27 Temmuz 2018

Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni - Romada Devlet


ROMA'DA GENS VE DEVLET

Roma'nın kuruluşu üzerindeki efsaneden, ilk yerleşmenin bir aşiret biçiminde toplanmış belirli bir sayıda (efsaneye göre yüz) Latin gensin eseri olduğu çıkıyor; söylentiye göre bunlara, çok geçmeden, gene yüz gensten meydana gelmiş sabellique [eski İtalyan halkından -ç.] bir aşiret, ve son olarak, çeşitli öğelerden bileşik ve bu da yüz gensi kapsayan bir üçüncü aşiret katılmıştır. Bütün bu öykü, gens dışında, burada aşağı yukarı ilkel hiçbir şey bulunmadığını gösteriyor; ve gensin kendi de, çoğu durumda, asıl eski ülkesinde varlığını sürdürmekte devam eden bir ana-gensin uzantısından başka bir şey değildi. Bu aşiretler, alınlarında, yapay bileşimlerinin damgasını taşıyorlar; ama çoğu zaman, akraba öğelerden ve eski, yapay olmayan, organik aşiret örneğine göre yapılmışlardır; bununla birlikte, üç aşiretten herbirinin çekirdeğinde, eski bir gerçek aşiretin bulunmuş olması da olasılık dışı değildir. Aracı halka, kabile, on gensten meydana geliyor ve küri (curie) adını taşıyordu; öyleyse bunların sayısı otuzdu.
 
Roma gensinin,Yunan gensiyle aynı kurum olduğu bilinir; Yunan gensi, Amerikan kızılderililerinin bize ilkel biçimini sundukları bu toplumsal birimin daha gelişmiş bir biçimiydi; bu Roma gensi için de söylenebilir. Öyleyse, burayı daha kısa anlatabiliriz. 

Roma gensi, hiç olmazsa kentin ilk zamanlarında, şu kuruluşa sahipti: 

1° Gens üyeleri için, birbirine mirasçı olma hakkı; servet, gens içinde kalıyordu. Yunan gensinde olduğu kadar, Roma gensinde de daha başlangıçta, babalık hukuku egemen olduğundan, kadın soyundan gelenler mirastan yoksun bırakılırdı. Bildiğimiz en eski yazılı Roma yasası olan Oniki Levha Yasasına[170] göre, miras, önce, doğal mirasçı olarak çocuklara kalırdı; çocuklar yoksa, agna'lar (erkek tarafından akrabalar) ve, onlar da yoksa gens üyeleri mirasçı olurlardı. Bütün durumlarda servet gens içinde kalıyordu. Burada, gentilice törenin, servet artışı ve tek-eşliliği haklı gösteren yeni yasal önlemler tarafından, yavaş yavaş (sayfa 348) sarsıldığını görüyoruz; başlangıçta, bütün gens üyeleri için eşit olan miras hakkı, pratikte önce agna'lar ve son olarak da çocuklar ve çocuklardan gelen erkek soyuyla sınırlandırılmıştır (ve yukarda belirtmiş olduğumuz gibi, erkenden); bu durum, Oniki Levhada, kendini, elbette, ters olarak gösteriyordu. 

2° Ortak bir mezarlığa sahip olma, Regillum'dan Roma'ya göçtüğü zaman, soylu Claudius gensi, kent içinde kendisine ayrılmış bulunan toprak payını ve ortak mezarlığı almıştı. Augustus zamanında bile, Tötoburg Ormanında öldürülmüş olan Varus'un Roma'ya getirilen başı, gentilitius tumulus'de[18] gömülmüştü. Demek ki, (Kinktilia) gensinin hala kendi özel mezarlığı vardı. 

3° Ortak dinsel törenler. Şenlikler, sakra'lar, gentilitia'lar[19] herkesçe bilinir. 

4° Gens içinde evlenmeme yükümü. Öyle görünür ki, Roma'da bu yüküm asla yazılı yasa durumuna gelmemiştir; ama töre varlığını sürdürdü. Adları bize kadar ulaşmış çok sayıda Romalı çift arasında, erkekle kadının aynı gentilice ada sahip bulundukları bir tek çift yoktur. Miras hukuku da bu kuralın bir kanıtıdır. Kadın, evlenmekle yasal akrabalık (agnatiques) haklarını yitirir, gensinden çıkar; kendisi de, çocukları da babasının ya da babasının erkek kardeşlerinin mirasçısı olamazlar, yoksa, baba tarafından gensin miras payı yitirilmiş olurdu. Bu durum; ancak kadın, kendi gensinin hiçbir üyesiyle evlenemediği zaman bir anlam taşır. 

