı ele alın, hemen göreceksiniz ki, bu tartışmaları bugünkü koşullara uygulamak tamamen olanaksızdır. 

1905'te ve 1906 başlarında, boykotu savunurken, seçimlere katılmanın öfkeyi azaltmaya, mevzileri düşmana teslim etmeye, devrimci halkı yanlış yola sevketmeye, çarlığın  karşı-devrimci burjuvazi ile bir anlaşmaya varmasını kolaylaştırmaya vb. yarayacağını söylemiştik. Bu iddiaların altında yatan temel öncül, her zaman belirtilmeyen, ama o günlerde kendiliğinden ortada olduğu hep varsayılan öncül ne idi? Bu öncül herhangi bir "anayasal" kanaldan başka, doğrudan çıkışlar arayan ve bulan, yığınların zengin devrimci enerjisi idi. Bu öncül, devrimin gericiliğe karşı sürekli saldırısıydı; bir saldırı ki, genel saldırıyı zayıflatmak üzere düşmanın kasten teslim ettiği ve mevkiin işgal edilmesi ve savunulmasıyla onun zayıflatılması, cinayet olacaktı. Bu iddiaları, bu temel öncülün koşullarından ayrı olarak yinelemeye çalışın, tüm "müzik" düzeninizin bozulduğunu, temel sesinizin yanlış olduğunu hemen hissedeceksiniz. 

İkinci ve Üçüncü Dumalar arasında bir ayrım çizgisi çekerek boykotu haklı çıkarmaya kalkışmak da aynı ölçüde ümitsiz olacaktır. (İkinci Dumada, halkı tamamen kara-yüzlerin eline teslim eden) Kadetler ile Ekimciler arasındaki farka, ciddî ve temel bir fark gözü ile bakmak, 3 Haziran darbesinin yırtıp attığı ünlü "anayasa"ya herhangi bir gerçek önem atfetmek, genel olarak, devrimci sosyal-demokrasi ruhundan çok, kaba demokrasi ruhuna uyan bir şeydir. Biz her zaman, Birinci ve İkinci Dumaların "anayasa"sının yalnızca bir ğözboyama olduğunu, kadetlerin laflarının yalnızca Ekimci niteliklerini örtmeye yarayan bir perde olduğunu ve Dumanın, proletarya ve köylülüğün istemlerinin karşılanması için tümüyle uygunsuz bir araç olduğunu söyledik, savunduk ve yineledik. Bizim için 3 Haziran 1907, Aralık 1905 yenilgisinin doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur. Hiç bir zaman "Duma" anayasasının çekicilikleriyle "büyülenmedik", onun için Rodiçev'in süslü laflarıyla bezenmiş ve gizlenmiş gericilikleri, çıplak, açık ve kaba gericiliğe geçiş, bizi çok büyük hayalkırıklığına uğratamaz. Hatta bu ikincisi, yüksekten atan liberal ahmaklıkların ya da onların ayartmış olduğu halk kesimlerinin aklını başına getirmekte daha etkin bir araç olabilir... 

Menşevik Stockholm kararını, Devlet Duması üzerine Bolşevik Londra karan ile karşılaştırın. Birincisinin, süslü, bir sürü lafa boğulmuş ve Dumanın önemine ilişkin ayaklan havada tümcelerle dolu olduğunu ve Dumada çalışmanın verdiği bir büyüklük havasıyla şişirildiğini göreceksiniz. İkincisi, yalın, özlü, ölçülü ve alçakgönüllüdür. Birinci karar, sosyal-demokrasinin anayasalcılıkla birleşmesi üzerine darkafalı bir zafer şenliği havasıyla doludur ("halkın ortasından doğan yeni güç" ve aynı resmî yalancılık havasında vb. vb.). İkinci karar yaklaşık olarak şöyle açıklanabilir: bu lânetli karşı-devrim, bizi, bu lânetli domuz ağılma sürüklediğine göre, biz burada da sızlanmadan, ama aynı zamanda böbürlenmeden devrimin yararına çalışacağız. 

Hâlâ doğrudan devrimci mücadele döneminde olduğumuz bir zamanda, boykota karşı Dumayı savunarak, menşevikler, deyim yerindeyse Dumanın devrim için bir silah niteliğinde bir şey olacağına dair halka söz verdiler. Ve bu sözü tutmakta tam bir başarısızlık gösterdiler. Ama biz bolşevikler, herhangi bir söz verdiysek, bu, yalnızca Dumanın karşı-devrimin bir ürünü olduğu ve ondan hiç bir gerçek iyilik beklenemeyeceği yolundaki güvencemiz olmuştu. Şimdiye kadar görüşümüz kusursuz bir biçimde doğrulanmıştır ve güvenle söylenebilir ki, gelecekteki olaylarla da doğrulanacaktır. Eylül-Aralık stratejisi "düzeltilmedikçe" ve yeni verilere dayanılarak yinelenmedikçe, Rusya'da asla özgürlük olmayacaktır. 