5° Ortak bir toprak mülkiyeti. Bu mülkiyet, ilkel zamanlarda, aşiret topraklarının paylaşılmasına başlanmasından itibaren, hep vardı. Latin aşiretlerinde, toprağın kısmen aşiret mülkiyetinde kısmen gens mülkiyetinde, kısmen de, o sıralarda karı-koca ailesi kurmaları mümkün bulunmayan evlekler (Haushaltungen) mülkiyetinde olduğunu görüyoruz. Bireyler arasında, kişi başına bir hektar (iki jugera) dolaylarında olmak üzere, ilk toprak bölünmesini Romülüs'ün yaptığı söylenir. Bununla birlikte, çok daha sonraları, devlet toprakları bir yana, bütün cumhuriyet (sayfa 349) tarihinin yöresinde döndüğü genslerin elinde toprak bulunduğunu da görüyoruz. 

6° Gens üyeleri için karşılıklı yardım ve koruma görevi. Yazılı tarih, bize kırıntılardan başka bir şey göstermiyor; Roma devleti, daha başından itibaren öylesine bir üstünlükle ortaya çıktı ki, haksızlıklara karşı koruma hakkı, hemen devletin haksızlıklarına karşı koruma hakkı biçimine girdi. Appius Claudius tutuklandığı zaman, bütün gensi, hatta kişisel düşmanı olan gens üyeleri bile, onun yasını tuttu. Roma ile Kartaca arasındaki ikinci savaş sırasında,[171] gensler; tutsak edilen üyelerini parayla kurtarmak için, aralarında birleştiler; Senato bunu yapmalarını yasakladı. 

7° Gentilice adı taşıma hakkı. Bu hak, imparatorlar çağına kadar varlığını sürdürdü; azatlıların, gentilice haklara sahip olmaksızın, eski efendilerinin gentilice adını almalarına izin verildi. 

8° Yabancıları gens üyeliğine kabul etme hakkı. Bu iş, bir aileye kabul biçiminde yapılıyordu (Amerika yerlilerinde olduğu gibi), bu da, yabancının gens üyeliğine kabulü sonucunu veriyordu. 

9° Şefi seçme ve görevden alma hakkında hiçbir yerde sözedilmemiştir. Ama, Roma'nın ilk zamanlarında, kralınkinden başlamak üzere bütün resmi görevler seçim ya da onaylamayla verildiği, ve kürilerin [kabilelerin -ç.] rahipleri bile, aynı biçimde, bunlar tarafından seçildiği için, gens şefleri (principes) için de, hatta bunların bir tek ve aynı aileden seçilmeleri geniş ölçüde kural haline gelmiş de bulunsa, işin başka türlü olmadığını varsayabiliriz. 

Bir Roma gensinin ayırıcı nitelikleri bunlardı. Daha önce tamamlanmış babalık hukukuna-geçiş bir yana, bu nitelikler, bir İrokua gensindeki hak ve görevlerin sadık bir imgesidir; burada da, "İrokualı açıkça kendini gösterir." 

Günümüzde, hâlâ, hatta en ünlü tarihçilerimizde bile Roma gens rejimi üzerinde hüküm süren karışıklık, hakkında yalnızca bir örnek vereceğiz. Mommsen'in, Cumhuriyet ve Augustus çağlarında Romalıların özel adları üzerindeki incelemesinde (Römische Forchungen, Berlin, 1864, c. I) şunlar okunur: 

"Ailenin bütün erkek üyelerinden başka, elbette köleler (sayfa 350) dışta kalmak üzere, ama yanaşıklar (familiers) ve korunuklar (clients) dahil, kadınlar da soyun adını (nom patronymique) taşırlardı. ... Aşiret [Stamm] [Mommsen burada gensi böyle deyimliyor] ... —gerçek, olası, hatta saymaca— ortak bir soy-zincirinden gelen, şenlikler, mezarlar ve ortak miraslarla birleşmiş bir topluluktur ve kişisel bakımdan özgür olan herkes, yani kadınlar da, ona üye olmak hak ve görevine sahiptir. Ama ortaya bir güçlük çıkaran şey, evli kadınların taşıyacağı soyun adını belirlemektedir. Kadının, yalnızca kendi soyundan biriyle evlenme hakkına sahip olduğu sürece, bu güçlüğün ortaya çıkmadığı doğrudur; ve kadınların, uzun bir süre boyunca, kendi soylarının dışında evlenmekte büyük güçlüklerle karşılaştıkları tanıtlanmış bulunuyor; aynı biçimde, bu hakkın, gentis enuptio'nun[20] daha 6.yüzyılda ödün niteliğiyle kişisel bir ayrıcalık olarak verilmekte olduğu da tanıtlanmıştır... Ama bu "dışardan" evlenmeler ortaya çıkınca, ilk zamanlarda, kadın, evlenmekle, kocasının aşiretine göçmek zorunda kaldı. Şurası çok kesindir: eski dinsel evlilikte, kadın, kendi topluluğunu bırakarak, tamamen kocasının ait olduğu yasal ve dinsel topluluğa geçer. Evli kadının, kendi gens üyeleri karşısında, aktif ve pasif miras hakkını yitirdiği ve buna karşılık, kocası, çocukları ve onların gens üyeleriyle miras ortaklığı durumuna girdiği, kimsenin bilgisi dışında değildir. Kadın, kocası tarafından böylece kabul edildiği ve ailesi içine girdiğine göre, onun soyuna nasıl yabancı kalabilir?" (s. 9-ll). 

Demek ki, Mommsen, bir gense ait bulunan kadınların, başlangıçta, yalnızca kendi gensleri içinde evlenebildiklerini ileri sürüyor; öyleyse, Roma gensi dış-evlenen değil, iç-evlenendir. Öbür halklar üzerine bütün bildiklerimizle çelişki durumunda bulunan bu kanı, eğer tamamen değilse, her şeyden çok, Titus Livius'ın çok tartışmalı bir tek parçasına dayanır (Kitap xxxıx, bölüm XIX); bu parçaya göre, Senato, Romanın kuruluşundan sonra 568 yılında, yani MÖ 186'da, şöyle bir karar vermişti: "...uti Fecenia Hispallae datio, deminutio, gentis enuptio, tutoris optio item esset quasi ei vir testamento dedisset; utique ei ingenuo nubere liceret, neu (sayfa 351) quid ei qui eam duxisset, ob id fraudi ignominiaeve esset", yani Fecenia Hispalla, sanki [ölen] kocası kendisine vasiyetle bu hakkı vermiş gibi, kendi servetinden yararlanmak, onu kullanmak, gens dışından evlenmek ve kendine bir vasi seçmek hakkına sahip olabilirdi; evleneceği kişiye kötülük ve utanç yüklemeksizin, özgür durumda bulunan bir erkekle evlenebilirdi. 

Hiç kuşku yok ki, burada bir azatlı [cariye -ç.] olan Fecenia'ya gens dışında evlenme hakkı veriliyor. Ve gene kuşku yok ki, koca, vasiyetnameyle, karısına, dul kaldıktan sonra, gens dışında evlenme hakkını verebilirdi. Ama hangi gens dışında? 

Eğer kadın, Mommsen'in varsaydığı gibi, kendi gensinin içinde evlenme zorunda olsaydı, evlendikten sonra da bu gens içinde kalırdı. Ama, önce tanıtlanması gereken şey, gensteki bu iç-evlenme savıdır. İkinci olarak, eğer kadın gens içinde evlenme zorunda idiyse, elbette, erkek de aynı şeyi yapma zorundaydı; yoksa, kadın bulamazdı. Bunu söylemek, erkeğin kendi hesabına sahip olmadığı bir hakkı, vasiyetnameyle karısına verebildiğini söylemektir; [böylece -ç.] hukuksal bir anlamsızlığa varırız. Mommsen de bunu anlar, ve bu yüzden şu varsayımı öne sürer: 

"Soy dışından evlenmek için, hukuksal bakımdan yalnızca kadını otoritesi altında bulunduran kocanın onaması değil, bütün gens üyelerinin de onaması gerekliydi." (s. 10, not.) 