Bu yüzden, bana, Üçüncü Dumanın, İkinci Dumanın kullanıldığı gibi kullanılamayacağı, yığınlara, ona katılmanın zorunlu olduğunun anlatılamayacağı söylendiğinde, şu yanıtı vereceğim: eğer "kullanmak"la, onun devrimin bir silahı olduğu vb. hakkında bir menşevik şişirme kastediliyorsa, kuşkusuz bu olamaz. Ama, ilk iki Dumanın bile aslında yalnızca Ekimci Dumanın adımları olduğu ortaya çıkmıştır, oysa biz gene de bunları, uğruna en kötü temsilî kuruluşları bile kullanmaya her zaman çalışacağımız basit ve alçakgönüllü amaç için (propaganda ve ajitasyon, eleştiri ve yığınlara olan-biteni anlatma) kullandık.[16*] Dumada bir konuşma hiç bir "devrim"e yol açmayacaktır ve Dumayla ilgili propaganda, herhangi bir özel üstünlüğü ile ayırdedilemez; ama sosyal-demokrasinin birinden ve ötekinden elde edeceği yarar, yazılı bir konuşmadan, ya da başka bir toplulukta yapılan konuşmadan daha az değildir ve hatta bazan daha büyüktür. 

Ve biz, yığınlara, Ekimci Dumaya katılmamızı bu kadar basit bir biçimde açıklamalıyız. Aralık 1905 yenilgisi ve bu yenilgiyi "onarmak" için girişilen 1906-1907 çabalarının başarısızlığı yüzünden, kaçınılmaz olarak, gericilik, bizi giderek daha beter sözde-anayasal kuruluşlara sürükledi ve sürekli olarak sürüklemeye devam edecektir. Her zaman ve her yerde inançlarımızı koruyacak ve görüşlerimizi savunacağız, eski rejim kaldıkça, tümüyle sökülüp atılmadıkça, hiç bir iyi şey beklenemeyeceği konusunda her zaman direneceğiz. Yeni bir kabarasın koşullarını hazırlayacağız ve bu gerçekleşinceye kadar ve gerçekleşebilsin diye, daha da sıkı çalışacağız ve yalnızca devrim yükselmişken bir anlam taşıyan sloganlar atmayacağız. 

Boykota, proletaryayı ve devrimci burjuva demokrasisinin bir kısmını, liberalizmin ve gericiliğin karşısına çıkaran bir taktik çizgisi olarak bakmak da bir o kadar yanlış olacaktır. Boykot bir taktik çizgisi değil özel koşullar altında uygun düşen özel bir savaşım aracıdır. Bolşevizmi "boykotçuluk"la karıştırma, onu "boyevcilik"le[17*] karıştırmak kadar kötüdür. Bolşevik ve menşevik taktik çizgilerinin arasındaki fark artık çok açıktır ve 1905 ilkyazında, Londra'daki Üçüncü Bolşevik Kongrede ve Cenevre'deki Menşevik Konferansta benimsenen temelden farklı kararlarla biçimlenmiştir. O zamanlar ne boykot, ne de "bolşevizm" sözü vardı, olamazdı da. Herkesin bildiği gibi, bizim taktik çizgimiz, gerek boykotçu olmadığımız İkinci Duma seçimlerinde, gerek bizzat İkinci Dumanın içinde menşevik çizgiden esastan ayrılıyordu. Taktik çizgileri, bu çizgilerden herhangi birine özgü olan herhangi bir özel savaşım yöntemi yaratılmaksızın araçları ve yöntemleri ne olursa olsun, her savaşım alanında, birbirinden uzaklaşır. Eğer Üçüncü Dumanın boykotu, Birinci ya da İkinci Dumalara ilişkin devrimci umutların yıkılmasıyla, "yasal", "güçlü", "istikrarlı" ve "gerçek" bir anayasanın yıkılmasıyla haklı gösteriliyorsa ya da bu boykota böyle durumlar neden oluyorsa, bu en kötü türden menşevizm olacaktır. 

VII

Özetleyelim. Boykot sloganı özel bir tarihsel dönemin ürünüydü. 1905'te ve 1906 başlarında, nesnel durum, çekişen toplumsal güçleri doğrudan devrim yolu ile monarşist bir anayasaya dönüş yolu arasında âcil bir seçimle karşı karşıya getirdi. Boykot için bir kampanyanın amacı, esas olarak anayasacı hayallerle savaşmaktı. Boykotun başarısı, devrimin kapsamlı, evrensel, hızlı ve güçlü bir yükselişine bağlıydı. 

Bütün bu bakımlardan, şimdiki durum, 1907 sonbaharına doğru, böyle bir sloganı gerektirmez ve haklı göstermez. 

Seçimler için hazırlanmak yolunda günlük çalışmamızı sürdürürken ve ne kadar gerici olursa olsun temsilî kuruluşlara katılmayı önceden reddetmezken bütün propagandamızı ve ajitasyonumuzu halka, Aralık yenilgisi ile bunun ardından gelen, özgürlüklerdeki azalmanın ve anayasaya tecavüzün tümü arasındaki ilişkiyi açıklamaya yöneltmeliyiz. Doğrudan bir yığın savaşımı olmadıkça, bu tecavüzün kaçınılmaz olarak devam edeceği ve daha da kötüleşeceği kesin inancını halkın zihnine yerleştirmeliyiz. 

Böyle bir slogana gereksinmenin ciddî olarak doğabileceği, yükselen devrim dönemlerinde, boykot sloganının kullanılmasını reddetmeden, şu anda, doğrudan ve yakın etkimizle, işçi sınıfı hareketinin şu ya da bu yükselişini, bir bütün olarak gericiliğe karşı, onun temellerine karşı, kapsamlı, evrensel, devrimci ve saldırgan bir harekete dönüştürmek için her çabayı harcamalıyız.

26 Haziran 1907