İlk olarak, bu, çok gözüpek bir varsayımdır, ve ikinci olarak, sözü geçen parçanın apaçık metniyle çelişme durumundadır; Senato, kocanın yerine, bu hakkı Fecenia'ya veriyor; bizzat kocasının verebileceğinden ne az, ne de çok olarak; ama ona verdiği şey, başka hiçbir sınırlamaya bağlı bulunmayan mutlak bir haktır. Öyle ki, kadın bu hakkı kullanırsa, yeni kocası da bundan kötülük görmeyecektir; hatta Senato, mevcut ve gelecekteki konsül ve yargıçlara, bundan Fecenia için hiçbir haksızlık çıkmamasına gözkulak olmalarını buyurur. Öyleyse, Mommsen'in varsayımı, hiç de kabul edilebilir gibi görünmüyor.
 
Öbür varsayım: kadın bir başka gensten bir erkekle evleniyor, ama kendi gensinin içinde kalıyordu. Öyleyse, (sayfa 352) sözü geçen parçaya göre, kocası, kadının kendi öz gensi dışından evlenmesine izin verme hakkına sahip bulunuyordu. Başka bir deyişle, erkek, yabancısı bulunduğu bir gensin işlerini düzenlemekle ilgili önlemler alma hakkına sahip oluyordu. Bu öylesine saçma bir şeydir ki, üzerinde bir söz bile söylemeye değmez. 

Öyleyse bir tek varsayım kalıyor: kadın ilk olarak bir başka gensten biriyle evleniyordu, ve bunun sonucu, Mommsen'in de aslında bu türlü durumlar için kabul ettiği gibi, kocanın gensine geçiyordu. O zaman, bütün olaylar zinciri hemen açıklanır: Evlenmekle eski gensinden kopmuş ve kocasının gentilice grubu içine kabul edilmiş bulunan kadın, yeni gensi içinde bambaşka bir duruma sahiptir. Gensin üyesi olmuştur, ama, hiçbir kan ilişkisi olmaksızın, kabul edilişinin niteliği, onu her şeyden önce, evlenmekle içine girmiş bulunduğu genste içerden evlenme yasağından kurtarır; bundan başka, kadın, gensin evlenme birliğine kabul edilmiştir; kocasının ölümü üzerine, onun, yani bir gens üyesinin serveti kadına kalır. Öyleyse, bu servetin gens içinde kalmasını istemek, ve kanı, başka kimseyle değil, ilk kocasının bir gentilice akrabasıyla evlenmeye zorlamak çok doğaldır. Eğer bir ayrıklama yapmak gerekirse, kadını bununla yetkili kılmak için, ona bu serveti bırakmış olan kişiden, yani ilk kocasından daha yetenekli kim olabilir? İlk kocası, kadına mallarının bir bölümünü vasiyetle bıraktığı ve aynı zamanda evlenmekle ya da evlenme sonucu, servetin bu bölümünü yabancı bir gense geçirmesine yetki verdiği anda, bu servet henüz kendisine aittir, demek ki, adam, mallarına tam anlamıyla sahiptir. Kadının kendisine, ve kocasının gensiyle olan ilişkilerine gelince, onu, özgür bir istenç eylemiyle —evlenmekle— bu gens içine sokan, kocadır. Öyleyse, kadının ikinci bir evlenmeyle bu gensi bırakmasına izin vermek için yetkili kişinin de o olması, doğal görünür. Kısacası, Roma gensinin iç-evlenme üzerindeki eşsiz düşünü bıraktığımız ve onu, Morgan'la birlikte, oldum olası dış-evlenme olarak kabul ettiğimiz andan itibaren, olup bitenler iyice görülebilir ve her şey kendiliğinden anlaşılır. 

Son bir varsayım daha kalıyor ki, bu da, kuşkusuz çok (sayfa 353) sayıda savunucu bulmuştur: [buna göre -ç.] Titus Livius'un parçası, yalnızca şu anlama geliyordu: 

"Azatlı (libertae) kızlar, özel izin olmaksızın, gens dışından (e gente enubere) evlenemezler, ya da capitis deminutio minima[21] gereğince, aynı zamanda gentilice topluluğun liberta'sından çıkma sonucunu verebilecek eylemlerden herhangi birine girişemezlerdi." (Lange, Römische Altertümer, Berlin 1856, c. I, s. 195, bizim Titus Livins'tan aldığımız parçayla ilgili olarak, burada Huschke'ye başvuruluyor.) 

Eğer bu varsayım doğruysa, sözü geçen parça, özgür Romalı kadınların durumu üzerine hiçbir şey kanıtlamıyor demektir, ve onlar için bir gens içinden evlenme yükümlülüğü artık sözkonusu edilemez. 

Enuptio gentis deyimi yalnızca bu parçada ortaya çıkar ve bütün Roma yazınında bir daha görünmez; enubere (dışardan evlenmek) sözcüğüne, gene Titus Livius'ta, yalnızca üç kez raslanır, ve o zaman, [bu sözcük, kullanıldığı yerlerde -ç.], gense uygulanmaz. Romalı kadınların yalnızca gens içinden evlenebilecekleri fantezist fikri, varlığını yalnızca bu parçaya borçludur. Ama bu fikir ayakta duramaz. Çünkü iki şeyden biri: bu parça, ya azatlı kadınlar için geçerli bazı kısıntılarla ilgilidir, ve o zaman özgür durumda bulunan kadınlar (ingenuae) için hiçbir şey göstermez; ya da aynı biçimde özgür kadınlarla da ilgilidir, ve o zaman, tam tersine, genel kural olarak kadının, kendi gensinin dışından evlendiğini, ama evlenmekle, kocasının gensine geçtiğini gösterir; öyleyse bu parça, Mommsen'e karşı ve Morgan'dan yana tanıklık eder.]. 


Roma'nın kuruluşundan üçyüz yıl kadar sonra bile, gentilice bağlar öylesine güçlüydü ki, soylu (patricienne) bir gens, Fabienler gensi, Senatonun onayıyla, komşu Veies kentine karşı bir sefere girişebildi. Söylentiye göre, üçyüzaltı Fabien savaşa gitmiş ve hepsi de bir pusuda öldürülmüş; ölmeyen bir tek kişi, bir erkek çocuğu, gensin varlığını sürdürmüştür. 
Söylemiş olduğumuz gibi, on gens, burada küri (curie) diye adlandırılan ve Yunan kabilesinden (fratrisinden) daha önemli kamusal görevlere sahip bulunan bir kabile (sayfa 354) oluşturuyordu. Her kürinin kendi dinsel pratikleri, tapınakları ve rahipleri vardı; bu rahipler, toplu durumda, Romalı rahipler topluluklarından birini oluşturuyorlardı. On küri, bir aşiret meydana getiriyordu, ki başlangıçta; bu aşiret, kuşkusuz öbür Latin aşiretleri gibi, seçilmiş bir şefe —ordu komutanı ve büyük rahip— sahipti. Üç aşiretin tümü, Roma halkını, populus romanus'u oluşturuyordu. 

Demek ki, hiç kimse, eğer bir gensin, dolayısıyla, bir küri ve bir aşiretin üyesi değilse, Roma halkından olamazdı. Bu halkın ilk kuruluşu şöyle oldu: Kamu işleri; önce Senato tarafından yönetildi —Niebuhr bunu ilk olarak çok iyi gördü— bu Senato, üçyüz gens şefinden meydana geliyordu; bu şefler, gensin en eskisi olduklarından, baba, patre diye adlandırılıyorlardı ve işte bunun içindir ki, bunların topluluğuna Senato (Eskiler, senex, Yaşlılar Konseyi) adı verildi. Her aşiret için hep aynı aileden bir üyenin [şef -ç.] seçilmesi töresi, burada da, aşiretin ilk soylularını doğurdu; bu ailelere patrisyenler deniliyordu ve bunlar, Senatoya girme ve bütün öbür resmi görevleri elde tutma hakkının yalnızca kendilerine ait olduğunu ileri sürüyorlardı. Halkın, zamanla gerçek bir hak haline dönüşen bu sava boyun eğmesi olgusu, sözde Romülüs'ün; ilk senatörlerle onlardan gelen kuşaklara soyluluk (patriciat) ve onun ayrıcalıklarını verdiği efsanesiyle dile getirilmiştir. Senato, Atina bulê'si gibi, birçok işte karar verme, ve en önemli işlerde, özellikle yeni yasalar için, ilk inceleme ve tartışmaları yapma hakkına sahipti. Yeni yasalar, küriler meclisi denilen halk meclisi tarafından oylanırdı. Halk, küriler, ve herhalde her küri içinde gensler bakımından kümelenmiş olarak toplanıyordu; kesin karar sırasında, otuz küriden herbiri bir oya sahipti. Küriler meclisi, bütün yasaları kabul ya da reddediyor, rex (sözde-kral) dahil, bütün yüksek görevlileri seçiyor, savaş açıyor (ama barışı Senato yapıyordu), ve bir Roma yurttaşına karşı ölüm cezası verilmesinin sözkonusu olduğu bütün durumlarda, ilgililerin başvurması üzerine, yüksek mahkeme olarak karar veriyordu. — Son olarak, Senato ve halk meclisinin yanısıra, tamamen Yunan bazileus'una karşılık düşen ve asla Mommsen'in betimlemesi gibi hemen hemen mutlak bir kral olmayan rex vardı.[22] O da, askeri (sayfa 355) şef, büyük rahip ve bazı mahkemelerin başkanıydı. Ordu başkanlığının düzence gücünden, ya da yargılama yapan bir mahkeme başkanlığı gücünden herhangi bir yetki ya da güç almadıkça, rex, yurttaşların yaşamı, özgürlüğü ve mülkiyeti üzerinde hiçbir sivil yetki ve güce sahip değildi. Rex'in görevi soydan geçme değildi; tersine, büyük bir olasılıkla kendinden önceki rex'in önerisi üzerine, önce küriler meclisi tarafından seçiliyor, sonra da, ikinci bir meclis içinde, törenle makamına oturtuluyordu. Kibirli Tarquinius'un (Tarquin le Superbe'in) başına gelenlerin gösterdiği gibi, rex'in görevden alınması da mümkündü. 

Kahramanlar çağındaki Yunanlılar gibi, sözde "kral"lar çağında yaşayan Romalılar da, gensler, kabileler ve aşiretlerden çıkmış ve onlar üzerine dayanan bir askeri demokrasi biçiminde yaşıyorlardı. Küri ve aşiretlerin kısmen yapay kuruluşlar olması boşunaydı; onlar, içinden çıkmış oldukları ve kendilerini hala her yandan kuşatmakta bulunan toplumun, gerçek ve kendiliğinden ilk örnekleri üzerine kurulmuşlardı. Hatta, kendiliğinden ortaya çıkan patrisyen soyluluk daha şimdiden ilerlemiş de olsa, reges'ler, yetkilerini yavaş yavaş genişletmeye girişmiş de bulunsalar, bu durum, kuruluşun kökensel temel niteliğini değiştirmez, ve önemli olan da, yalnızca bu niteliktir. 

Bu arada, Roma kentinin ve fetihle büyütülmüş Roma topraklarının nüfusu, kısmen iç göçlerle, kısmen çoğunluğu Latin olmak üzere, boyun eğmiş bölgeler halklarıyla, durmadan çoğalıyordu. Devletin bütün bu yeni uyrukları (korunuklar sorununu bir yana bırakacağız), eski gens üyeleri, küri ve aşiretlerin dışındaydılar, öyleyse populus Romanus'tan, yani asıl Roma halkından değildiler. Bunlar kişisel bakımdan özgürdüler, toprak sahibi olabilirlerdi, vergilerini ödemek ve askeri görevlerini yerine getirmek (sayfa 356) zorundaydılar. Ama hiçbir resmi görevde bulunamazlardı; ne küriler meclisine katılabilirlerdi, ne de devlet tarafından alınmış toprakların dağıtımına. Bütün kamu haklarından yoksun plebi, bunlar oluştururlardı. Durmadan. artan sayıları, askeri formasyon ve donatımlarıyla, plebler, bundan böyle dıştaki bütün gelişmeye sıkı sıkıya kapalı eski populus karşısında, korkutucu bir güç durumuna geldiler. Henüz pek o kadar gelişmemiş bulunan ticari ve sınai zenginlik, özellikle pleblerin elinde toplanırken, toprak mülkiyetinin populus'la pleb arasında oldukça eşit bir biçimde üleştirilmiş görünmesi olgusu da buna ekleniyordu. 

Roma'nın tamamen efsanemsi, ilkel tarihi saran büyük karanlık içinde (sonraları köken sorunlarıyla uğraşmış ve anlayış biçimleri hukuksal olan tarihçilerin, pragmatico- rationaliste yorum ve anlatı denemeleriyle iyiden iyiye artmış bulunan karanlık), eski gentilice örgütlenmeye son veren devrimin tarihi, oluşumu ve koşulları üzerine kesin hiçbir şey söylemek olanaklı değildir. Yalnızca, pleb ile populus arasındaki çatışmaların buna yolaçtığı, kesinlikle ileri sürülebilir. 

Rex Servius Tullius'a maledilen yeni kuruluş (anayasa), Yunan örneklerinden, özellikle Solon'dan esinlenerek, populus ve plebi, ayrım gözetmeksizin, askeri görevlerini yapıp yapmadıklarına göre içine alan ya da almayan yeni bir halk meclisi yarattı. Silah taşımak zorundaki bütün erkekler, servetlerine göre, altı sınıfa bölündü. Beş sınıftan herbirinin içindeki en az mülkiyet: birinci için, 100.000 as; ikinci için, 75.000; üçüncü için, 50.000; dördüncü için, 25.000; beşinci için,11.000 as'tı; Dureau de la Malle'a göre, bu [sırasıyla -ç.] aşağı yukarı 14.000, 10.500, 7000, 3.600 ve 1.570 mark'a karşılık düşüyordu. Altıncı sınıf, proleterler sınıfı, askeri görevler ve vergiden bağışık, en az serveti olan kimselerden oluşuyordu. Yüz kişilik birlikler (centuries) meclisi (comitia centuriata) [biçimindeki -ç.] yeni halk meclisinde, herbirinde yüzkişi bulunan birlikler içinde, yurttaşlar askeri bir düzenle, bölük bölük sıralanıyorlardı; ve her yüz kişilik birliğin bir oyu vardı. Böylece, birinci sınıf 80, ikinci sınıf 22 üçüncü sınıf 20, dördüncü sınıf 22, beşinci sınıf 30, altıncı sınıf da biçim bakımından, bir birlik veriyordu. (sayfa 357) Buna, en zengin yurttaşlar tarafından oluşturulmuş bulunan şövalyeler,18 birlikte katılıyorlardı; hepsinin toplamı,193. Oy çoğunluğu: 97. Ama, şövalyelerle birinci sınıf, birlikte 98 oya, yani çoğunluğa sahiptiler; eğer anlaşırlarsa, öbürlerine hiçbir şey danışılmadan, geçerli karar alınmış olurdu. 

Eski küriler meclisinin bütün siyasal hakları (adı var kendi yok birkaçı bir yana) bu yeni birlikler meclisine geçti; bu birlikleri oluşturan küriler ve gensler, bundan ötürü, Atina'da olduğu gibi, basit, özel ve dinsel dernekler durumuna düştüler, ve bu biçimde, küriler meclisi kısa zamanda kesinlikle ortadan kalkarken, onlar daha uzun süre yaşamakta devam ettiler. Aynı biçimde, eski üç gentilice aşireti devletin dışında bırakmak için, herbiri kentin bir mahallesinde oturan ve kendilerine birçok siyasal haklar verilen dört yerel aşiret kuruldu. 

Demek ki, Roma'da da, daha sözde "krallık" kaldırılmadan önceleri kişisel kan bağları üzerine dayalı eski toplumsal düzen ortadan kalktı, ve onun yerine, toprak üzerindeki dağılım ve servet ayrımları üzerine dayalı yeni bir gerçek devlet kuruluşu geçti. Burada, askeri hizmetle yükümlü yurttaşlar, yalnızca köleler karşısında değil, ayrıca, "proleter" denilen, askeri hizmet dışında bırakılmış silahtan yoksun insanlar karşısında da, kamu gücünü oluşturuyorlardı. 

Son rex'in, gerçek bir krallık gücünü gaspeden Kibirli Tarquinius'un atılması ve rex yerine aynı yetkilere sahip (İrokualarda olduğu gibi) iki askeri şef (iki konsül) getirilmesiyle, yeni kuruluş yalnızca daha da yetkinleştirilmiş oldu; Roma Cumhuriyetinin tüm tarihi: kamu görevlerine girmek ve devlet topraklarından pay almak için patrisyenler ile plebler arasındaki savaşımlar, patrisyen soyluların, büyük toprak ve para sahiplerinin, yavaş yavaş, askeri hizmet tarafından yıkıma uğratılmış köylülerin tüm topraklarını ele geçiren, böylece oluşturulmuş geniş yurtlukları köleler eliyle ektirip biçtiren, İtalya'yı nüfussuzlaştıran, ve bunu yaparak, kapıları yalnızca imparatorluğa değil, ama onun ardıllarına da, Cermen barbarlarına da açan yeni sınıfı içindeki sanal yokoluşu, işte bu kuruluş sınırları içinde oluşacaktır. (sayfa 358)